Seîd Veroj/ 19. yüzyılda bir Kürd entelektüeli: Abdurrahman Nacim

0
359

Abdurrahman Nacim, 1833-34 yıllarında Güney Kürdistan’ın Süleymaniye bağlı Şehrizor kasabasında doğmuş. Babası Mir Mıhemed, Süleymaniye’nin ileri gelenlerinden olup aile bölgede “Mevlanbegzadeler” ünvanıyla tanınmaktadır. 19. yüzyılda yaşamış olan Abdurrahman Nacim, önce ilmiye ve sonra mülkiye alanlarında çalışmış, farklı konularda yazmış; Kütüphaneci, edip, şair ve hukukçu kimliğiyle tanınan önemli Kürd entelektüellerinden biridir.

O, okumaya Süleymaniye’de başlamış, ilk tahsilini buradaki medreselerde yapmış, daha sonra da tahsilini tamamlamak üzere Bağdat’a gitmiş. Burada şeriat alanındaki dersleri de aldıktan sonra 23 yaşlarında tahsilini tamamlayarak icazetini Mevlana Halid’in halifesi olan Tawilanlı Şeyh Osman Siraceddin’den almış. Çocukluğu ve gençlik dönemiyle ilgili elimizde fazla bilgi yoktur. Tahsilini tamamladıktan sonra, bir müddet Bağdat’taki medreselerde İslami ilimler üzerine ders vermiş ve aynı zamanda bu medreselerdeki kaynakların tasnif edilmesine de önayak olmuş. Sicil dosyasında belirtildiğine göre iyi derecede “Arapça, Farsça ve Osmanlıca dilleriyle okuyup yazar ve Kürdçe diline de muktedir.” Bu lisanları iyi derecede kullandığı gibi, edebiyatlarına da vakıftı. Bugüne kadar salt Kürdçe yazılmış bir eserine rastlamış olmasak da, çeşitli yazılarında alıntıladığı Kürdçe cümlelerden, Kürdçeyi de yazıp okuduğu sonucunu çıkartabiliriz.

Abdurrahman Nacim, 1850’lerin sonunda İstanbul’a gider, 8 Temmuz 1861 yılında, 28 yaşında iken memur olarak çalışmaya başlar ve daha sonra Dersaadet Kütüphaneler müfettişliğine atanır. Bu göreve başladığı dönemde, yeni vakıf kütüphanelerinin kurulmasıyla birlikte İstanbul’daki kütüphanelerin sayısı da bir hayli artmıştı. Ancak bu kütüphanelerde bulunan kaynakların bir dizin ve sistematiği de yoktu. İmparatorluğun başkenti olan Dersaadet’te [İstanbul’da], bu alandaki çalışmaların ilki 1850-1854 yılları arasında yapılmış, fakat tüm kütüphaneleri kapsamadığı için oldukça dar kapsamlı kalmıştı. A. Nacim bu alanda çalışmaya başladıktan sonra, İstanbul kütüphanelerinin indeks ve kataloglarının oluşturulmasında çok önemli çalışmalar yapmış.

Öncelikle kütüphanelerde bulunan kitaplar konularına göre içeriği, sayısı ve dili tespit edilir, alfabetik bir fihrist oluşturulur ve daha sonra katalog şeklinde Takvimhane-i Amire’ye baskıya gönderilir. Bu şekilde, ilk olarak Damat İbrahim Paşa kütüphanesinde bulunan kaynakların fihristi 1863 yılında yayımlanır ve 1871’de de Ragıp Paşa kütüphanesinde bulunan kaynakların fihristi yayımlanır. Bu dönemde, kütüphaneler müfettişliğiyle birlikte başka görevler de üstlenmişti; Takvimhane-i Amire musahhihliği [düzelticiliği] ve Beyazıd Rüştiyesi Farsça öğretmenliği ve bir müddet de Vakay-i Zabtiye gazetesi müdürlüğünü yapmış. Ali Birinci’nin aktarımına göre A. Nacim, “İstanbul kütüphanelerine dair matbu ilk defterlerinin mürettibi, şair, hukuk adamı ve elsine-i selâse edebiyatına vakıf ve Nakşibendi tarikatına mensuptu.”

A.Nacim’in ilim ve irfan alanındaki birikimi ve başarıları, farklı alanlarda çalışmasına yol açmış. 1870’in başında Adliye’den Mülkiye’ye geçer ve Konya Larende kaymakamlığına tayin edilir. Bilinmeyen bir nedenle bu ilk görev yerine gidememiş ancak 11 Mart 1872 yılında Şam kaymakamlığına nakil olmuş ve oradan da becayiş yoluyla tayinini Lazkiye’ye yapmış. Yer değiştirme suretiyle 1878 yılına kadar Suriye’nin çeşitli bölgelerinde görev yapmış. 25 Aralık 1878’de Edirne müde-i umumi [savcı] muavinliğine ve daha sonra 4 Aralık 1880’de Halep vilayeti İstinaf Mahkemeleri savcılığına atanır. Ondan sonra da Kasım 1882’de en uzun süre görev yapacağı Diyarbekir İstinaf Mahkemesi Ceza Dairesi reisi olarak tayin edilir. 1888’de yapılan bir tahkikat sonucunda, “ahkam-ı kanuniye ve rıza-yı âliyeye mugayir harekât” ettiği gerekçesiyle vazifeden alınana kadar Diyarbekir’de kalır. İki yıllık soruşturma süresi boyunca açıkta kalan A. Nacim, 17 Temmuz 1890 yılında Beyrut İstinaf Mahkemeleri savcılığına tayin edilir. İki yıl bu vilayette çalıştıktan sonra Adana’ya ve oradan da 11 Ocak 1894 yılında Elazığ Ceza Dairesi reisliğine tayin edilir.

Mülkiye’deki çalışma hayatının en uzun süresini Diyarbekir’de geçiren A. Nacim’in Diyarbekir’e geliş serüveni, bu kadim Kürd vilayetine karşı beslediği sempati ve en önemlisi de burada görevde iken İngiliz konsolosu Mr. Trotter’in o tarihlerde Kürdistan’a yaptığı bir seyahat sonucunda Kürtlerle ilgili olarak gazetelerde yayımlanan demecine verdiği cevaptır.

İstanbul’dan Diyarbekir’e tayin olduğunu öğrenen A. Nacim, büyük bir mutluluk duyar ve İstanbul’dan nakil yerine gitmek üzere hareket ettiği andan itibaren yolculuk boyunca yaşadıklarını “Ramnameya Diyarbekir” [Diyarbekir Seyahatnamesi] adlı manzum eserinde şöyle dile getirmektedir: “Karar oydu ki kışın bitmesi ve baharın başlamasıyla birlikte Diyarbekir’e yani Amed’e gitmekti/ Kara Amed yani Diyarbekir, birçok gece kalbimden geçer ve rüyalarıma gelirdi.” Burada kaldığı süre içerisinde başta münevverler olmak üzere, vilayet eşrafı ve halkıyla çok iyi ilişkiler geliştirmiş. A. Nacim Diyarbekir’e geldiği tarihlerde, bastırılmış olan Şeyh Ubeydullah hareketinin Kuzey ve Doğu Kürdistan’daki etkileri ve yankısı da, o dönemin basınında tartışılmaya devam etmekteydi. Bu amaçla Kürdistan’a bir seyahat düzenleyen İngiliz konsolosu Mr. Trotter, Kürdistan’daki sosyal-siyasal durumu konu edinen bir rapor hazırlar ve bu raporun bir özeti de basın aracılığıyla kamuoyuna duyurulur. Raporda özet olarak: “Kürdler cahil ve vahşi olarak tanıtılır, ilim ve irfandan yoksun oldukları” vurgulanır. Şair Keyfi, Abdurrahman Nacim ve Hasan Zühdü gibi Kürd münevverleri bu rapora büyük bir tepki gösterir. Her biri Britanya konsolosuna cevap olmak üzere ayrı ayrı makaleler Tercüman-i Hakikat gazetesine gönderir ve bu makaleler gazete tarafından da yayımlanır.

Bu köşedeki alanımız sınırlı olduğu için hepsinden ayrı ayrı bahs edemeyeceğim ancak A. Nacim’in verdiği cevaptan küçük bir bölümünü size aktarmak istiyorum ve bundan da yazarın Kürd dili ve edebiyatıyla ilgili birikimi ve derin bilgisi, verdiği bilgilerin ve yaptığı tespitlerin, Kürd yazın-edebiyat tarihi açısından ne kadar önemli olduğu açıkça görülecektir. Yazarın Tercüman-i Hakikat gazetesinin 982. sayısında yayımlanan uzun yazısında konuyla ilgili bazı tarihi ve aydınlatıcı bilgiler verdikten sonra dönüp konsolosa şöyle sormaktadır:

“Acaba adı geçen Konsolos, küçük Süleymaniye kasabasında bulunan ve cümlesi ilim talebeleriyle dolu olan 30-40 medreseyi dolaşmış mı? Yahut Sine Şehrinde bulunan bunca medrese ve mektepler ile Mısır’daki Cemiû’l Ezher’e benzer olan, ilim ve fenni tahsil için uzak şehirlerden gelip sayısız odalarında pek çok ilim talebesi barınan Darû’l Îhsan isimli kutsal medreseyi görmüş mü? Yahut Savcbulağ, Sakız, Bana, Şıno, Tercan, Serdeşt, Nistan, Enderkaş, Bokan, Beytûş, Çimyan ve bunlara bağlı sair yerlerde bulunan ve tümü ilim talebeleriyle mamur ve abat olan medreseleri müşahade etmiş mi? Yahut Süleymaniye’ye bağlı Karadağ, Halepçe, Kelanber, Beyare, Bazyan, Kızılca, Asker, Akçalar, Merge, Maun, Peşder gibi küçük kasabalar ile Rewandûz, Koyê, Erbil, İmadiye, Hoşnav, Şemdinan ve sair Kürd köy ve kasabalarında bulunan ve her birisine birer Darû’l-Maarif denilmeye şayan olan medrese ve mektebi alileri görüp gerekli malumatı edinmiş mi?

Konsolos ne bunları görmüş, ne işitmiş ve ne de tahkik edebilmiştir. Acaba adı geçen Konsolos bugün Mekke-i Muazzama, Medine-i Münevvere, Mısır, Şam, Bağdat, Halep, Musul, Mardin, Diyarbekir, Harput, Sivas ve Erzurum vilayetlerinde bulunan medreselerin ekserisinin Kürd ulemasından olduğunu biliyor mu? Hayır bilemez.

Yahut bugün İstanbul’da Humul ve Hafa zaviyesinde [tekkesinde] bir takım Kürd âlim ve faziletlilerinin her zaman gazeteler ile neşretmekte oldukları ilmi ve faydalı eserlerini tanıyor mu? Hayır tanıyamaz.

Çünkü faziletli Kürd taifesini Osmanlı sayarak, Osmanlı bildiklerinden neşir ve telif etmekte oldukları eserlerine Halidî Kurdî, Feyzî Kurdî, Abdurrahman Lamî Kurdî, Samî Kurdî ve Resul Mestî Kurdî imzalarını bırakmazlar.

Dolaysıyla adı geçen Konsolos da ne onları tanıyabilir ve ne de eserlerinin fark ve temyizine muktedir olur.”

A. Nacim yazısının sonunda, yapılan ayrıntılı açıklamalardan sonra, konsolosun hatasını düzeltmesini ve kendilerinden de asla darılmaması gerektiğini belirterek kendi kırgınlıklarını da şair Nali’nin şu sözleriyle dile getirmiştir: “Niçin ve nasıl ağlamayayım , ki sen her gün yüz kere viran kalbimi kırarsın./ Nasıl ve niçin şarap dökülmesin, ki şişesi yüz yerden kırılmıştır.”

Elbette ki bu dönemde Kürd dili ve kültürü üzerine yazmak, Kürdçe yazmak, bir Kürd edebiyatının var olduğunu savunmak aslında ayrı bir ulusal kültürün varlığını işaret etmektir. A. Nacim ve arkadaşları da yazılarında, Britanya konsolosuna verdiği cevapta bu temayı işlemişler. Meşhur gazeteci Mevlanzade Rıfat’ın babası olan A. Nacim, 62 yıllık kısa yaşam sürecinde değişik mevzulardan bahseden dokuz kitap ve çok sayıda makale yazmıştır. O, 122 yıl önce, 6 Haziran 1895 yılında aramızdan ayrıldı. Yeri belli olmasa da mezarı Elazığ’dadır. Bu kısa yazıyla onu saygı ve hürmetle anmak istedim. Ruhu şad olsun.

Kaynak: Kurdistan24

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*