Fountain pen on an antique handwritten letter

Mehmed Uzun“Dicle’nin Yakarışı”  romanına, Dengbêj Bıro’ya söylettiği ve günümüz jenerasyonuna bir sitem kokusu sindirttiği şu sözlerle giriş yapar:

“Siz istediniz, ben de anlatacağım. Kandili yakın ve unutulmuşların sesine kulak verin öyleyse.

Eğer anlatacaklarım sizi korkutmaz da beni sonuna kadar dinlerseniz, her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, şimdi dinleyecekleriniz unutulmuşların anlatısıdır. Şimdi duyacağınız ses, zamanında unutulmuş insanların sesi, kendisi de unutulmuş bir insanın sesidir.

Unutmayın.  U – nu – tul – muş… “ .

Bu analiz yazımızda, çok eskilerde değil, 80 – 90 yıl kadar önce o günkü Hükûmetin Ağrı, Van, Muş, Erzurum ve Bitlis çevrelerindeki kimi “vahşet” derecesindeki defakto uygulamaları ve bu uygulamaların yarattığı komplikasyonları, bunlara karşı gösterilen reaksiyonları, o reaksiyonlar içerisinde temayüz ederek  efsaneleşen, destanlaşan kişileri konu alan Dengbêj Reso’nun (1902 – 21.12.1983) epik bir halk şarkısını incelemeye çalışacağız. O günkü Kürt halkının efsaneleştirip destanlaştırdığı; fakat bugünkü Kürt gençliğinin çok büyük oranda unuttuğu olayları ve kişileri…   Bir zamanlar Kürtlerin efsaneleştirdiği,  artlarından çok sayıda epik şarkılar  yaptığı ve Osman Sebri’nin (1905 – 1993)   “Çar Laheng”  (Dört Kahraman)  adını vererek bir kısmının yaşamını anlattığı unutulmuş halk kahramanları ile onların mücadelelerini günümüzden 70 yıl kadar önce epik bir halk  şarkısı haline getirip bugünlere ulaştıran, kendisi de unutulmuş bir destan şairi – dengbêj olan Reso,  bu analizimizin konusu olacaktır. Mehmed UZUN da  “Dicle’nin Yakarışı”  ve  “Dicle’nin Sürgünleri”nde, Dengbêj Bıro’ya, yaşamış; ama unutulmuş insanların öyküsünü anlattırmıyor mu?

Kürtçede “halk şarkılarına”,  “stran” adı verilir. Buna  “kilam” da denir; ancak orijinal olan adı “stran”dır. Nitekim dengbêjler de (sonradan türeme olmayan dengbêjler; zira bu  “dengbêj” kavramının son yıllarda çok “sofistike” bir kavram gibi kullanıldığını, orada burada herhangi bir şarkıyı okuyanın da “dengbêj” diye lanse edildiğini, bunun da hem imal hem icra sahibi kişilerin mesleği olan dengbêjliğe hakaret olduğunu belirtelim) halk şarkılarını söylemeye başlarken “Ezê ji we re çend stran bistrêm…” (Size birkaç şarkı söyleyeyim…)  demişlerdir. Kürt halk şarkıları, Kürt sözel edebiyatının asıl harcıdır; toprağıdır. Kürt sözel edebiyatı, asıl o toprakta kök salmış ve asıl o toprak üzerinde gelişip serpilmiştir. Kürtlerin klasik halk şarkılarının ezici bir ekseriyeti yaşanmış olaylara yakılmıştır; bir çok yönüyle klasik destanları andırır. Bu halk şarkılarını, “20. yy.’ın destanları…”  olarak da addetmek mümkün; zira destanların doğması için gereken şartlar arasında   “ 1) Milletlerin iptidaî bir vaziyette olması. 2) Bunları tevlit edecek (doğurtacak, oluşturacak… A.G.) mühim hadiselerin zuhur etmesi (esatir de yeni hadiselerin zuhuriyle zenginleşir, yeni epizotlar toplar). 3) Nihayet müteferrik parçaların bir kül haline gelmesi için  ‘daire’ dediğimiz vahdeti husule getirecek mühim bir şahsiyetin (bir kahramanın) meydana çıkması…” da vardır (1). Bu şartların çoğu,  Kürtlerin klasik halk şarkılarının meydana çıkmasında görülebiliyor. Pertev Naili BORATAV, destanların bir daire haline gelmelerinin, onların büyümelerini, değişmelerini durdurmayacağını; yeni olayların ortaya çıkmasıyla aynı kahramanların hayatlarına yeni şeyler ilave ettiğini ya da kahramanlarını değiştirdiğini, her zaman devinim halinde olmayabileceğini, çoğu zaman tespit edildiğini, henüz destan devrini yaşayan uluslarda bu işi bir halk şairinin yaptığını söyler (2). Kürtler bakımından bu “halk şairi”, dengbêjlerdir ki sonradan türeme olmayan her gerçek dengbêj, Kürt sözel edebiyatının güçlü bir şairidir de.  20. yy.da  bunların başında Reso  gelir ki Reso aynı zamanda şair – dengbêjlerin son temsilcisidir. Bugün Kürtlerin  “Şakiro”( ? – 1996),  “Husêno” (1936 – 2001) ya da Zahiro (1950 – …….) adıyla dinlediği halk şarkılarının ezici ekseriyeti Reso’ya aittir.

Kürt kültüründe “halk şarkıları” diyebileceğimiz stranlar, salt şarkı olsun diye söylenmemiştir; güçlü bir sözel edebiyata sahip olan Kürtlerde stran, çok da spesifik bir kavram değildir; bir yönüyle tarih, bir yönüyle sosyoloji, bir yönüyle folklor, bir yönüyle ağıt, bir yönüyle edebiyat… olarak gösterilebilir şarkı olmanın yanısıra; hasseten yaşanmış yiğitlikler üzerine söylenmiş kimi halk şarkılarını   -ki bu şarkılar epiktir-  edebiyatın bir ürünü olan destan diye göstermek de mümkündür; zira oluşumları tıpkı doğal destanlar gibidir. Son zamanlarda, Kürt kültürüne, folkloruna ve doğal müziğine bigane olan, bu klasik halk şarkılarını televizyon ekranlarında küçümseyen, bunları  “loo, loo, loo” deyip dudak bükerek akıllarısıra “ti”ye alan “sanatçı” kimlikli sanat ve düşünce yoksunu kimi zavallı Kürt “şarkıcı”larını görüyoruz. Onlara sadece acıyoruz biz, o nedenle de bir şey söylemek istemiyoruz; ne kadar basit, ne kadar içler acısı durumundaki birer zavallı olduklarının farkında değiller…  Kürtlerin yaşadığı katliamları, o katliamlara lokal tepkileri,  tepki gösteren kişiler arasında temayüz ederek efsaneleşen, destanlaşan kahramanları en “sıcak” görüntüleriyle bu halk şarkıları günümüze taşımıştır. Eğer halk şarkıları ve bunların günümüze taşınmasının tek aracı olan dengbêjler olmasaydı, bizler bugün Gelîyê Zîla Katliamı’nın (1930) hacmini bu denli bilemezdik. Kürtlerin klasik dengbêj şarkılarını, klasik şiirlerini iyice anlayıp değerlendirmeleri lâzım; çünkü Kürtlerin tarihi, kültürü, folkloru, değerleri, yaşamları, sevdaları, kederleri, acıları  -sevinçleri diyemeyeceğiz; çünkü sevinçleri pek olmamıştır-  hasretleri, yaşadıkları olaylar ve buna bağlı olarak tarihleri hep bu klasik şarkılarda  yer almıştır. Bu, Kürtlerin sözel edebiyatıdır aynı zamanda.  Kürt sözel edebiyatını Fransız Kürdolog Roger Lescot (1914 – 1975) “Popüler Edebiyat” başlığı altında değerlendirir ve hâlâ devam etmekte olması, yeryüzünde kaybolmaması karşısındaki şaşkınlığını gizleyemez; ayrıca bu sözel edebiyatın taşıyıcıları olan dengbêjler sayesinde sözel edebiyatın en önde gelen türüne ulaşıyoruz ki bu da epik müziğidir Kürtlerin der (3). Özcesi Kürtler, geçmişlerini  -ki bu geçmiş, en çok da halk şarkılarında  gizlidir-    iyice bilmeli, “Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz” şiarını gözardı etmemeliler.

Aşağıda yazacağımız bu halk şarkısı da günümüzden 80 – 85 yıl kadar önce yaşanmış olaylara yakılmış ve bir değil birden fazla epizottan oluşmuştur. Reso, bu epik halk şarkısını         -ki günümüzden 70 yıl kadar önce yapıp söylemiştir-  söylerken sanki 20. yy.ın Homeros’udur; adeta bir meydan okumayla başlar halk şarkısına ve sonunda bir ağıtla bitirir.  “Şiddetin saltanatında doğmuş, birkaç yıl içinde görülmemiş derecede serpilip gelişmiş olan, yüzde yüz Taşra çıkışlı şövalye ruhu…” (4) Reso’nun destan kahramanlarında karşımıza sık sık çıkar. Epik şarkının kahramanlarını överken, Homeros’la, O’nun İlyada‘sındaki kahramanları övmesiyle örtüşüyor; Seyîdxan ve arkadaşlarını anlatırken, sanırsınız Troya Surları önündeki Ahay kahramanları Ahilleus, Odyseus, Ayas, Menelas’ı ya da Troya Surlarının gerisindeki Hektor’u anlatan Homeros’tur;  oysa Reso okul yüzü görmediği gibi Homeros‘un ya da “İlyada”‘nın adını bile duymamıştır. Buradaki aynı ortak paydada kesişebilmenin gizemini, epik ürünlerin doğasında aramak gerekir kanımızca. Şimdi şarkımıza geçebiliriz artık.

RESO  ve  “WEY  LO!”

(ŞERÊ  MALA  BİŞAR  Û  SEYDO)

 Reso Dengbêj

Wey lo wey lo wey lo wey lo wey lo!…

Wey lo wey lo wey lo wey lo wey lo!…

Wey  lo  wey  lo  wey  lo  wey  lo  wey  lo!…

Ez nema me ji mêra ra

De lêxin bavê bavê min lêxin

Can fîdayê mala Bişar û Seydo hûn lêxin

Qûndaxê modolîya li erdê xin

Şefeqa sibê ra  li Qolordîya Qerekilîsê xin

Dûrbîna bavêjin şemlana vêxin

Eskerê Kemal giran e,  revê pêxin

Şûrê wan zabitan jê bistînin

Kopa şewitî da li çerxêxin

Esker gune ne

Çavê kozî û kulfetê wan  li rê ne

Jêkin serê yuzbaşîya û cendirma

Bigrin li cercelê xin

Bigrin li ber Qolordiya Qerekilîsê bi defê dawetê

Bi muzîqê ji wan bistînin bi eynadê  li boriyê xin

Wey  lo  wey  lo  wey  lo  wey  lo  wey  lo

Ax  wey  lo  wey  lo  wey  lo!

Ez nema li dunyayê

Nîdayî Beg, Fewzî Paşa, Qazî  Kemal nezan e

Digo:  “Bajonê pêşîya çar Kurdane”

Heyran were rûnê li ser têl û têlqirafane

Ez ji te ra bixûnim secera Kurdane:

Em ne çar Kurd in,  

Ev cerda Seyîdxan û Elîcan e

Dunyayê zulmê wan zulmekî giran e

Hicûmê wan li ser pişta hespane

Gullê wan tê merifa ji xeybane

Hewarî ya wan tê, merif dizane melaketê di asîman e

Şerê wan ne fenanê şerê Yezîd û Merwan e

Fenanê şerê dewra berê, Qehreman û Dêwan e

Were rûnê li serê têlan û têlqirafane

Ji te ra bixwînim sûretê têla

Ji êvar da bidim yek bi yek medhê mêran e:

Riza kî heye qisasê serê mêran e

Tewfîq, kaçaxê siyaseta serê çîyan e

Ji  qanûna me hemû dizane

Evdilhemîd şêrê bigulî, girtîye dewsa Elîcan e

Fesîhê Mihê fenanê pelekî ewrê li rûyê asîman e

Şêx Baran ji ocaxa mala Bûpê ye ji me dixwaze qîmê topan e

Feyzula birayê piçûk, ji me ra dibîne dawa Dewleta Alî Osman e

Evdilbaqî fenanê tamatîka  li ser milan e

Îro ji Bostankendê ji Seyîda dudu man e

Yek Tewfîq û yek Seyîdxan e

Seyîdxan jarîya maran e, teyyarê mêran e

Elî,  Hilo du bira ne

Her yek xwedanê donzde bûkan e

Elîyê Feqî Silê ji diya xwe da bûye nebûye karê wî nîşan e

Car heye li meydanê çok vedide ji te dikuje pêncî can e

Îro li meydanê engirî ye dibê:

“Min hê hilneda

Heyfa kuştiyê Çîyayê Mûşê şêrê bi gulî ka bavê Silêman e”

Wey lo wey lo wey  lo  wey  lo  wey lo

Ax wey lo wey lo wey lo!…

Ez nema me ji  mêra  ra

Dîdarê badikir:  “Besê, Têlo rebenê

Qazgolê diketim mîla şefeqê li  min lêda

Şerekî çêbûye li korta Milazgirê Melemistefê da

Esker nema li wilayetê Romê da

Temam hilşîyan ser berxê  mala Ûsivê Seydo

Torinê mala Hecî Axa seet di dudu û nîvê şevê da

Dengê tekbîr û selawatê  Mala Bişar û Seydo tê ji Melemistefê di herbê da

Ji  agirê devê tifingê van xweşmêra ji êvar da

Di Melemistefê da bilqvedide fena masîyê di behrê da”

Qolordî digo:Tewfîq û Feyzula, Evdilhemîd werin teslîm bin

Ezê efû ya we derxim ji dergê Stenbolê da.”

“Heyran şûnda here, min şerê ewil diranê te kişand

Şêrê Bi Gulî birîndar bû, di Çîyayê Kosedaxê da

Şerê ortê min diranê te kişand textê Qereyazîyê di Çepê da

Şerê  paşî îşev min xweş kirîye li Milazgirê di Melemistefê da

Eskerê bavê Sulhedîn, Kekê Meheme Reşîd

Sî û pênc sarê nazik û  nazenîn e,

Li ser qaşa zîn e

Gava çok vedide ocaxa te ji dunyayê diqelîne

Şûnda here tu merifekî xayînî, efû ya te ji min ra lazim nîne

Ez îro bala xwe didim alayî ya bavê Sulhedîn kekê Meheme Reşîd

Ji xeta şewitî tê,

Korayî çavê min da were,

Ez çibikim reîsê wan di nav da nîne

Min hînga zanîbû feleka me, ji me ra qerebêbext e

Me di xapîn e.”

Wey lo wey lo wey lo wey lo wey lo

Ax wey lo wey lo wey lo!…

Ez nema me ji mêra ra.

                                                                                Reso (1902  –  21.12.1983)

BİŞAR  ve   SEYDOGİLİN  SAVAŞI

Türkçe anlamı: Nasıl ki her şiirin güzelliği yazıldığı dildeyse; yazıldığı dildeki tadı, başka bir dilde vermesi mümkün değilse,  aynı şey stranlar (halk şarkıları) için de geçerlidir. Buna rağmen çeviriler yapılır. Biz de bu düşünce ile  elimizden geldiğince özüne bağlı kalarak  Türkçeleştirmesini yapmaya çalışacağız. Bunu yaparken, çeviri işinin ayrı bir uzmanlık gerektirdiğinin ve bizim de bu kulvardaki kifayetsizliğimizin bilincinde olduğumuzu belirterek… Nakarat görevli “Wey lo!…”’lar,“acıma, hayıflanma…” anlamlı ve erkeklere yönelik olan bir sesleniş ünlemidir. “Wey lo!…”’ dan sonraki sözler “yiğitlere kalamadım” ya da “ o yiğitlerin uğruna öleydim” anlamlarında söylenir. Halk şarkısı şöyle devam eder:

Vurun babam vurun

Bişar ve Seydogillerin fedaileri vurun

Modolilerin (Modoli: Bir çeşit uzun namlulu Rus silahı) dipçiklerini yere vurun

Sabahın şafağında Qerekilîs Kolordusunu vurun

Dürbünleri atın, meşaleleri yakın

Kemal’in askerleri çoktur, kaçırtın

O subayların kılıçlarını kendilerinden alın

Yanasıca Kop’ta (Muş’un Bulanık ilçesinin Kürtçe adı) çarka vurup bileyin

Askerler günahtır

Çoluk çocuklarının gözleri yollarındadır  (onlara karışmayın)

Yüzbaşı ve  jandarmaların  kafasını kesin

Alın, dövenlere vurun

Alın, Qerekilîs Kolordusunun önünde,  düğünle, davulla,

Müzikle onlardan alın, inatla alın borulara geçirtin

Wey lo, wey lo!….

Uğurlarına öleydim dünyada….

Nîdayî Beg, Fewzî Paşa, Qazî Kemal bilmezler

Diyorlar ki: “Dört Kürt’ün önüne  sürün (onları kuşatın)”

Canım gel tellerin, telgrafların başına geç de

Sana Kürtlerin şeceresini okuyayım:

“Biz (senin o küçümsediğin) dört Kürt değiliz,

Bu, Seyîdxan ve Elîcan’ın gerilla baskınlarıdır

Zulümleri büyük zulümdür dünyada

Saldırıları at sırtındadır

Kurşunları     insanlara gaipten gelir

Sıkıntıda olanların yardım feryatlarına gelişlerinde, insanlar gökten inen melekler sanır onları

Savaşları, Yezit’le Mervan’ın Savaşı gibi değil

İlkçağlar mitolojisinin “Kahraman ve Dev”lerin savaşları gibidir

Gel tellerin, telgrafların başına geç de

Ben sana okuyayım tellerin örneklerini

Akşamdan başlayayım tek tek yiğitlerin övgüsüne (tanıtımına):

Bir Rıza vardır ki işi gücü yiğitlerin kellelerini koparmaktır

Tewfîq, dağbaşlarının politikasının kaçağıdır

Tüm kanunlarımızı (kurallarımızı) iyi bilir

Aslan örüklü Evdilhemîd, Elîcan’ın yerini almış

Fesîhê  Mihê gökyüzündeki bir bulut parçasıdır

Şêx Baran, Bupê Ailesindendir ve bizden top (silah) için malzeme istiyor

Küçük kardeş Feyzula, Osmanlı Devletiyle olan davamızı görüyor

Evdilbaqî, omuzlardaki hazır otomatik bir silah gibidir

Bugün Bostankend’ten Seyîdlerden iki kişi kalmıştır

Biri Tewfîq  biri Seyîdxan’dır

Seyîdxan, yılan zehiri (gibidir), yiğitlerin yiğididir

Elî, Hillo iki kardeştirler

Her biri oniki gelinin (onikişer evli erkek çocuk) sahibidirler

Elîyê  Feqî  Silê annesinden doğmuş doğmamış tüm işi nişan almaktır

Gün olur meydanın ortasına diz çöker, senden elli can alır

Bugün yine meydanda kükrüyor, diyor ki:

“Muş dağlarının öldürüleni  Süleyman’ın aslan örüklü babasının intikamını daha alamadım

“Wey lo, wey lo!…

O yiğitlerin uğruna öleydim…

Dîdarê sesleniyordu: “Besê, Têlo zavallılar!

Şafağın ilk ışınları bana vurduğunda Qazgol (Malazgirt ve Karayazı arasında,  dört bir yanı tepelerden oluşan bir göl ve bu gölün hemen yanı başında bir köyün adı) sırtlarındaydım.

Malazgirt düzü Melemistefê’de (Malazgirt’e bağlı bir köy) bir savaş çıkmış

Rom vilayetlerinde asker kalmamış

Tamamı Usivê Seydogilin yiğitlerinin başına yığılmışlar

Hacı Ağaların, o asillerinin başına yığılmışlar gecenin saat iki buçuğunda

Bişar ve Seydogilin tekbir ve salavatlarının sesi geliyor Melemistefê’den, savaştan

Akşamdan beri bu güzel yiğitlerin tüfeklerinin  ateşinden

Melemistefê’de sanki denizdeki  yakamozlar vardır

Kolordu diyordu: “Tewfîq, Feyzula, Evdilhemîd gelin teslim olun

İstanbul Dergâhından affınızı çıkaracağım.”

“Haydi canım geri dur: (Seninle yaptığımız) birinci savaşta dişlerini çektim.”

Kösedağ’da (Ağrı) aslan örüklü yiğit (Evdilhemîd) yaralanmıştı

Karayazı yamacında Çepê’deki (Karayazı’nın bir köyü) ikinci savaşta da dişlerini çektim

Üçüncü savaşı ise bu gece Malazgirt-Melemistefê’de şenlendirmişim

Sulhedîn’in babası, Meheme Reşîd’in ağabeysinin askerleri,

Nazik ve nazlı otuz beş süvaridirler

Eğere kurumla oturan…

Yere dizini dayadığı zaman dünyadan soyunu kurutuyor

Geri dur, sen hain bir adamsın

Senin affın bana lazım değil, istemiyorum

Bugün Sulhedin’in babası Meheme Reşîd’in ağabeysinin Destesine bakıyorum da

Yanasıca sınırdan geliyorlar,

Gözlerime kara ineydi (bu durumu görmeyeydim)

Ne yapayım ki liderleri içlerinde değil

O zaman anladım ki bizim feleğimiz (talihimiz) bize haindir, bizi aldatıyor

Wey lo, wey lo!…

O yiğitlerin uğruna öleydim….

                                                                            Reso (1902 – 21.12.1983)

 Şekil Bakımından İnceleme

Halk şarkısına  şekil yönünden nakarat mısralara göre baktığımızda  -öyle de bakılması gerekir-  üç bölümden oluştuğunu ve belli bir ölçünün olmadığını  görüyoruz mısralar arasında. Her sözlü edebiyat ürünü gibi bu halk şarkısı da yazılmamış, söylenmiştir. İlk yazıya aktaran da biz oluyoruz. Uzun soluklu bu halk şarkısında dengbêj kafiye bulmakta sıkıntı yaşamamıştır. Her ne kadar Sayın Ahmet Aras “kilamê edetî” diye nitelediği klasik Kürt halk şarkılarının vezinsiz ve kafiyesiz olduğunu söylüyorsa da bu ifadesinde yanılıyordur (5). Vezinsiz  oluşuna itirazımız yok: ne ki kafiyesiz diyebilmemizin olanağı yoktur. Kürt halk şarkılarının tamamında kafiye vardır. Esasında kafiye olmazsa, bu sözlü ürünlerin halk arasındaki sirkülasyonu gerçekleşemezdi. Onların geçmişten günümüze belleklerde kalarak taşınmasını sağlayan esas amillerinin başında kafiyenin geldiğini unutmamak gerekir. Kafiye, halk şarkısının sadece duyurma gücünü arttırmakla da  yetinmez. Fransız estetikçi  Alain (1868 – 1951), kafiyenin, ne olursa olsun tasarlamaya, hatta anlamaya yardım ettiğini söyler (6). Bu gerçekten hareketle her dengbêj kafiyeye başvurmayı kaçınılmaz bulur. Reso, Sayın Aras’ın  “Serhildana Seyîdan û Berazan” adlı kitabına da almış olduğu yukarıdaki halk şarkısında özellikle kafiyelere başvurmuş ve kelimelerle adeta oyun oynamış gibidir. Öneğin şarkının sadece 1. bölümünün son kelimelerine bakalım: “Lêxin,  li erdê xin, Qerekilîsê xin, vêxin, pêxin, bistînin, çerxê xin,…  li cercelê xin, li borîyê xin…..”.  Bunlar kafiye değil de nedir?  Şair Dengbêj Reso, bu seslerle  aliterasyon sanatı bile yapmıştır.

Şekil bakımından üç bölüm olan halk şarkısının bölümlerdeki mısra sayısı  aynı değildir; ancak Reso, her bölümde farklı bir kafiye çeşidini kullanmış ve bu ses benzeşimleri ilk iki bölümde hep aynı (birinci bölümde yalnız iki mısrada farklı), son bölümde değişebilecektir. Dengbêj kafiye konusunda öylesine rahattır ki kimi mısraların ortasıyla sonu arasında da ayrıca   -bir çeşit musammat diyebileceğimiz-  kafiyeler kurmuştur: “Seyîdxan jarîya maran e, teyyarê mêran e”.  Birinci bölümdeki kafiyeler, isimlerle yapılmış birleşik fiillerden oluşmuştur. Ve ses benzeşimleri dört sesin üzerine kurulmuştur.  Bu birleşik fiillerin tamamında da çoğul 2. şahsa emir anlamı vardır:“…hûn lêxin,  li erde xin, Qerekilîsê xin, vêxin…..”

İkinci bölümün tamamında kafiyeler, isimler üzerine kurulmuş ve üç sesin benzeşimine dayanmıştır. Ve bu isimler de  -birkaçı hariç-  çoğul olarak kullanılmıştır. Bu bölümde de kafiyeler hep aynı seslerden oluşmuştur:    “….nezan e, Kurdan e, telqrafane….”

Üçüncü bölümde de  benzeşimleri yine üç ses üzerine kuran dengbêj, halk şarkısının son altı mısrasıyla daha önceki mısralar arasında kafiye olarak farklı sesleri seçmiştir. “….mêran e,  çîyane ,  dizan e….”;   “…tê,  were,  nîn e,  qerebêbext e…..”

 Muhteva Bakımından İnceleme

Öncelikle şunu belirterek  muhteva bakımından analize başlayalım: Kürt dengbêjlik tarihinde Kürt kimliğini öne çıkaran,  o kimliği önemseyen, güçlendirmeye çalışan, savaşı siyasallaştıran, ilk halk şarkılarından biri olarak bu epik şarkıyı gösterebiliriz. Üstelik de “Kürt “ kelimesinin tümüyle yasaklandığı,  Kürtçe konuşmanın kelime başına para cezasına çarptırıldığı ve yok edilmeye çok müsait olduğu o netameli yıllarda…  Reso’nun bu epik halk şarkısında Kürt kimliğini öne alması, Kürtlerden övgüyle bahsetmesi, oluşturduğu epik şarkı içerisinde onlardan destan kahramanları yapması, bu kulvarda bir ilk olarak değerlendirilebilir. Bu epik halk şarkısındaki kelimelere bakarken  -ki Avusturyalı Yönetmen Michael Haneke (1942 – …….)  “Kelimeler tehlikelidir, onlara güvenmem.”  der-   bunun, günümüzden 70 yıl kadar önce  “en netameli”  yıllarda oluşturularak söylendiği realitesini bir an olsun gözardı etmemek gerekir kanısındayız.  Reso, seçtiği o “netameli” kelimelere   -o kelimelerin ölümcül tehlikelerine rağmen–   güvenmiş ve o güvenle de kelimeleri kullanmaktan imtina etmemiştir. Muhtevanın daha iyi anlaşılabilmesi için okuru 70 yıl kadar öncesine yönlendirmek istememizi, esasında sosyolojik eleştiri bizden ister; zira sosyolojik eleştiri, edebiyatın kendi başına var olmadığını, toplum içinde doğduğunu ve toplumun bir ifadesi olduğu  ilkesinden hareketle yazarı, eseri ve okuru sosyal koşulların belirlediğini; yapılacak işin bir bilim adamı gibi  davranarak bu koşullar üzerine eğilmek ve buna göre açıklamalar yapmak gerektiğini söyler bize (7). Sosyolojik eleştiri için bunlar dillendirilirken, tarihî eleştiri için söylenenler de bunlara tezat oluşturmaz: “Şu ilkeden hareket eder tarihi eleştiri: Okurun geçmiş yüzyıllarda yazılmış  (bu yazımız bakımından ‘söylenmiş’… A. G.) bir eseri anlayabilmesi, tadına varabilmesi ve değerlendirebilmesi için eserin yazıldığı  (burada ‘söylendiği’… A.G.) çağdaki koşullar, inançlar, dünya görüşü, sanat anlayışı ve gelenekleri hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Bundan ötürü eseri tam anlamıyla kavrayabilmek, ona doğru bir açıdan bakabilmek için okurun o çağa dönebilmesi, yazarın amaçlarını anlayabilmesi, ve o çağın okurunun ( bu halk şarkısı için ‘dinleyeninin’… A.G.) gözleriyle bakabilmesi lâzımdır esere. Bu imkânı sağlamak en çok edebiyat tarihçilerine ve araştırmacılara düşer.” (8).

Bir eseri eleştirmek, kuşkusuz ki her şeyden önce o eseri anlamak demektir (9). Eser tahlillerinin ilk örnekleri 20. yy.ın başlarından itibaren Avrupa’da ortaya çıkar. Tahlillerin asıl amacı, ele alınan eseri   sistematik bir biçimde analiz etmektir. Her edebî eser, her şeyden önce estetik bir varlıktır: “Çözümleme yapılırken eseri, içerik yapı, dil ve üslûp bakımlarından anlama, değerlendirme ve aktarma faaliyetlerine yer verilir.” (10). Her eseri ortaya çıkaran bir kişi vardır; Kürt halk şarkılarını da orta çıkaran, toplumsal sirkülasyon içerisindeki devinimini sağlayan bir dengbêjin olmasının gerektiği gibi. Bir eser analiz edilirken onu yaratan kişinin yaşamı, yetiştiği çevre ve koşullar, onu etkileyen unsurlar, nasıl büyüdüğü, nelerden etkilendiği, nasıl bir eğitim aldığı….. gibi hususlarda da bilgi edinmek gerekir. “Eserin tahlil edilip daha iyi anlaşılması için bu ipuçlarına da gerek vardır.” (11).

Bunlardan ötürü de Reso’yu özetle tanıtmamız gerekir. Reso’yla ilgili araştırma içerisinde de olan torunu Celil Badıkanlı‘dan edindiğimiz bilgilere göre Reso 1902 yılında Iğdır’a bağlı Kerimbeyli köyünde  doğar. O yıllarda buralar, daha çok Erivan’la irtibatlıdır ve Reso’nun da ilk çocukluk yılları bu köy ile Kars’ın Digor ilçesine bağlı Celal köyünde geçer. Kerimbeyli, Aras Nehri’ne  yakın bir köy. O  yıllarda bölgede çok hareketlilik (Ermeni sorunu nedeniyle)  vardır. Bölge halkı, sık sık göçebelik yaşar ki Reso’nun ailesi de bundan fazlasıyla nasibini alır: Aile, sırasıyla Kars‘a bağlı Selim ilçesinin Eskigazi köyüne, oradan Sarıkamış ilçesine bağlı Yolgeçmez köyüne ve oradan da Erzurum’un Karayazı ilçesinin Gopala köyüne  taşınır. Bundan sonra Gopala, Reso’nun yaşamında bir çeşit “merkez üs” gibi yer alacaktır. İlk çocukluk yıllarından itibaren başlayan muhacirlik, Reso’nun yakasına adeta “bir kader” gibi yapışır ve ölünceye kadar da bırakmayacaktır. Halk arasında  -çocukluğumuzda hatırladığımız kadarıyla-  kendisine  “Mihacirê Rewanê”  (Erivan Göçmeni)  de deniyordu; nedir ki bu kadarla bitmeyecektir; ilk gençlik yılları da Gopala ile başlayacak, bundan sonraki hemen hemen tüm yaşamı Erzurum – Muş –  Ağrı illerinin sınırları içerisinde geçecektir. Reso’nun kendisi 1940 yılından itibaren Gopala, Muş’un Bulanık ilçesinin Xweşgeldi, Xêrgîs, Koxak köyleri arasında dönenip duruyor deyim yerindeyse. Bu köylerin her birine ayrı ayrı yerleşip belli sürelerle buraları mesken tutar; ama ağırlıkla Gopala’da kalır; zira oraya birkaç defa gerisin geri gelerek yerleşir. 1956’dan itibaren 10 yıl kadar kaldığı Koxak köyünde Şêx Marûf Ailesiyle yakın ilişkileri olur ve Şêx Marûf’un oğulları Şêx Xiyasedîn (Muş’un eski milletvekillerinden Giyasettin Emre) ve kardeşi Şêx Kazım (Muş’un eski milletvekillerinden Kasım Emre) ile yakın dostluk kuracak, bu dostluk ölünceye kadar sürecektir. 1966’da yeniden Gopala’ya döner.  1968 yılında bir “Suriye seferi” de olur. Oraya niçin gittiği çok net olarak bilinmiyor bugün. Torunu Celil BADIKANLI’dan aldığımız bilgilere göre, sesinin ölümsüzlüğünü sağlamayı arıyor olabilir; zira o yıllarda Irak, İran ve Erivan radyolarında Kürt dengbêjler şarkılar söylerler. Reso, böylesi bir niyetini ailesi fertlerine hissettirir. Kimi dostlarının daveti ya da aracılığıyla Diyarbakır’a, oradan da Suriye’ye   -o yıllarda gayri resmi yollardan yurdışına en rahat çıkılan yer, Suriye sınırıdır-  gidip oradan diğer parçalara geçmeyi düşünmüş olmalıdır. Reso’da bir  “medrese kültürü”  de vardır. Ehmedê Xanî’nin Mem û  Zîn  adlı mesnevisini belli bir ezgiyle ezbere okur. Yalnız Suriye’de iken kendisini bir  “Dengbêjler Atışması”nın içerisinde bulur ve tamamını çok rahatlıkla yener; ne ki yenilgiyi hazmetmeyen kimi rakipleri, kendisine ikram edilen kahvenin içine  -söylentilere göre-  kına  koyarlar ve bu, Reso’nun sesinin epey bir süre bozulmasına sebep olur. Sonradan gördüğü tedaviyle sesinde kısmî bir rehabilite sağlanabiliyorsa da eski durumuna hiçbir zaman ulaşamayacaktır.  1976’da Manisa – Gölmarmara’ya göç etmeden önce  -ki buradaki yaşamı da ayrı bir dramdır-   Gopala’dan iki defa daha ayrılır ve iki defa daha geri döner aynı köye. 1980 yılında Muş’a gider ve Pagê köyüne yerleşir. 1983 yılında rahatsızlanır. Rahatsızlığının artması üzerine “Şêx Xiyasedîn’e haber verin, O beni Ankara’ya götürüp tedavi ettirir.” deyince, Ailesi Şêx Xiyasedîn’e haber verir. Şêx Xiyasedîn kendisini Ankara’ya götürür; ne ki yaşının da ileri olması nedeniyle tedaviye cevap veremez ve 21.12.1983 tarihinde yaşamını kaybeder. Cenazesi Şêx Xiyasedîn tarafından Muş’a getirilir ve en son yerleşmiş olduğu Pagê köyünde toprağa verilir. Dengbêjlik geleneği de son dev ismini böylelikle kaybetmiş olur ve kapanır.

Bekiran Aşiretine mensup olan Reso’nun, o yıllarda  -hele de kendisi gibi ünlü bir dengbêj için-   pek de yadırganmayan   dört evlilik yaptığını da belirtelim torunundan öğrendiğimize göre.

Reso’nun bu kadar çok yer değiştirmesini, bir yere bağlı kalamamasını  “özel zevkleri” ile ilişkilendiremeyiz kuşkusuz; bunun tek nedeni, ailesini daha  rahat geçindirebilmesi için daha iyi bir imkân yaratma uğraşısıdır; Reso’nun yaşamı yoksulluk içerisinde geçecektir zira. Şakiro, kendisiyle bir mülâkat yapmaya gelen Rahmi Batur’a, Kürtlerin dengbêjlerine karşı ilgisizliği ve kayıtsızlığı nedeniyle çok sitem edecek ve şöyle diyecektir:    “…………  Resoyekî me hebû… ez çawa pesnê wî bidim, wî çava bite bidime fêmkirin?…Me wî ji birçîyan kuşt!

Di nav belengazîyê de birçî mir…”

(Bizim bir Reso’muz vardı… Sana O’nun övgüsünü nasıl yapayım, O’nu sana nasıl anlatayım?… Biz O’nu açlıktan öldürdük!… Yoksulluk, perişanlık içinde açlıktan öldü…”)

“Muhacir”liğin, Reso’nun peşini neden dolayı  “bir kader”  gibi bırakmadığının nedeni şimdi daha iyi anlaşılır oldu kanısındayız.

Bu kadar çok mekân değiştirmenin, Reso’ya muhakkak ki faydaları da olmuştur. Oluşturduğu ya da oluşturacağı epik şarkılardaki olayların değişik varyantlarına da bu yolla vakıf olmuştur. Nasıl ki bir arı yapacağı balın özünü değişik yerlerdeki değişik çiçeklerden ediniyorsa, Reso da gezdiği, mesken tuttuğu farklı farklı köylerde, farklı farklı halk tabakalarından epik şarkılarının farklı farklı varyantlarını toplamış, kendi spesifik tarzı, estetik anlayışıyla  şarkılara dökmüştür bunları; tıpkı Homeros gibi… Tek sermayesi, sesi ve sözü olmuştur Reso’nun.  Her gerçek dengbêj, aynı zamanda güçlü bir şairdir de yine tıpkı Homeros gibi. Georg Lukacs (1885 – 1971), büyük romancıları Homeros’un öz oğulları olarak niteler (12). Reso da herşeyden önce bir  destan anlatıcısıdır ve anlattıklarını manzum olarak anlatır. Eğer Lukacs’ın Reso’yu görme ve tanıma şansı olsaydı, sanırız Reso’yu büyük romancılar kategorisinde değerlendirirdi. Reso,   “şair – dengbêj” geleneğinin de son temsilcisi olarak nitelenebilir.

İlk gençlik yıllarında,  o yılların Serhed mıntıkasında çok tanınan ve ileri yaşta olan dengbêji Mistefayê Xellê Heyran ile tanışır. Mistefayê Xellê Heyran, Reso’daki yeteneği görür ve kendisini takdir eder. Daha Gopala’da iken, yine Serhed mıntıkasında ünlü bir dengbêj olan Ferzê ile tanışır ve büyük bir dostluk kurar. Ferzê, yaş olarak Reso’dan çok büyüktür. Bu iki yaşlı dengbêj (Mistefayê Xellê Heyran ve Ferzê) ile olan ilişkileri  -muhakkak ki onlardan da çok şey öğrenmiştir; ama-  Reso’yu onların  “şagirt”ı yapmaz; aksine kendi spesifik tarzını oluşturur. Reso, kendilerinden yaşça büyük olmakla beraber çağdaşları olan Şakiro, Husêno  ve Zahiro üzerinde geniş etkiler bırakır. Nitekim Zahiro, Salihê Kevirbirî‘nin kendisiyle yaptığı bir mülâkatta: “Ben Reso’yu kendime bir pîr gibi benimsemişim.”  diyecektir. Bu dengbêjlerin             -özellikle de Şakiro’nun ki bunu Zahiro da der-  söyledikleri halk şarkılarının büyük çoğunluğunun Reso’ya ait olduğu biliniyor. Zahiro, aynı mülâkatta, normal koşullarda aynı zamanda rakibi de olan Reso’nun dengbêjliğini efsaneleştirir de:

Reso   kilama  Quling  li Îspaya ku  gundekî  Bulanixê ye  gotiye  û  şahidê  wî  hene  ku  quling  bi  ser  serê  wî  hatine  çûne:

“…Wey li min lo lo qulingo dibê sibe ye

    Qîrîna te tê ji aliyê Mêrdînê

    Tu hêlîna xwe çêneke li çiyayên bilind

………………………………………….” ( Reso,  Bulanık’ın  İspaya köyünde (Bu köy, Varto’ya aittir. A.G.)  Quling (turna)  stranını söylediğinde,  O’nun başının üstünde   turnaların dolanıp durduğuna dair tanıklar vardır:    “….Vay bana hey turna, sabahtır / Mardin tarafından geliyor çınlayan sesin / Sen yuvanı yüce dağlarda yapma / ……………………………).

“Heta tê gotin  Reso bi Mistefayê  Heyran re ketiye ber hev  û  sê  şev  û  sê  rojan  tenê  du hêk  û  îskanek  şîr  vexwariye  û  di  dawîyê de bi  gotina kilama  Metê  cihê Mistefa  jê standiye  û  ketîye pêş.

Şahidê Reso hene ku çavên wî di xewê de, dîsa kilam gotine. Ango razayî kilam gotine…………”

(Hatta söyleniliyor ki Reso,  Mistefayê Heyran ile stran söyleme yarışmasına girer. Üç gün üç gece süren bu yarışmada Reso,  sadece iki yumurta yemiş ve bir bardak süt içmiş. Ve sonunda da  Metê  kilamıyla Mistefa’nın yerini almış ve öne geçmiş.

Reso’nun  uykudayken  ya da yatıyorken de kilam (stran) söylediğinin tanıkları vardır. ).

Kürt dengbêjlik tarihinde (Evdalê Zeynikê de dahil) adına böylesi efsaneler izafe edilmiş ikinci bir dengbêj yoktur; üstelik bu efsaneleri  inanarak anlatan, yine bir dengbêj   -aynı zamanda Reso’nun rakibi ve çağdaşı-  olan   Zahiro’dur.

Reso’nun asıl kişiliğini bulması, ağırlıkla iki Dünya Savaşı (1920 – 1945) yılları arasına denk gelir. Bu yıllar, her türlü savaşın, katliamın, direnişin, açlığın, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği yıllardır aynı zamanda. O’nun bir yere bağlanamamış olması; aksine geniş bir mıntıka içerisinde sürekli dönenip durması, tüm o mıntıkanın yaşadığı olaylara, o olaylar üzerine yakılan ağıtlara, onların nabızlarının dakikadaki atışlarına varıncaya kadar O’nu vakıf kılmış; onları total olarak belleğine kaydetmesini bilmiş, ileride bunları kendisine özgü bir ahenk ve uyumla şarkılaştıracağının muhasebesini yapmıştır. Yoğun siyasal olayların, siyasal eylemlerin, siyasal katliamların ve bunların kaçınılmaz encamında dehşet korkuların doğurduğu ambiyans içerisinde yetişen Reso, bunlara sırtını dönmemiş, dönememiş; aksine şarkılarına taşımıştır. Kürt dengbêj geleneğinde şarkılarına Kürtlüğü, Kürtlerin yaşadığı katliamları, Kürtlerin yiğitliği gibi siyasal olayları ve kavramları taşıma, o  “netameli”  yıllarda deliliğe varabilecek bir cesaret ister ki Reso o cesareti bu gelenek içerisinde gösteren ilk kişi olarak da kabul edilmelidir kanımızca. Her ne kadar  Seîd Axayê Cizîrî (1905 – 1957), Mihemed Arifê Cizîrî (1912 – 1986) ve Mihemed Şêxo (1948-1989) gibi Kürt dengbêjlerinde de benzeri duyguların seslendirildiğini biliyorsak da bunlar Suriye ve Irak Kürdistan Bölgelerinde ve Reso’dan  sonra belirmişlerdir. Bu yazımızda ele aldığımız yukarıdaki halk şarkısını, 1940’lı yılların netameli atmosferini gözönüne alarak değerlendirdiğimizde, delicesine bir cesaretin, ölümü bile göze almanın bir ürünü olduğunu kolaylıkla kestirebiliriz.

Erzurum’un Karayazı ilçesi Aşağı Söylemez köyünden olup Fransa’da yaşayan Salih Demir, şimdilerde 90 yaşın üzerinde olan Dengbêj Sadiq ile yaptığı bir sohbeti sosyal medyada paylaşmıştır. Dengbêj Sadiq kendisine, Mistefayê Xellê Xeyran’ın (1896? – 1950?) da siyasi şarkılar yaptığını; ama bunları   -özellikle de Seydo ve Bişar  (Seyîdxan ve Elîcan) Aileleriyle ilgili tüm şarkıları-   yapan asıl kişinin Reso olduğunu söyler. Biz  de 1980’li yıllarda, içerisinde  yukarıda yazdığımız şarkının da olduğu Reso’ya ait bazı kasetleri bir güzel ambalajlayıp yer altında sakladığımızı unutmadık daha. Dengbêj Sadiq, Ferzê’nin  ( ? – 1952) kendisine şunları aktardığını da söyler Salih Demir’e:  “Ez gellek  li cem Reso u Ferzê mame,  Ferzê got:  ‘Sadiq, Evdalê Zeynikê  hat gundê Xellê, min Evdal dît û guhdarîkir.  Raste, Evdal şair bû, kilam bi piranî li ser xwe digot û kilami  wî  jî  pir bûn;  lê bi Xwedê  Evdal wek Reso xweş ne digot.’ ” ( Ben epey süre Reso’nun ve Ferzê’nin yanında kaldım. Ferzê bana dedi ki  “Sadiq, Evdalê Zeynikê  ( ? – 1913)  Xellê’nin  (Mistefayê Xellê Heyran) köyüne gelmişti, ben O’nu gördüm ve dinledim. Doğrudur, Evdal şairdi, şarkılarının çoğunu kendi üzerine söylüyordu ve şarkıları çoktu; fakat Vallahi Evdal, Reso kadar hoş söylemiyordu.).

Halk şarkısını muhteva bakımından incelemeye geçmeden önce, öncelikle şunu da belirtelim ki biz bunun analizini, tümüyle bilimsel bir perspektiften bakarak yapmaya çalışacağız. Veri olarak elimizde bu halk şarkısıyla bunu doğuran o olayları, o yılları anlatan kitaplar ile eleştiri, sanat ve edebiyat üzerine yazılan kitaplar ve yine başka halk şarkıları vardır. Halk şarkısında kimimizin hoşuna gitmeyebilecek ifadeler de vardır; nedir ki bunları halk şarkısından çıkaramayız; buna hakkımız olmadığı gibi böylesi bir davranış etik de  değildir.  Encamında bu halk şarkısı çok “belalı” bir dönemdeki yaşanılan olayları ve o olaylar içerisinde sivrilen kişileri anlatır; o günkü toplumun duyguları, o günkü toplumun olaylara olan tepkilerini yansıtır. Özcesi böylesi epik halk şarkılarını doğuran koşullar ve günün toplumsal yapısı neydi, neler oluyordu? Bunları bilip anlamamız lâzım.

1925 yılında  Şeyh Sait liderliğinde başlayan ve haklı olarak O’nun adıyla anılan bir Kürt Ayaklanması yaşanır (13).  “1925 Nisan sonunda isyanın ‘resmen’ bastırıldığı söylense de Kürt ayaklanmaları dağınık bir biçimde sürüyordu. Liderlerinden yoksul (“yoksun” denmek isteniyor olmalı. A.G.) ve örgütsüz Kürtler taciz operasyonlarına yönelip gerilla savaşı yürütüyorlardı.” (14). Belki de bundan dolayı olmalı ki Celadet Bedirxan (1893 – 1951), bu eylemler içerisinde aktif roller üstlenen Ferzende  ve adları bu şarkıda da geçen Seyîdxan ve Elîcan gibi Fedai Destelerinin liderlerini dünyanın ilk gerillaları olarak niteleyecektir. 1925’teki Ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, Ayaklanmanın ardılları, yukarıda  da  dendiği  gibi  direnişlerini  dağınık  olarak  sürdürürler;  ancak  1926’dan  1930  yılına  kadar -kimileri bitim tarihini 1931, 1932 olarak da gösterirler-  Ağrı Dağında, Martin van Bruinessen’in (1946 -……..) tabiriyle  “…. büyük askeri önder, Kürt direnişinin taktik dehası…” (15)  İhsan Nuri Paşa  (1893 – 1976) komutasında geniş boyutlu bir Direniş başlayacaktır. Ağrı Dağı Direnişi sırasında Kürt askerî operasyonlarına katılan ve hiçbir şeyden korkmayan gerilla birimlerine “Fedai Desteleri” denmiştir ki  bu epik halk şarkısında adları geçenler de böylesi bir fedai destesinin elemanlarıdırlar (16). Direnişler bir noktada değil, bir çok alanda baş gösterecektir. Ve bu direnişler içerisinde aktif roller üstlenen, bu sebeple de toplumda temayüz eden eylemciler üzerine yüzlerce halk şarkısı söylenmiştir. Rohat Alakom, “Ağrı Ayaklanması sırasında kahramanlık göstererek dillere destan olan iki savaşçı, hiç kuşkusuz Seyithan ve Alican’dır.” der (17) ve ekler: “Seyithan ve Alican’ın efsanevi adları, Kürt halk türkülerine de yansır ve halkın kolektif bilincinin birer parçasını oluşturur.” (18).

Bu olaylar sırasında Genelkurmay Başkanı (bu şarkıda da adı geçen) Fevzi ÇAKMAK’ın tüm subay ve askerlere verdiği bir talimatta “tedip (uslandırma, yola getirme, terbiye etme…) ve  temizlik” harekâtına hemen başlanması istenir. Hemen ardından da binlerce köy yakılıp yıkılır, samanlıklarda, camilerde sivil savunmasız köylüler hunharca katledilir (19).

Bu halk şarkısını ve kahramanlarını doğuran şartlar bu olaylar,  bunların yarattığı acılardır. Esasında da Kürt tarihi  -neresinden bakılırsa bakılsın-   acılıdır. Binlerce halk şarkısı, binlerce şiir bu acılı tarihi anlatır ki bu acıların boyutlarına “akıl sır ermez.”.. Merhum Orhan Kotan’ın  “nehri destanı”nda söylediği aşağıdaki mısralar, sanki bu acılı tarih için kaleme alınmıştır:

“………………………………

acılıdır birinci yanım

ikinci yanım cinayet

üçüncü yanım zindandır

işkencedir.

dördüncü yanım akıl sır ermez

göz görür

dil söylemez.

beşinci yanım bebeğimin kaderi

altıncı yanım bir cehennemdir

umuttur

sevdadır yedinci yanım

sekizinci yanım bilinmez

dokuzuncu yanım kölelikten

onuncu yanım ihanettendir.

……………………………….”.

Kürt tarihinde  1925 – 1940  yılları arasında  -belki de-   ilk defa bu boyutlarda epik halk şarkıları ortaya çıkacaktır; oysa kurulu sistemlere karşı direnişler ilk defa olmuyordur; nedir ki 1925 – 1940 yılları arasındaki Kürt katliamları da bunlara karşı gösterilen Direnişler de farklı bir muhtevayla donanıktır: “1848 ve 1880’lerde Kürt etnisitesi iktidarın hedefinde değildi. Fakat 1925 ve 1937’de Kürt etnisitesi ve Kürt dili iktidarın hedefindeydi. Bu nedenle işlevsel iktidarın biçimi de değişti. Tahakkümün talepleri ve teknikleri değişti. Bununla bağlantılı olarak  direniş biçimleri de değişti.” (20).     

Halk şarkısı, muhteva bakımından baktığımızda bir yönüyle ağıt, bir yönüyle meydan okuma, bir yönüyle methiye (övgü)  olarak değerlendirilebilir. Çok rahatlıkla bir destan olarak da nitelendirebileceğimiz bu halk şarkısının ortaya çıkış amillerini irdelemek gerekir ki bunu aşağıda yapmaya çalışacağız. Zaten yukarıda sıraladığımız birkaç cümlelik ortam, bu ve benzeri halk şarkılarının doğuşunu sağlayan ortamdır. Kürt halk şarkılarını  -hasseten de epik olanlarını-  bilmek ve anlamak demek, Kürt tarihini, Kürt kültürünü, Kürt folklorunu…  tanımak ve anlamak demektir. Bu nedenle Reso’nun, adeta ilmek ilmek örerek oluşturduğu halk şarkıları, bu şarkılardaki hemen her kelime kanımızca titizlikle değerlendirilmeyi, analiz edilmeyi hak ediyordur.

Şarkıya, muhteva bakımından “dört bileşen üzerine kurulmuştur”  demek mümkündür: 1 – Dekor, 2 –  Duygu, 3 – Kişiler, 4 – Epizotlar.  Halk şarkısındaki duyguyu da ayrıca iki bileşen üzerinde değerlendirmek gerekir: 1 – Savaşçılara hedef gösterme, 2 – Hüzün ya da ağıt…  Halk şarkısında adı geçen kişi ve olaylar gerçektir.  Olayların tamamı 1925 ile 1935 yılları arasında yaşanmıştır.  Diğer bir ifade ile iki dünya savaşı arasında…

Reso, şarkılarında genellikle dekor üzerinde duruyor ve olay mahallini tanıtıyor, geniş tasvirler yapıyor. Örneğin “Filîtê Quto” ile  “Şerê Seyîdxanê Ûsivê Seydo û Sidîqê Hecî Mistefa Begê”  şarkılarında olay mahallini ayrıntılı olarak tanıtır; ancak bu şarkıda  -belki de-  kahramanlık ve ağıt duygularının iç içe, epizotların ayrı ayrı mahalde olmalarından  olsa gerek ki dekor olarak gösterdiği alanların ayrıntılı tasvirine girişmemiştir; nedir ki savaşın kendisinin tasvirini yapacaktır. Özellikle 3. epizot olarak anlatılan Malazgirt ilçesinin “Melemistefê” köyündeki savaşta ilginç tasvirlerin altını çizer: Bu savaşta, ateşiyle gecenin karanlığını yaran kurşunlar, Reso’ya yakamoz gibi gelecektir o dekor içerisinde. Sonra şarkının giriş kısmında  “De lêxin bavê bavê min lêxin” (vurun babam vurun) sözlerinden hemen sonra savaşın nasıl olması gerektiğinin tasviri de yapılıyor bir anlamda: Buna göre modolilerin (Bir çeşit uzun namlulu Rus silahı) kundakları, büyük hengâme çıkarmak için yere vurulmalı, dürbünler atılmalı, meşaleler yakılmalıdır. Adeta “Bir deprem yaratın.”  der gibidir Reso. Bu durum bize, dengbêjin,  Fedai Destelerine, “Savaşınızı gece yapın. ” ya da “Geceleyin saldırın…” dediğini de gösteriyor ki zaten bunu açık açık söylediği mısralar da vardır: “Şefeqa sibê ra …..lêxin.” (Sabahın şafağında….. vurun.” Niçin mi söylüyor bunu Reso? “. Şundan olmalıdır kanımızca: Fedai Desteleri, gerek nicel olarak gerekse mühimmat bakımından Devlet  “güvenlik”  güçleri karşısında kıyas kabul etmeyecek kadar  çok yetersizdirler. Bu durumu, Direnişin lideri İhsan Nuri Paşa “Doğrusu Kürt ve Türk güçlerini karşılaştırması deniz de bir damla gibiydi.” (Cümledeki yazım bozukluğu, metnin orijinalindendir. A. G.) der (21).  Dolayısıyla o günün koşullarında ancak bir gerilla savaşı sürdürülebilecektir Reso’ya göre. O’nun, Fedai Destesine söylediği de budur. Mühimmat bakımından eksiklik şu sözlerden de anlaşılabilir: “Şûrê wan zabitan jê bistînin   /   Kopa şewitî da li çerxê xin.” (Bu zabitlerin kılıçlarını kendilerinden alın   / Yanasıca Kop’ta bileyin.) Ve sonrasında da “Onların bu silahlarıyla onları vurun…”  demeye gelecek sözler söyler.

Halk şarkısındaki ilk epizot “Çîyayê Kosedaxê” (Ağrı Dağı)’da, ikincisi Erzurum’un Karayazı ilçesi sırtlarında “Çepê” denilen köyde, üçüncüsü Malazgirt’in “Melemistefê” adı verilen köyünde geçer ki bu son epizottur ve bunun üzerinde durur Reso; zira halk şarkısındaki Fedai Destesi ile Devlet “güvenlik” güçleri arasındaki kıran kırana savaş asıl burada geçer Reso’ya göre. Bu epizotların  her birisi üzerinde aşağıda özetle duracağız.  Bu savaşta, ateşiyle gecenin karanlığını yaran kurşunlar, Reso’ya yakamoz gibi gelecektir o dekor içerisinde. Bu dekorun bir parçası da “Qazgol” adı verilen köy ve bu köye adını veren Göl’dür. Qazgol, Muş’un Malazgirt ilçesiyle Erzurum’un Karayazı ilçesi arasında, Malazgirt’e 20 km. kadar mesafededir. Reso, ağzından stranı yaktırdığı kadını, bu köyün sırtlarına vururken yakalar. “Dîdarê “adındaki bu kadın, sabahın ilk ışınlarında bu köyün sırtlarına varmış ve seslendiği iki kadına tanık olduğu ve dehşetinden kaçıp kurtulduğu Melemistefê’deki savaşı anlatır; Bişar ve Seydo Ailelerinin kurşun, tekbir ve salavat sesleri gecenin sessizliğini parçalamış ve dehşet görüntüler ortaya koymuştur. Eğer bu şarkıyı resmedersek, Reso, gecenin 2.5’uğunda Melemistefê’de başlayan ve dehşet saçan savaşın  yarattığı korkuyla oradan kaçan bir kadını, şafağın ilk ışınlarıyla varmış olduğu Qazgol  sırtlarında (savaş yerinden 20 km. kadar uzaklıkta)  yakalar ve  bunu o kadının ağzından aktarmayı yeğler:

“Akşamdan beri bu güzel yiğitlerin tüfeklerinin ağzından çıkan ateşler, denizlerdeki yakamozları andırıyor….”.

Dolayısıyla halk şarkısındaki epizotlar için sabit bir mekân ya da dekor gösterebilme olanağımız yoktur; bununla birlikte temel epizot için Malazgirt ilçesinin Melemistefê köyü sabit bir mekân olarak karşımıza çıkar; ancak zaman bakımından  -özellikle de temel epizot-  Shakespeare (1564 – 1616)’in klasik trajedilerini çağrıştırır; başlayıp bitmesi 24 saati bile bulmayacaktır. Reso’nun epik şarkılarındaki zaman genellikle sabah ya da şafak sökerkendir. Bu şarkıda olduğu gibi bazen gece yarısı da olabiliyor; ama gün ortası ya da akşam olduğu pek görülmez. Kimi stranlarında zamanı bir mevsime yaydığı da olur Reso’nun. Örneğin “Şerê Seyîdxanê Ûsivê Seydo û Sidîqê Hecî Mistefa Begê”de zaman bahardır;  “Dîlber”  şarkısında ise sonbahardır ve bu zaman dilimleri her iki şarkıda da kuvvetle dile getirilir.

Şarkıdaki duygunun bileşenlerinin ilki, Bişar ve Seydogillerin fedailerine hedef göstermedir. Halk şarkısı, doğal olarak olaylardan sonra yakılmıştır; ama anlatımı, tıpkı klasik destanlarda olduğu gibi olayların öncesinden başlıyor ve ilk bölümde bir hedef gösterilerek savaşılması isteniyor. Bu hedefin adı çok net konmuştur: “Şefeqa sibê ra  li Qolordîya Qerekilîsê xin.” (Sabahın şafağında Qerekilîs Kolordusunu vurun.). İstem, Bişar ve Seydo Ailelerinin yiğitlerinedir. Savaşa nasıl başlanacağı, savaş sırasında neler yapılacağı ve nasıl bitmesi gerektiği de tasvir edilir. Qerekilîs (Ağrı), o yıllardaki Örfi İdare (Sıkıyönetim) Komutanlığının Merkezi’dir. Ve Bölgenin Sıkıyönetim Komutanı da General Nidayi Çakıroğulları’dır şarkıdan anlaşılacağı kadarıyla ve oradadır (22). Hedef böyle ortaya konmuş olmakla birlikte, bu hedefin içerisinde askerler yoktur; zira ”Esker gune ne  /  Çavê kozî û kulfetê wan  li rê ne“  (Askerler yazıktır, günahtır  /   Çoluk çocuklarının gözleri yollarındadır.) sözleriyle bu durum açık açık dillendirilir; ama aynı şey sorumluluk mevkiinde olanlar için söylenmez; aksine onlar için söylenenler insanlık dışıdır;  dehşet saçar:

“Jêkin serê yuzbaşîya û cendirma

Bigrin li cercelê xin

Bigrin li ber  Qolordiya Qerekilîsê  bi defê dawetê

Bi muzîqê ji wan bistînin bi eynadê  li boriyê xin

(Yüzbaşı ve  jandarmaların  kafasını kesin,

Alın, dövenlere vurun

Alın, Qerekilîs Kolordusunun önünde,  düğünle, davulla,

Müzikle onlardan alın, inatla alın borulara geçirtin.).

Bu sözleri dengbêje söyleten amilleri iyi analiz etmek gerekir; zira bunlar insanlık dışıdır, insanlık dışı istemler olduğu için de çok derin eşelenmesine ihtiyaç vardır. Dengbêj Reso’ya bunları söyleten nasıl bir ruh halidir acaba? İyi bilip anlamak gerekir bunu öncelikle. Bu “eşeleme” ile uğraşırken dikkatimizi, halk şarkısında adı “Nîdayî Beg”  diye geçen o zamanların Ağrı yöresindeki en etkili ve de yetkili Örfi İdare (Sıkıyönetim) Komutanı olan  General Nidayi Çakıroğulları adının, Reso’nun başka halk şarkılarında da geçiyor olması çekti. Bu nedenle de halk şarkısında “Nîdayî Beg” diye adı geçen General Nidayi Çakıroğulları’nı tanımamız gerekiyor. Öyleyse Nidayi Çakıroğulları bilinmeden, tanınmadan yapılabilecek bir tahlil sağlıklı olmaz; zira bu isim, salt bu şarkıda değil, yukarıda da dediğimiz gibi o yılları işleyen ve çoğu Reso tarafından söylenen başka epik şarkılarda da  geçer ve kendisi beddualarla anılır:

“Xwedê belkî kula xwe bike mala Nîdayî  Begê

Nîdayî Beg  ji êvar da sekinîye li derê Hepsa Bazîdê

Vediqetîne egîd û cindîya

Hewşa lawê Şewêş Efendî da

Cinazê  egîd û xweşmêra ji êvara xwedê da

Xemilandîye di xûnê da bi singûya.”.

(Allah kıranını Nidayi Beg’in evine soksun,

Nidayi Beg akşamdan beri Bazid (Doğubayazıt A.G.) Hapishanesi’nin kapısında durmuş

Yiğitleri, kahramanları ayırıyor (öldürmek üzere)

Şewêş Efendi’nin oğlunun avlusunda

Allah’ın akşamından beri o yiğitlerin cesetlerini

Süngüleyerek kanla süslüyor.).

Başka bir yerde de şöyle anlatılır Nidayi Çakıroğulları: Ağrılı Dr. Naci KUTLAY, Süleyman KUTLAY’ın kendisine anlattığı anılarını 1991’de  “Bergeh”te yayımlar. Bu anılarda da Nidayi Beg’e ilişkin ilginç bir anekdot vardır: Ağrı Dağı Direnişi’nin aktif elemanlarından Şeyh Resul, 1930 yılında Bazîdli devlet yanlısı milis Cimşit KAYA’nın da aşiretiyle katıldığı aramalarda askerlerce Qojik Köyünde yakalanır. Ramazan ayıdır ve herkes oruçtur. Şeyh Resul sıkıştırılınca hangi köylere uğradığını, kimlerin kendisini barındırdığını bir bir anlatır. Hareketi yöneten subay birden durgunlaşır ve askerlerden birisinin su dolu matarasını alır, kafasına diker. Herkes şaşırır, iftar vakti olmamasına karşın komutanın orucunu bozmasına anlam veremezler. Ve subay bunun ardından, Şeyh Resul’u hemen orada kurşuna dizerek öldürür. Cimşit KAYA da şaşırmıştır bu olay karşısında. Bu yıllarda Nidayi Beg, Bazîd’te tümen komutanıdır. Zalimliği ile ünlenmiştir; her önüne gelen zanlıyı yargılamadan savaş yasalarını uygulayarak öldürür ve öldürdüklerinin kafalarını keser. Bu uygulamadan zevk aldığını tüm çevresi bilir. Ağrı Dağı Direnişi’nin doruk noktalara ulaştığı 1930 yılında Bazîd’te 300 kişinin kafasını kesip bir askerî hangara yığmıştır. Cimşit KAYA, subaya, Şeyh Resul’u sağ yakaladığı halde dağ başında niçin bu şekilde kurşuna dizerek öldürdüğünü sorar. Aldığı cevap daha da ilginçtir. Şöyle cevap verir subay: “Eğer O’nu Nidayi Paşa’ya götürseydim, Şeyh Resul bu anlattıklarını, verdiği isimleri O’na da aktaracaktı. O zaman Nidayi Paşa bunların tamamını öldürecekti. İnanıyorum ki Allah beni bağışlar, böyle yapmakla çok kişinin hayatını kurtardım, başka türlüsünü yapamazdım.” (23).

Gelîyê Zîla Katliamı’nın (20 Haziran – 30 Eylül 1930) arkasındaki isim olarak da bu kişi karşımıza çıkar. Gelîyê Zîla Katliamı’ndan, Dervîş Beg’le (katliamı yöneten etkili ve yetkili bir subay, bu subay da çok sayıda epik Kürt halk şarkısında beddualarla anılır) birinci derecede sorumludur (24). Ağrı Dağı Direnişi’ne katılanlardan Hasan Hîşyar Serdî‘ye göre 22.000 askerden oluşan devlet “güvenlik” güçlerince Hesenan, Ademan, Sipkan, Zilan  aşiretlerinin oturduğu 180 köyden 47.000 kadın, çocuk ve yaşlı insan toplatılarak Zilan Vadisi’nin Dêrê mıntıkasında tüfek ve mitralyözlerle taranıp öldürülür. Askerler, ellerinde süngüleriyle öldürdükleri insanların arasında gezip yaralı olanları da süngülerle aynı akıbete götürürler (25).  Bu öldürmeler, özellikle 28 Temmuz 1930 yılında birkaç gün içinde gerçekleşir (26). Burada gerçekleşen katliamın dehşeti, yüzlerce böylesi halk şarkısının konusu olduğu gibi Kürtler arasında “Di Gelîyê Zîla da bi rojan xwîn dikişîya” (Zilan Vadisinde günlerce kandan dereler akıyordu)  denmiş ve Gelîyê Zîla, korkunun diğer adı olmuştur adeta.

“Yöredeki olaylara tanık olan pek çok kişinin anlatımına göre de, Ağrı Tümen Komutanlığının çevresindeki tel örgü kazıklarına yirmiye yakın direnişçinin kellesinin çakılarak günlerce teşhir edilmiştir.” (27).

Vahşetin boyutlarını o günkü Türk basınından da izlemek mümkündür ve bu vahşet,  “gururla” dile getirilmektedir. Örneğin:  “16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi ‘İmha Edilenler’ ara başlığı ile şu haberi vermektedir:: ‘Ağrı eteklerinde eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılarak ahalisi Erciş’e sevk ve orada iskan olunmuştur. Zilan harekatında imha edilen eşkıya miktarı 15.000’den fazladır. Yalnız bir müfreze önünde düşüp ölenler 1.000 kişi olarak tahmin ediliyor….. Buradaki harp pek müthiş tarzda cereyan etmiş, Zilan Deresi lepalep cesetle dolmuştur…’    Bu sayının içinde çok az sayıda direnişçi vardır.” (28). Cumhuriyet Gazetesi’nin burada  “…lepalep cesetle dolmuştur.”  dediği,  “… tıka basa cesetle dolmuştur.”  demektir.

Reso, bu olayları anlattığı bir başka halk şarkısında,  Bölgedeki bir ordu komutanının ağzından şu sözleri söyler:

“Digo li Welatê Serhedê em sê ordî ne

Heyfa navê cimurîyeta me nine

 Mala Seydo, Bişar çar peya ne

Di nav me da begatîyekî digerîne

 Hûn bazdin herin,

Jêkin serê Tewfîq û Feyzula, Evdilhemîd

Saxî ji min ra bînin

 Ez yeqîn dikim heya eywanê mala Seydo li dunyayê sax be

 Tu car li Welatê Serhedê bona van egîta rehetîya min tunîne”

(Serhat memleketinde biz üç orduyuz diyordu / Cumhuriyetimizin adına yazık değil mi / Seydo ve Bışargiller dört adamdır / Aramızda beyliklerini sürdürüyorlar / Koşun gidin / Tewfîq, Feyzula ve Evdilhemîd’in kafasını kesin / Bana sağlam olarak (tanınması engellenmeyecek şekilde) getirin / Öyle inanıyorum ki Seydogilin dünyada mayaları (tohumları) kaldıkça / Serhat memleketinde bu yiğitlerin elinden bana hiçbir zaman rahat yüzü yoktur).

Komutanın bu isteği gerçekleştirilir de: Ağrı Dağı Direnişi Fedai Desteleri elemanlarından ve ele aldığımız bu halk şarkısında da adları geçen  Evdilhemîd, Feyzula ile Elîyê Feqî Silê, Karayazı civarında Çemê Reş’te  askerlerle çatışmak zorunda kalırlar. Evdilhemîd kurtulur; ama Feyzula ile Elîyê Feqî Silê   öldürülürler. Ardından ikisinin de kafaları  kesilerek Qerekilîs (Ağrı) Kolordusunun önünde telefon direklerinin tepelerine çakılır ve 3 gün süreyle  halka “teşhir” edilir (29).  Ahmet Aras’ın aynı yerde belirttiğine göre Feyzula‘nın parmağında bir altın yüzük vardır. Askerlerle birlikte cenazelerin üzerine gelen ve  Kürtler arasında  “işbirlikçi hain” olarak nitelenen  Xidoyê Saclixê ve milis bir arkadaşı, yüzüğü çıkaramayınca, Feyzula‘nın parmağını keserler yüzük için. Bu durum bile ayrı bir halk şarkısının konusu olmuştur: “Ji bona gustîlek zêr  /  Tilîya bavê İpegê (Feyzula) di berda jêkirin…”  (Bir altın yüzük için  /   İpeg’in babası (Feyzula)’nın  parmağını kestiler…).

Alabildiğine imhaya dayalı bir ortam vardır. Halk şarkısını doğuran böylesi bir atmosferdir: “Kanun, kanun, kanunun içerisine tükürürüm. İki dudağımın arasından çıkan her söz kanundur.”  diyen 1929 yılının Elazığ Valisi Deli Fahri’yi şikâyete giden  Dr. Nuri Dersimi (1890 – 1973)ye Savcının diyecekleri de çok  “ilginç”tir:  “Kürtler için artık hayat hakkı kalmadığını bilmiyor musun?……  Doğu’da yapılmakta olan tren hatları, askeri maksatla yapılıyor. Bu hatlar Doğu’daki Kürtlüğü imha içindir. Hatlar ikmal edildiği zaman ırkınızın imha edildiğini ve göç ettirildiğini görürsünüz!” (30). O yıllar, her türlü kanunsuzluğun yaşandığı, Necip Fazıl Kısakürek‘in  (1905 – 1983) sözleriyle her türlü “kelle müzayedesi”nin yapıldığı yıllardır. Bölgede kurulan İstiklal Mahkemelerinin yarattığı dehşet ortamı ve yedikleri rüşvet, kelimelerle anlatılır gibi değildir. Van ve Ağrı yöresinde kulplu ve kulpsuz altınlardan eser kalmayacak; tamamı, İstklal Mahkemeleri üyelerine zoraki rüşvet olarak akacaktır. Necip Fazıl Kısakürek’in bu konuda aktardığı bilgiler çok “ilginç”tir (31).

Tüm bunları gözönüne alarak değerlendirdiğimizde, Reso’nun niçin o insanlık dışı istemi dillendirdiğine ilişkin saptamalarda bulunabiliriz. Epik halk şarkısı, böylesi insanlıkdışı bir atmosferde spontane olarak doğmuştur. Encamında bu bir destandır; tıpkı bir doğal destan gibi oluşmuştur; zira olaylar encamında kendiliğinden oluşan destanlardır doğal destanlar. Belki de destanı için  “yiğitçe bir yalınlığa…” (32)  duyduğu ihtiyaçtan da olabilir bu anlatım. Sonra dengbêj, içinde yaşadığı toplumun sesi ve soluğudur; o toplumun nabzıdır. Toplum neyi nasıl konuşuyorsa, neyi nasıl dillendiriyorsa dengbêjin dile getireceği de o olacaktır. Dengbêjîn derleyip şiirleştirdiği, böylesi vahşetlerin halkta yarattığı travmalar ve halkın bunlara karşı gösterdiği reflekslerdir. Bir çeşit “öç alma…”  duygusuyla da ilişkilendirilebilir. Diğer bir ifadeyle “Onların size yaptığını, siz de onlara yapın; ama sorumluluk mevkiinde olanlara yapın, zavallı askerlere değil….”  demeye getirdiği sonucunu çıkarmak da mümkündür o sözlerde. Aslında bir çeşit  “gönderme”den de söz edilebilir burada, yapılanları çağrıştırmak için…. Yapılanları çağrıştırma, en güçlü ihtimal de olabilir.

Bu epik şarkıdaki  duygu bileşeninin ikinci halkasına gelince, özellikle son kısmın melâli bir hüznü aktardığını belirtmeliyiz. Adeta bir kükremeyle başlayan epik halk şarkısı, sona ulaştığında, destanın 1. derecede kahramanı Seyîdxan’nın (Reso’nun tabiriyle Bavê Sulhedîn, Kekê Meheme Reşîd) Destesi, sınırdan (Suriye sınırı) dönmüş geliyor; nedir ki Liderleri (Seyîdxan) içinde yoktur; zira Seyîdxan, Mardin’de (Sultan Şeyhmus civarında) kurulan bir pusuda vurularak öldürülmüştür (1932 yılı). Bunu da bir kadının ağzından söyletir Reso ve ekler kadın; tıpkı klasik bir destan gibi: “Gözlerime karalar (körlük) ineydi de bu Desteyi başsız görmeyeydim   /  Tam da o zaman anladım ki bizim feleğimiz (talihimiz) bize haindir, bizi aldatıyor   /   Wey lo! Wey lo!…  /  O yiğitlerin uğruna öleydim….”  Kürt kültüründe ancak çok çok acı veren olaylar ya da durumlar için bu ifade (gözüme karalar ineydi de bunları görmeyeydim) kullanılır. Bu, başlı başına bir acıdır; zira Seyîdxan’ın adı, Direniş içerisinde sembolleşmiş, efsaneleşmiştir. O’nun yokluğu her şeyi altüst edecektir; yokluğuna kimse alışamayacak, yeri doldurulamayacaktır. Hatta 1926 – 1930 yılları arasındaki Ağrı Dağı Direnişi’ni 1932 yılına kadar uzatanların gerekçeleri arasında, Seyîdxan’ın 1932’de 9.000  “güvenlik” gücü  tarafından kuşatılarak öldürülmesi de vardır (33).   Şarkının bu kısmını söylerken Reso’nun sesinde de duygu hakimdir. Reso, bir hüznü, melâli dillendiriyor; bu melâlin anlaşılmasına çalışıyor adeta. Sesine ve sözlerine sinen bir sitem de vardır feleğe: “Tüm bu felaketler, tüm bu uğursuzluklar, belalar niçin hep bizim başımıza geliyor?”  der gibidir. Ve yine adeta Türk edebiyatı şairlerinden Ahmet Haşim‘in (1883-1933) “Melâli anlamayan nesle aşina değiliz.”  mısraında dile getirdiği gibi kendisinin, usancı anlamayan bir kuşağa bigâne olduğunu, onları tanımadığını anlatmak  duygusu içerisindedir sanki. Tolstoy “Duygu aktarımını başaran her eser, sanat eseridir. Aktarılan duygu önemli ya da önemsiz olabilir; vatan duygusu, aşk v.b. olabilir.” der (34).  Hatta Tolstoy bu “aktarım”ı, “bulaşım” olarak da adlandırır. Bulaşımın şiddeti ve eriştiği insanların çokluğunu önemser. Ona göre bulaşım ne kadar şiddetliyse, eser de “sanat eseri” olarak o kadar başarılıdır. Bu perspektiften bakıldığında, Reso’nun 70 yıl kadar önce yapıp söylediği bu epik halk şarkısı eğer hâlâ o yörenin insanları tarafından önemle dinleniliyorsa, biliniyorsa demek ki  -Tolstoy’un tabiriyle-   “bulaşım”ı,  “şiddetli” bir biçimde gerçekleştirmiştir.

Şarkının tamamına baktığımızda Reso, duygu bakımından Fedai Destesinin kahramanlarından yanadır. Bunu, şarkı kahramanlarını, en az bir niteliği ile tek tek tanıtıp Onlara övgüler dizmesinden anlayabiliyoruz. Özellikle de Seyîdxan’ın ölümüne değindiği yerde büyük bir acıma ve hüznün içerisinde olduğunu  rahatlıkla çıkarabiliyoruz.

Muhtevanın 3. bileşenine “Kişiler”  demiştik. Halk şarkısında çok sayıda kişi adı geçer; hatta Reso kişileri sayarken, sanki bir destanın kahramanlarını önem sırasına göre bize sıralıyor.  Reso, epik şarkısındaki kahramanları övmesiyle de Homeros’la örtüşüyor: Homeros da İlyada Destanı’nda kahramanlarını sırasıyla tek tek över; ama o bir destanın genişliği içerisinde, Reso ise bir halk şarkısının sınırları içerisinde…  Sıraladığı her kişiyi, en az bir niteliği ile tanıtmaya çalışıyor. Bu nitelikler de genellikle o günkü toplum içinde benimsenen, itibar görmeye namzet niteliklerdir. Sıralanan kişilerin tamamının, aynı Fedai Destesi’nin elemanları olduğu kestirilebiliniyor. Nitekim Ahmet Aras, çoğunlukla, bu Destenin elemanlarından olan ve bu şarkıda da adı geçen Fesîhê Mihê‘nin anılarından yararlanarak oluşturduğu Serhildana Seyîdan û Berazan  adlı eserinde, bunu doğrular tarzda anlatır.

İki kişinin adı üzerinde hasseten duruluyor “Em ne çar Kurdin / Ev cerda Seyîdxan û Elîcan e…” (Biz dört Kürt değiliz / Bu, Seyîdxan ve Elîcan’ın gerilla baskınlarıdır)  denilerek…  Adı geçenlerden Seyîdxan  (kulakları ağır olduğundan, daha çok “Seyîdxanê Kerr” olarak tanınır) ve Tewfîq kardeştirler. Bunlara “Mala Usivê  Seydo” (Usivé Seydogiller) deniyor. Mala Ûsivê  Seydo, aşiret olarak Hesenî’ler. Muş merkezine bağlı  Qicix  köyünde ikâmet ederler. Seyîdxan’ın ölümünü halk şarkısının sonunda çok acı veren bir olay olarak dillendirir Reso. Seyîdxan’ın adı, Mehmed UZUN’un deneme – anı karışımı anlatılarında da geçer:  Mehmed UZUN, 1986’da Suriye’de, yine orada bir sürgün olan Hasan Hîşyar Serdî (1905 – 1985) ile birlikte ziyaret ettiği sürgün Kürtlerden Dengbêj Rıfatê Darê’nin ağzından Ağrı Direnişi yıllarına ait şunları anlatır: “Kuzeydeki Serhat yörelerinde Kürt direnişçiler dağınık olarak hâlâ dağlarda (1929 – 1930 yılları… A.G.)… Direnişçilerin, hakkında destanlar, ağıtlar, stranlar yakılmış efsanevi bir lideri var: Seyîtxanê Ker (Sağır Seyithan). Rıfatê Darê’nin babası da bu direniş liderinin en yakınlarından biri. Birlikte, durmadan sıkışan, daralan bir mekânda, dalgalar gibi üzerlerine gelen askeri birliklere karşı direniyorlar. Sonunda küçük grup kuzeydeki yöreyi terk ederek güneye, o zamanlar, Fransızların egemenliğindeki Suriye’ye geçmeye karar veriyor. Ve atların sırtındaki bu uzun yürüyüşleri, Odysseus’un İthaka’ya yolculuğu kadar zor, acılı, kavga, gözyaşı dolu kaçışları başlıyor.” (35).

Bu şarkıda adları geçen Seyîdxan, Elîcan, Seyîdxan’ın kardeşi Tewfîq ve arkadaşlarına Cegerxwîn de (1903 – 1984) adeta selam gönderir:

“Dilo bêje Elîcan û Seyîdxan;   (Ey gönül de ki  Elîcan ve Seyîdxan )

Şehîd in hon, belê xwîna me kurdan. (Şehitsiniz siz, evet, biz Kürtlerin kanı…)

Belê zanim cihê we pir bilind e, (Evet, biliyorum çok yücedir makamınız)

Bira rabin xewa şêrîn ne rind e. (Yine de kalkınız, uykunun tatlısı iyi değil)

Ji Tewfîq û hevalên wî re bêje, (Tewfîq ve arkadaşlarına de ki)

Heçî kurd e, wekî me xwîn dirêje.” (36).  (Kürt olan herkes bizim gibi kan ağlıyor)

Elîcan, Evdilhemîd, Evdilbaqî ve Feyzula  da kardeştirler. Bunlar da aşiret olarak “Berazi”’ler.  Daha çok “Mala  Bişar”(Bışargiller) olarak bilinirler. Bişar, Elîcan’ın babası olan Hecî Axa’nın dedesinin adıdır. Aile, Erzurum’un Karayazı ilçesinin  Hespreş köyündendir.  İki aile arasında büyük bir dostluk ve kader birliği vardır.  Halk şarkısında geçen diğer isimler de çoğunlukla bu iki ailenin yakınları ve ahbapları; aynı Fedai Destesi içerisinde kader birliği yaptıkları arkadaşlarıdırlar. Kürt halk şarkıları ve dengbêjleri alanında çalışmalar yapan Ahmet Aras, bu iki ailenin de şeceresini çıkarmıştır (37).

          Destanın (halk şarkısının) başkahramanları Seyîdxan ve Elîcan,  Zinnar  Silopî’nin (Kadri Cemilpaşa)  “Doza Kürdüstan” adıyla yayımladığı anılarında da geçer (İfade ve yazım yanlışları, metnin orijinalindedir): “Agri Hoybun teşkilatina bagli olan Hesenanli Seyidan kabilesi reisi Seyidhan ve Berazan kabilesi reisi Ali can agalarin idare ettiği kuvvetli çeteler türk ordusunun gerisinde Muş, Malazgirt mintikalarinda faaliyite geçerek agriya taarruz eden askerin taarruzunu başarilmamasina gayret ediyorlardi.” (38).

Halk şarkısı, şarkıda adı geçen kişilerin, o zamanlar daha yeni kurulan  ve kendisini cebren kabul ettirmek isteyen, o zamanki halkın ifadesiyle “Hikumeta Cimurîyetê” (Cumhuriyet Hükûmeti) ordusuyla girdikleri muhtelif zamanlardaki  kavgalarını anlatıyor.  Ağrı Dağı Direnişi (1926 – 1930)  öncesinde  bu iki ailede  bir ulusal talep olup olmadığını araştırırken, iki aileden de 1925 yılında Şeyh Sait önderliğinde gerçekleşen Kürt Ayaklanmasında yer alan kişilerin olduğunu söyleyen kaynaklara rastladık. Özellikle Seyîdxan ve Elîcan’ın 1925 Ayaklanmasına da savaşçı olarak katıldıkları söylenir (39). Ağrı Dağı Direnişi sürecinde bu iki aileden çok sayıda kişi Ağrı Dağı Direnişi Fedai Desteleri arasında yer alacak  -ki bunların başında da Seyîdxan ve Elîcan gelir-   ve  devlet  “güvenlik” güçlerine büyük sıkıntılar yaratacaklardır.  Rohat Alakom’a göre Seyîdxan,  daha Şeyh Said Ayaklanması sırasında duyurur adını (40). Ahmet Aras bu halk şarkısını, o yıllarda Bölgede gerçekleşen Ayaklanmaların özetlenmiş çok kısa bir öyküsü olarak da niteleyecektir  (41).

Kişileri sıralamaya devam eder Reso. Başta Seyîdxan ve Elîcan olmak üzere, anlattığı Fedai Destesinin on elemanını, isimleri ve belirgin nitelikleriyle aktarır: Birisi yiğitlerin kafalarını koparmakla (Riza  ki bu “Rizayê Xalit” diye bilinir), birisi dağbaşlarının kaçağı olup Fedai Destesinin yasalarını – kurallarını çok iyi bilmekle (Tewfîq), birisi Elîcan öldürüldükten sonra O’nun yerini almış olmakla (Evdilhemîd), birisi omuzlardaki otomatik tüfek gibi seri olmakla (Evdilbaqî), birisi anasından doğduğundan beri işi gücü nişan almak,  yere diz çöküp nişan almaya başladığı zaman elli kişiyi öldürebilmek ve Muş dağlarında öldürülen babası Süleyman’ın daha öcünü alamamış olmakla (Elîyê Feqî Silê), bir başkası göklerdeki bulut parçalarına benzemekle (Fesîhê Mihê), iki kardeş (Elî ve Hillo), her birisi on iki geline (yani on iki erkek çocuğa) sahip olmakla, bir başkası (Şêx Baran) top (silah) için malzeme isteyen kişi diye   nitelendirilerek tek tek tanıtılır.  Buradaki Riza’nın, halk arasında Rizayê Xalit olarak bilindiğini  ve bunun adına da ayrıca halk şarkıları yapıldığını belirtelim. Yalnız bu şarkıda  “Şêrê Bi Gulî”  (aslan örüklü, aslan yeleli…) sıfatı, Elîcan‘ın kardeşi Evdilhemîd’e izafe edilmiştir.  Oysa son yüzyılın Kürt tarihinde bu sıfat yalnız başına kullanıldığı zaman, Şêx Seîd’in kardeşi Şêx  Evrihîm ( ?  – 1937) akla gelir; zira bu sıfat O’nundur (42); ancak bu halk şarkısında Reso çok net olarak bu sıfatı Evdilhemîd için  kullanmış oluyor.  Bu sıfat, folklorik bir unsur olarak da önem taşır; demek ki o dönemde kimi Kürt feodal erkekleri saçlarını uzatıp örük yapıyorlarmış.

Fedai Destesinin sıralanan elemanları dışında kişi olarak altı isim daha zikredilir. Bunların ilk üçü Nidayî Beg, Fewzî Paşa, Qazî Kemal’dir. Bunlar, Fedai Destesinin karşısında olan kişilerdir; yani Devleti temsil eden kişiler… Reso bu üç isim için “nezan”  sıfatını kullanır. “Nezan” kelimesi Kürtçede genel olarak “bilgisiz, cahil…”  anlamında olmakla birlikte burada  “tanımama, bilmeme…”  anlamında kullanılmıştır. Reso bu ifadeyi, Onların  “Dört Kürt’ü kuşatın, yok edin…” anlamına gelen “Bajonê pêşîya çar Kurdane.” diyerek küçümseyen  sözleri üzerine söyler. Dengbêjin savaşçılar adına verdiği tepki ise, önemli olan nicelik değil niteliktir şeklindedir. Ve başlar o savaşlarda şu ya da bu şekilde yer alan savaşçıların niteliklerini sıralamaya… Bu nitelikleri ilkin genel olarak sıralar: Saldırılarını at sırtında gerçekleştirirler, kurşunları insanlara gaipten gelir, darda olanların yardımlarına gittiklerinde, insanlar onları gökten gelen melekler sanır. Savaşları İslam Halifelerinden Yezit (646 – 683) ve Mervan’ın (623 – 685) Savaşları gibi değil, Kahraman ve Dev’in savaşı gibidir. Yezit, Mervan, Kahraman ve Dev isimlerinin ne ilgisi olabilir, niçin burada kullanılmışlardır? Tesadüfi mi  acaba? Sanmıyoruz tesadüfi olsun. İslam tarihinde Yezit ve Mervan (ki Yezit’le anıldığına bakılırsa I. Mervan olmalı; biz de zaten I. Mervan’ın doğum ve ölüm tarihlerini aldık) dönemlerinde yapılan savaşlarda (hasseten de Yezit’in Hz. Hüseyin’le yaptığı savaşta) akla gelinmeyecek kalleşliklere, hilelere, entrikalara başvurulmuş; Hz. Hüseyin’e uygulanan vahşet, akıllara durgunluk verecek boyutlara varmıştır. Özcesi  “adil ve demokratik”  olmayan   “savaşlar silsilesi”ni çağrıştırmak için olabilir; çünkü hemen ardından gelen  “Kahraman ve Dev”   bir Kürt masalıdır. Masalın Kürtçedeki tam adı  “Qehremanê Qetîl” (Katil Kahraman)’dır.  Bu masalda, kendisi de adı gibi  “Kahraman” olan bir yiğit vardır.  Bu yiğit, günün birinde altı ayaklı büyük bir devle kapışmak durumunda kalır. Dev ile sürdürdükleri kavgaları son derece   “adil ve demokratik”   geçer. Günlerce süren kavgaları her gün sabah erken başlar, akşam geç saatlere kadar devam eder. Akşam iki taraf da yorulunca  “Bugün artık bu kadarı yeter, yarın devam ederiz.”  deyip mertçe ayrılırlar. Birbirilerine tuzak kurma, hile yapma, boş yanlarını kollama, fırsatlardan yararlanma yollarına başvurmazlar; böylesi bir davranış akıllarında bile geçmez. Biri diğerini akamete uğratamıyor bir türlü; yenişemezler….  Reso,  Seyîdxan ve Elîcan’ı överken, Onların kavgalarını,  bu yüzden Yezit ve Mervan’ın savaşlarına değil de Kahraman ve Dev arasında geçen kavgaya benzetir; yani onlar savaşırken, rakiplerine tuzak kurmayı, hile ya da kalleşlik yapmayı yiğitliklerine yedirmezler; tıpkı Kahraman ve Dev  gibi…

İkinci üç kişi ise bu epik halk şarkısında olaylarla doğrudan ilgisi olmayan ya da edilgin olan üç kişi olarak karşımıza çıkar: Dîdarê, Beso, Têlo…  Dîdarê, savaşın dehşetine tanık olup gecenin yarısında olay mahallinden hızla uzaklaşan  ve sabahın şafağında 20 km. kadar uzaklıktaki Qazgol sırtlarına varan bir kadın olabilir. Tanık olduğu olayları, muhtemelen yolda ya da  vardığı yerde karşılaştığı Beso ve Têlo adlarındaki kişilere anlatır. Bu üç isim, Reso tarafından yakıştırılan isimler olabileceği gibi gerçek kişilikler de olabilir. Nitekim Yılmaz ÇAMLIBEL“Gilîdax Bêxwedî Nîn e!” adlı eserinde Ağrı Dağı Direniş Hareketinin öcülerini sayarken 25. sırada Besê, 28. sırada ise Têlo isimlerini sıralar. Bunlardan ilkini, Direnişin Fedai Destelerinden birisinin lideri olan Ferzende’nin (Ferzende Beg ya da Ferzendeyê Silêmanê Ehmed adıyla da bilinir ve bunun adına da çok sayıda epik halk şarkısı yapılmıştır) eşi, ikincisini ise Ferzende’nin yoldaşı olarak belirtir. Ferzende ve Têlo’nun Malazgirtli olduğu da eserde belirtilir. Her ne kadar Sayın Çamlıbel yazmamışsa da Besê’nin de Malazgirtli olması kuvvetli bir ihtimaldir. Şarkıda anılan Beso ve Têlo’nun bu savaşçı isimler olması da mümkündür (43).

Bir de zabit (subay) adı geçer şarkıda ve çoğul olarak kullanılmıştır; zabitan (subaylar). Savaşılması istenirken, bu subayların kılıçlarının kendilerinden alınması, Kop’ta (Muş’un Bulanık ilçesi) bilenmesi ve sorumluluk mevkiinde olan askerlere (subaylara) karşı kullanılması, onların kafalarının, onların kılıçlarıyla kesilmesi dillendirilir yukarıda da değindiğimiz gibi.

Muhtevanın  4. bileşenini epizotlar oluşturur. Bu epizotlar, Kolordudan gelen “Gelin, teslim olun, sizin affınızı çıkaracağız…” sözlere cevap verilirken sıralanır. Reso, Fedai Destesinin ağzından bu af çağrılarını samimiyetsiz ve hain emeller taşıyıcı olarak bulur: “Geri dur, sen hain bir adamsın, affın bana lazım değil…”  anlamında  “ Şûnda here tu merifekî xayînî, efûya te ji min ra lazim nîne.”  diyerek tepkiyle karşılar. Ve ardından askerlerle önceden olan kapışmalara göndermelerde bulunarak epizotları sıralar. Ahmet ARAS, bu Fedai Destesi içerisinde yer alanlardan biri olan ve bu şarkıda da adı geçen Fesîhê Mihê’nin anılarından geniş ölçüde yararlanarak oluşturduğu  “Serhildana Seyîdan û Berazan” adlı eserinde, Fesîhê Mihê’nin ağzından bu epizotları ayrı ayrı aktarır. Şarkıda özellikle üç temel epizotun altı çizilir. Reso, bunları  birinci, ikinci ve üçüncü diye sıralayarak da verir. 4. bir epizot da Seyîdxan’ın vurularak öldürüldüğünün hissettirilmesidir; sanki bu haber, pek de verilmek istenmezcesine… İlki “Çîyayê Kosedaxê” (Ağrı Dağı) adı da verilen yerde askerlerle yapılan çarpışmadır. Bunu, bizzat çarpışmaların içerisinde yer alan Fesîhê Mihê, anılarında özetle şöyle anlatır: “Askerlerle bir önceki kapışmamızın ardından Ağrı Dağına yöneldik ve gece boyunca yürüdük. Sabahın şafağında Ağrı Dağı eteklerine varabildik. Çok yorgunduk. Biraz dinlenmeye çalıştık. Bu arada dürbünle çevremizi kolaçan ederken çok büyük bir asker grubunun bize yaklaşmakta olduğunu farkettik. Destemiz iki gruba ayrıldı ve mevzilere (kozik) yöneldik. Asker sayısı çok fazlaydı. Çok yoğun bir mitralyöz ve makineli ateşi altında kaldık. Mitralyözler ve makineliler bize nefes aldırmıyordu. Yanımdaki Kağızmanlı bir arkadaşım, başına isabet eden kurşunla düşüp öldü. Elîcan‘ın oğlu Mihemedreşîd yaralandı. Bir anda Destemizin diğer grubundaki Evdilhemîd’in mevzisinden çıkarak askerlerin üstüne ateş aça aça gittiğini gördüm. Ben ve yanımdaki Elîyê Feqî Silê çok şaşırdık; ama mecburen aynısını biz de yaptık. 5-6 asker öldü, çok sayıda da yaralananlar oldu, geri kalan askerler kaçtılar. Çatışmanın yaşandığı derede 6 asker yakaladık. Onların atlarını ve silahlarını alıp kendilerini serbest bıraktık. Bu çatışmada ben de yaralanmıştım. Akşama doğru yaralarımızı sardık ve Ağrı Dağının eteklerinden Eleşkirt Ovasına doğru gittik.” (44).

Fesîhê Mihê, anılarında bu çarpışmada Evdilhemîd’in yaralanmasından sözetmese de Reso, “Şêrê Bi Gulî”  diye nitelediği Evdilhemîd‘in yaralandığını belirtir; ama kesin galibiyetini de dile getirir  “Min diranê te kişand…”  (Dişlerini çektim..)  diyerek. Fesîhê Mihê‘nin o yıllarda daha çocuk sayılabileceği 15 – 16 yaşlarında  olduğu, anılarını ise 1975’te, olaylardan yaklaşık 45 yıl kadar sonra yazdığı gerçeği gözönüne alınırsa bazı hususları eksik ya da yanlış hatırlayabileceği de hesaba alınmalıdır. Reso’nun ise bu halk şarkısını yapması, olayların en fazla 10 yıl sonrasındadır; hem sonra Reso’nun Ağrı Dağı Direnişine katıldığını söyleyenler de vardır. Katılmamış olsa bile yaşamı o yörede geçtiğinden ve o yıllarda 25 – 30 yaş aralığındaki bir genç olmasından dolayı Fedai Destesi içerisinde yer alanların çoğunluğunu tanıyıp bilmesi ihtimal dahilindedir.

2. epizot Erzurum’un Karayazı ilçesinin Çepê denilen köyünde gerçekleşir şarkıdaki anlatıma göre. Bu epizotun başkahramanı Elîcan’dır. O’nun amcasının torunu Ferîdun Qamiş‘ın anlatımına bakılırsa olay şöyledir: Ağrı Dağı Direnişinin  (1926 – 1930) başladığı yıllarda Elîcan, Devlet’in kendisini rahat bırakmayacağını bildiğinden, kendi köyünde kalması sürekli değildir; sık sık yer değiştirerek başka köylerde de kalır. Yanında her zaman 20 civarında silahlı adamı da vardır. 15 – 16 silahlı adamıyla Erzurum‘un Karayazı ilçesi  Çepê köyünde olduğu bir gece, askerler bunun istihbaratını alır. Yarısı süvari yarısı piyade olmak üzere 350 kişilik bir alay o gece Çepê‘yi kuşatır. Sabah namazı için abdest almaya çıkan Elîcan, köyün kuşatıldığını farkeder. Hemen dönüp arkadaşlarını kaldırır ve kıran kırana bir çarpışma başlar. Askerler, mitralyöz ve bombalarla bunlara adeta nefes aldırmaz. Evler bombalanır ki içerisindekilerle beraber yansınlar; fakat Elîcan ve adamları da şiddetle askerlere saldırırlar ve çemberi yarıp köyün önündeki kayalıklar, yıkıntılar içerisinde bulunan Kale’ye atarlar kendilerini. Bu kez Kale kuşatılır ve aynı şiddetle çarpışma orada devam eder. Babam ve amcam da Emeçûçik köyündeler o sıra. Silah seslerini duyunca, ‘Kesinlikle  askerler Elîcan’ı kuşattılar.’  deyip atlarına atladıkları gibi Çepê’ye gelirler.  Yakın bir yerde atlarını bağlayıp askerleri arkadan çembere almaya çalışırlar. Arkadan sağdan soldan ateş altında kalan askerler kaçarlar. 2 başçavuş ve 12 asker yaşamını yitirir, 18 asker de yaralanır. 30 asker, 3 başçavuş ve 1 yüzbaşı da tutsak alınır. Tutsak alınan askerlerin üniformaları ve silahları alınır, kendileri serbest bırakılır. Elîcan’ın adamlarından ise Sebrîyê Xuwarzî ve kardeşi Elî yaralanır. Elîcan‘ın başkaldırısı da bu eylemle başlar (45).

Epik halk şarkısındaki 3. epizot ise Muş‘un Malazgirt ilçesinin Melemistefê köyünde gerçekleşir. Reso bu epizotu, diğerlerine göre biraz daha belirgin dile getirir şarkısında. Güçlü tasvirler yapar. Vakit, gecenin saat 02.30’udur. Fedai Destesinin üzerine gönderilen asker sayısını  ve savaşın kendisini şöyle anlatır şarkıda:

Dîdarê badikir:  “Besê, Têlo rebenê          

(Dîdarê sesleniyordu: Besê, Têlo, zavallılar!)         

Qazgolê diketim mîla şefeqê li  min lêda

(Şafağın ilk ışınları bana vurduğunda Qazgol’e yönelmiştim )

Şerekî çêbûye li korta Milazgirê Melemistefê da 

(Malazgirt Ovasında Melemistefê’de bir savaş çıkmış)

Esker nema li wilayetê Romê da

(Türk vilayetlerinde asker kalmamış)

Temam hilşîyan ser berxê mala Ûsivê Seydo

(Tamamı Usivê Seydogilin yiğitlerinin başına yığılmışlar)

Torinê mala Hecî Axa seet di dudu û nîvê şevê da

(Hacı Ağaların o asillerinin başına yığılmışlar gecenin saat iki buçuğunda)

Dengê tekbîr û selawatê  Mala Bişar û Seydo tê ji Melemistefê di herbê da

(Bişar ve Seydogilin tekbir ve salavatlarının sesi geliyor Melemistefê’den, savaştan)

Ji  agirê devê tifingê van xweşmêra ji êvar da

(Akşamdan beri bu güzel yiğitlerin tüfeklerinin ağzının  ateşinden)

Di Melemistefê da bilqvedide fena masîyê di behrê da”

(Melemistefê’de sanki denizdeki balık  hareketlerinden kaynaklanan yakamozlar vardır)

Yukarıdaki mısralarda dehşet verebilecek bir atmosfer tasvir ediliyor. “Xweşmêr” (iyi yiğit, güzel yiğit)  diye nitelediği Fedai Destesinin savaşçılarının tüfeklerinden çıkıp gecenin karanlığını yaran kurşunların ateş ışıltılarını yakamoz gibi görecektir Reso.  Kesintisiz süren kurşun seslerine Fedai Destesi elemanlarının tekbir ve salavat sesleri eşlik edecektir. Dolayısıyla Deste elemanları , bundan manevi bir güç de alacaklardır; zira üzerlerine gönderilen asker sayısı hesaplanmayacak kadar fazla olarak anlatılıyor: “Türk vilayetlerindeki askerlerin tamamı buraya yığılmışlar…”  denilerek.

Şarkıda da adı geçen Deste elemanlarından Fesîhê Mihê, Melemistefê’deki olayı özetle şöyle anlatır: “Askerler peşimizdeydi, gecemiz gündüzümüz yoktu. Hiçbir yer bizi barındırmıyordu. Şêrwanşêx’te (Muş’un Bulanık ilçesine bağlı bir köy A.G.) askerler bizi yine çembere aldı. Bir şekilde çemberi yarıp çıktık; ama iki arkadaşımız yaralanmıştı. İkinci kez oluyordu  Evdilhemîd’in ayağından kurşun yemesi. Askerler yakamızı bırakmıyordu; yine peşimizdeydiler. Aç ve yorgunduk, bitkindik, kendimizi ancak Melemistefê köyüne attık. Askerler Melemistefê’yi  de kuşattılar. 2.000 kadar asker, bomba ve mitralyözlerle bize saldırdı. 24 kişiydik. Öylesine bir kıyamet kopmuştu ki anlatamam. Gecenin 21.00’ına kadar sürdü bu durum böyle. Askerler artık köyün içine dalmıştı ve kaç arkadaşımız da yaralanmıştı. Hepimiz bir evde bir araya geldik. Çabucak bir durum değerlendirmesi yapıp karar aldık. Tümümüz bir anda bir noktadan saldırıya geçip çemberi yaracaktık. Önümüzde ölüm vardı, savaşsak da savaşmasak da nasıl olsa hepimizi öldüreceklerdi. En iyisi yiğitçe savaşıp yiğitçe ölmeliydik. Gecenin 21.00’ında hepimiz bir anda bir noktadan saldırıya geçtik ve yaralı arkadaşlarımızı da yanımıza alarak çemberi yardık ve çıktık. O gece oradan kurtulduk ve Nazûkê köyüne gittik. Bizim çemberi yarıp çıkmamızdan sonra askerler köye giriyor ve köyün tamamını yakıyor. Kaçmaya mecali olan bir kısım köylü kaçarak canlarını kurtarıyor. Kalan tüm köylüleri toplayıp kurşunlayarak öldürüyor askerler. Köylüler çok yalvarıp yakarıyor ‘Zorla köyümüze gelip girdiler, biz zavallılar onlara ne yapabilirdik? Devlet bu kadar askeriyle onlarla başa çıkamıyorsa biz ne yapabilirdik?’  diye. Askerler:  ‘Onlardan bir farkınız yok, onlarla aynı kandansınız.’ diyorlar.

Yarası ağır olan iki arkadaşımızı Nazûkê köyünde bıraktık, onlara bakılması karşılığında köylülere de iki tüfek verdik ve oradan ayrıldık. Bizim ayrılmamızdan sonra askerler bu köye de geliyorlar ve bu iki arkadaşımızı yakalıyorlar, kafalarını canlı canlı kesiyorlar. Sonradan Melemistefê’deki çarpışmada çok sayıda askerin öldüğünü, bir o kadarının da yaralandığını öğrendik.” (46).

Epizotların 4. sü ise Seyîdxan’ın öldürülmesidir. Muhtevanın duygu bileşeni kısmında değindik buna. Her taraftan askerler ve milis güçler tarafından kuşatılan Seyîdxan’ın liderliğindeki Fedai Destesi, hiç bir yerde barınma olanağını bulamayacaktır. Belki de Devlet “güvenlik” güçlerinden ziyade yerel milislerin saldırılarıyla uğraşmak zorunda kalırlar. Örneğin Reso’nun  “Şerê Seyîdxanê Ûsivê Seydo û Sidîqê Mistefa Begê” adlı epik halk şarkısında bu sıkıntı çok net olarak dile getirilir:

“Seyîdxan bi sê denga ba dikir Sidîqê Hecî Mistefa

Digo: Tu bidî xatirê Xudê û pêximber e
Serê me li ser kevir û dar e
Destê me ji kozî û kulfetê me qetîyaye
Pêşîya fîrarê me berde bila here
Ne tu bi xwe dizanî îsal bû çendik û çend sal e
Hikûmeta Cimûrîyetê mala te mîrat bûyo, bi dûyê me ketîye
Daîma bi teqîb li birîna serê me digere”

 

(Seyîdxan üç kez sesleniyordu Sidîqê Hecî Mistefa’ya:

“Allah ve Peygamber’in hatırına ver.” diyordu
“Başımız ağaçların ve taşların üzerindedir (bunlardır yastığımız)
Çoluk çocuğumuzdan kopmuşuz
Firarilerimizin önünü kesme, bırak gidelim
Sen kendin de biliyorsun ki yıllardan beridir
Cumhuriyet Hükûmeti, (kendin de biliyorsun ki), peşimize düşmüş hay evin yıkılası
Sürekli bizi izlemekte, boş yanımızı (açık vermemizi) kollamaktadır” )

Bu sıkıntılardan dolayı Fedai Destesi, Suriye’ye geçmek üzere çarpışa çarpışa güneye doğru yönelir. Bu yolculuk, Mehmet UZUN‘un sözleriyle “Odysseus’un İthaka’ya yolculuğu kadar zor, acılı, kavga, gözyaşı dolu…”dur. Bir taraftan peşlerini bir türlü bırakmayan askerler, bir taraftan nereden ve ne zaman çıkacakları, pusuları nerelerde kurdukları bilinmeyen yerli milisler… Özcesi ölümüne bir yolculuktur bu. 4. epizot, bu yolculuğun sonunu anlatır. Seyîdxan’ın Destesi, 1932 yılında Mardin – Sultan Şeyhmus civarında, Osman Sebrî’ye göre 9.000 “güvenlik” gücü tarafından kuşatılır ve Seyîdxan, alnından aldığı kurşunla vurularak öldürülür. Dengbêj bunu doğrudan söylemek istemez; anlatımı dolaylıdır:

“Ez îro bala xwe didim alayî ya bavê Sulhedîn kekê Meheme Reşîd

Ji xeta şewitî tê,

Korayî çavê min da were,

Ez çibikim reîsê wan di nav da nîne

Min hînga zanîbû feleka me, ji me ra qerebêbext e

Me di xapîn e.”

Wey lo wey lo wey lo wey lo wey lo

Ax wey lo wey lo wey lo!…

Ez nema me ji mêra ra…”

(Bugün Sulhedin’in babası Meheme Reşîd’in ağabeysinin  Destesine bakıyorum da

Yanasıca sınırdan geliyorlar,

Gözlerime kara ineydi (bu durumu görmeyeydim)

Ne yapayım ki liderleri içlerinde değil

O zaman anladım ki bizim feleğimiz (talihimiz) bize haindir, bizi aldatıyor

Wey lo, wey lo!…

O yiğitlerin uğruna öleydim….)

Reso’nun burada “bavê Sulhedîn, kekê Meheme Reşîd” dediği, Seyîdxan‘ın kendisidir; zira Sulhedîn, Seyîdxan’ın oğlu; Meheme Reşîd de kardeşidir. Halk şarkısının bu kısmı özellikle bir ağıt halini alır. Kürt kültüründe ağıtlar da kadınlar tarafından yakıldığından, Reso bu epizota ilişkin sözlerini bir kadının ağzından aktarır adeta. Deste sınırdan dönmüş geliyor; ama Destenin lideri (Seyîdxan) başlarında yoktur.  Ağıt yakıcıya en büyük acıyı veren de bu epizottur: “Kör olaydım da bu Desteyi başsız görmeyeydim…”  diyecektir.

Halk şarkısının analizinde folklorik ürünler açısından değişik saptamalar yapabiliyoruz. Örneğin dengbéj savaşçılara  “vurun” diye hedef gösterip seslenirken, kendilerini öldürmeye gelen askerlere (rütbesiz askerlere) karışılmamasını, onlara acıdığını, onların çoluk çocuklarının gözlerinin yollarında olduğunu belirtir ve asıl hedef olarak rütbeli askerleri (sorumluluk mevkiinde olanları) gösterir.

Halk şarkısında savaşçılar tanıtılırken her birisinin kendisine özgü becerileri tek tek verilir; ama hepsinin ortak niteliği olarak çok cesur olmalarını, gözlerini budaktan esirgememelerini,  saldırılarını at sırtında gerçekleştirmelerini; kimi yiğitler tasvir edilirken “aslan örüklü” sıfatıyla anılmalarından, o günkü kimi Kürt feodal unsurlarının (erkeklerinin) saçlarını uzatıp örük yaptıklarını folklorik bir ürün olarak öğrenebiliyoruz.

Ağrı Dağı Direnişi Fedai Desteleri’nin en büyük fonksiyonu, Ağrı Dağı’na ha bire sürülen askerlerin yollarını kesmek, onlara vur-kaç  (gerilla)  eylemleri düzenlemek, hedeflerini şaşırtmak, bunaltmak; böylelikle Direniş’i sürdürenlerin üzerine sürülen askerlerin sayısını azaltmak olmuştur. Bu, çoğu zaman gerçekleştirilmiştir de. Bunları devre dışı bırakmadan Ağrı’ya hakim olamayacağını anlayan o günkü T.C.   Devleti, af yasalarıyla sık sık gündeme gelir. Af yasalarındaki samimiyetsizliği (hain emeller taşıdığı)  da halk şarkısında dile getirilir.  Fedai Destelerinin askerleri bunaltmaları öylesine boyutlara varır ki neticede doğrudan doğruya bunlar hedefe geçer.

Bu epik halk şarkısında adları geçenlerden, Karayazı civarında Çemê Reş’te öldürülen Feyzula ile Elîyê Feqî Silê’nin kafaları, yukarıda da dediğimiz gibi kesilecek, mızrak biçiminde hazırlanan ağaçlara geçirilerek Ağrı Kolordusunun önünde üç gün süreyle ”teşhir”  edilecektir.  Halk şarkısında Reso’ ya  “Yüzbaşı ve jandarmaların kafasını kesin, dövenlere vurun (li cercelêxin..) / Karakilis  (Ağrı) Kolordusunun önünde ….borulara geçirtin.”  sözlerini söyleten esas amilin de bu barbar eylemin halkta yarattığı travma ve refleks olmalıdır.

Not: Bu halk şarkısının yazıya aktarılması, Reso’nun kasetinin defalarca kelime kelime dinlenilmesinden sonra ilk kez bizim tarafımızdan yapılmıştır. Telâfuz nedeniyle anlaşılmasında güçlük çekilen kelimeler de olmuş,   bunlar için de Reso’yu iyi tanıyan, O’nun dostları, hayranları olan  ve  Muş, Van, Ağrı  ve Mersin ve Fransa’da bulunan değişik kişilere bu halk şarkısı defalarca  dinletilmiş, katkıları sağlanmıştır. Kendilerine teşekkür borçluyuz.

                                                                                 

abdgumgum@hotmail.com

______________________________________________________________

 (1): Pertev Naili BORATAV, Köroğlu Destanı, Adam Yayıncılık, 1. basım, İstanbul – 1984, s. 16

(2): Pertev Naili BORATAV, a. g. e., s. 16

(3): Roger Lescot, Wêje û Rexne, Kovara Rexneya Wêjeyî, Kayhan Matbaacılık, İstanbul – 2014,s. 213 – 214

(4): Erdoğan ALKAN,  Şiir Sanatı, İnkılap Kitapevi, İstanbul – 2005, s. 360

(5): Ahmet ARAS, BÎR (Araştırma İnceleme Dergisi), İstanbul – 2007, Sayı: 7,  s. 244

(6): Alain (Emile Auguste Chartier), Edebiyat Üstüne Söyleşiler  (Çeviren: Asım Bezirci), Say

 Yayınları, 3. basım, İstanbul – 1985,  s. 78

(7): Berna MORAN, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri,  Cem Yayınevi, 3. baskı, İstanbul – 1978, s. 72

(8): Berna MORAN,  a. g. e. ,  s. 68 – 69

(9):  J.C. CARLAUI – J.C. FILLOX,    EDEBİ ELEŞTİRİ (Çeviren: Ayşe Hümeyra ÇAKMAKLI), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1985, s. 115

(10): Bilâl ELBİR, Edebiyat Bilgi ve Kuramları, Pegem Yayıncılık, 1. baskı, İstanbul – 2006, s. 217

(11): Bilâl ELBİR, a. g. e., s. 217

(12): Georg Lukacs, Avrupa Gerçekçiliği (Çeviren: Mehmet H. Doğan), Payel Yayınevi,  2. basım,

İstanbul – 1987,  s. 198

(13): Robert Olson, KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİN KAYNAKLARI VE ŞEYH SAİD İSYANI (Çeviren:  Bülen PEKER – Nevzat KIRAÇ), Özge Yayınları,  Ankara – 1992,  s. 79

(14):  Chris Kutschera, Kürt Ulusal Hareketi, Avesta Yayınları, 1. basım, İstanbul – 2001, s. 110

(15): Martin van Bruinessen,  Ağa, Şeyh, Devlet, İletişim Yayınları,  3. basım, İstanbul – 2004, s. 418

(16): Rohat ALAKOM,  HOYBUN ÖRGÜTÜ, Avesta Yayınları, İstanbul – 1998,  s. 95

(17): Rohat ALAKOM, a. g. e., s. 95

(18): Rohat ALAKOM, a. g. e., s. 97

(19): Felat ÖZSOY – Tahsin ERİŞ, Öncesi ve Sonrasıyla 1925 Kürt Direnişi, Pêrî Yayınları, 1. baskı,

İstanbul – 2007,  s. 202

(20): Abbas VALİ, Kürt Tarihi Kimliği ve Siyaseti Kuramsal Bir Yaklaşım,  (Çeviren: İbrahim

BİNGÖL), Avesta Yayınları,  İstanbul – 2013,  s. 301

(21): İhsan Nuri Paşa, Ağrı Dağı İsyanı, Med Yayınları, 2. baskı, İstanbul – 1992, s. 95

BİNGÖL), Avesta Yayınları,  İstanbul – 2013,  s. 301

(22): Yılmaz ÇAMLIBEL,  GİLÎDAX BÊXWEDÎ NÎN E!,  Weşanên DENG, İstanbul – 2005, s. 99

(23): Dr. Naci KUTLAY, BERGEH, Stockholm 1991,  sayı : 8,  Aktaran: M. KALMAN, AĞRI

DİRENİŞİ,  Pêrî Yayınları, 1. basım, İstanbul – 1997,  s. 106 – 107

(24): Ahmet ARAS, Serhildana Seyîdan û Berazan, Weşanên Pêrî, İstanbul – 2009,  s. 114

(25):  Hasan Hîşyar Serdî,  GÖRÜŞ ve ANILARIM  (Çeviren: Hasan CUNİ), Med Yayınları, İstanbul

 1994,  s. 362

(26): Yılmaz ÇAMLIBEL,  GİLÎDAX BÊXWEDÎ NÎN E!,  Weşanên DENG, İstanbul – 2005,   s. 184

(27): Kemal SÜPHANDAĞ, AĞRI DİRENİŞİ ve HAYDARANLILAR, Fırat Yayınları, İstanbul – 2001, s. 254

(28): Aktaran: Kemal SÜPHANDAĞ,  a. g. e.,  s. 223

(29): Ahmet ARAS,  a .g. e.,  s.  131 – 132

(30): Dr. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim,   Doz Yayınları,  İstanbul – 1997, 1. basım,   s.

221….  227

(31): Necip Fazıl KISAKÜREK, Son Devrin Din Mazlumları,     Büyük Doğu Yayınları, 24. basım,

İstanbul –  2005,  s. 67

(32): Alain  (Emile Auguste Chartier), a. g. e.,  s. 79

(33): Osman Sebrî, ÇAR LEHENG, Aktaran: Rohat ALAKOM, a.g.e., s. 96

(34): Aktaran: Berna Moran,   a. g. e.,    s. 119

(35). Mehmed UZUN, DENGBÊJLERİM, Gendaş Yayınları, 4. basım,  İstanbul – 2003, s. 83

(36): Cegerxwîn, Dîwan 1:  Agir û Pirûsk, Avesta Yayınları, İstanbul – 2002, s. 96 – 97

(37): Ahmet ARAS,  a.g.e., s. 13 – 17

(38):  Zinnar SILOPÎ, Doza Kürdüstan, Stewr basim-evi, Beyrut – 1969,   s. 122 (Kaynak adı ve bilgileri,  kaynaktan olduğu gibi yazılmıştır).

(39): Yılmaz ÇAMLIBEL, GİLÎDAX BÊXWEDÎ NÎN E!,  Weşanên DENG, İstanbul 2005,   s. 86 – 88

(40): Rohat ALAKOM, a. g. e., s. 96

(41): Ahmet ARAS,  a. g. e., s. 112

(42): Felat ÖZSOY – Tahsin ERİŞ, Öncesi ve Sonrasıyla 1925 Kürt Direnişi, Pêrî Yayınları, 1. baskı, İstanbul – 2007,  s. 275.

(43): Yılmaz ÇAMLIBEL,  a. g. e., s. 71, 72.

(44): Ahmet ARAS,  a. g. e.,  s.  110, 111, 112.

(45): Aktaran: Ahmet ARAS,  a. g. e.,  s. 25, 26.

(46): Aktaran: Ahmet ARAS,  a. g. e.,  s. 118, 119.

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*