Pervin Çakar ile dilini, sesini, yeteneğini, ülkesini, hikayesini ve politik gündemi konuştuk. Çakar, “Bir şair ‘Herkes benzer kendi ülkesine’ diyordu. Bunu okuduktan sonra kim olduğumu anladım. Tıpkı onun gibiyim. Parçalanmış, yasaklanmış, dili kesilmiş ama onurlu, başı dik. Yıllarca farklı dillerde şarkılar, aryalar, chansonlar, liedler söyledim. Ama kendi dilim… Şu an bütün yolculuğum oraya doğru. Ülkeme, halkıma, annemin çocukluğumu damgalayan şarkılarına doğru…”

Jînda Zekioğlu

 

DUVAR – Çocuklarını masallarla, destanlarla uyutup, sabahları stranlarla, klamlarla uyandıran bir anne ile öğretmen bir babanın, Derikli beş çocuğundan biri Pervin. En yalın haliyle böyle. “Sarı dağlarımız” dediği toprağının çamurundan karılan yolculuğunu müziğiyle, sesiyle, alın teriyle döşedi.
Klasik olanı kabul etmedi. Önüne sunulanlarla yetinmedi. Uzun ve zor olan yolu seçti. Operayı!
Hayata tutunabilmek için garsonluk, çevirmenlik yaptı. Tiyatroyu hissetmek için oyunculuğu tattı. İtalyanca ile operadaki hayatına diğer Avrupalı sanatçılar gibi devam edebilirdi. Pervin Çakar ise Kürtçesini geliştirerek, Kürt müziğinin unutulmaz eserlerini soprano sesiyle okudu. En büyük hayali ise bir Kürt Operası!
Son dönem Kürt müziğindeki gündemi, yeni sesleri değerlendiren Çakar, yeniden yorumlanmayan tarihin yok olmaya mahkum olduğunun altını çiziyor. Genç neslin yeni kadın seslerini de çok başarılı ve özgün bulduğunu dile getiren Çakar, Kürt mizahının da siyasi nobranlık nedeniyle yapılamadığını dile getiriyor.

Pervin Çakar ile, dilini, sesini, yeteneğini, ülkesini, hikayesini ve politik gündemi konuştuk.

Göç hep hayatının bir parçası olmuş. Kendini bir yere, bir eve ait hissedebiliyor musun? Yoksa alıştın mı çoktan?

Yol benim öğretmenimdir çünkü gitmekte olan insanın ufku da bakmakta olduğu perspektif gibi değişikliğe uğruyor. Uzun süre göç ederseniz eviniz sırtınızdaki bohçanız ve ruhunuzun odasına, zihninizin sandığına biriktirdikleriniz oluyor. Her şeyi çok daha incelikle işliyorsunuz kendinize çünkü kaybedeceğinizi biliyorsunuz; sesler, renkler, eşyalar, ruh halleri, sözler, kelimeler, kokular. Bu müthiş bir hafıza imkanı sunuyor aslında. Geçtiğiniz yolların, aştığınız eşiklerin, içinde bulunduğunuz mekanların, dokunmakta olduğunuz eşyaların gerçekten de önemine ve varlıklarının suretlerine tanıklık ediyorsunuz. Hiçbir yere ait değilmişim gibi hissediyorum bazen. Derik… Orada doğdum ama oradaki yaşanmışlığım yazları gidebildiğimiz tatillerden ibaret. Bir memleketten çok ara ara ziyaret ettiğim köklerim gibi.

Bebekliğimden on yaşıma kadar Karadeniz’deydim. Hırçın ve yeşil; tahammülsüzlüklerinden dolayı Kürtçeyi konuşamıyoruz, geniş göğe rağmen baskılanmış bir ruh hali. Sonra Bismil. Sonsuz bir ova gibi. Bir at var hafızamda, bütün şarkılarda oradan oraya koşuşturan. Lise yıllarımda Diyarbekir’deyim. Kara taşlar içinde aydınlık bir yalnızlık orası benim için. Köklere dönüş belki de. Üniversite okumak için Ankara’ya gittim ardından. Soğuk, kahverengi çoraplı bir devlet memuru, sürekli önü iliklenmiş lacivert bir takım elbise, durmadan mesailerine koşmakta olan insanlar, gri ve geçimsiz. Sonrasında Avrupa, İtalya, Almanya… Bir evi varsa insan ömrünün benimki İtalya sanırım ama ikinci bir ev gibi. O kadar çok yerde bulundum ki kendimi keşfetmeyi unuttum belki de. Kürdistan çıkmıyor ama aklımdan hiç. Bir şair “herkes benzer kendi ülkesine” diyordu. Bunu okuduktan sonra kim olduğumu anladım. Tıpkı onun gibiyim. Parçalanmış, dağıtılmış, yasaklanmış, dili kesilmiş, ama onurlu, başı dik. Yıllarca farklı diller öğrendim, farklı dillerde şarkılar, aryalar, chansonlar, liedler söyledim. Ama kendi dilim. Ana dilim. Konuşurken zorlandığım dil. Şu an bütün yolculuğum oraya doğru. Ülkeme, halkıma, annemin çocukluğumu damgalayan şarkılarına doğru. İnsan gerçekte nereye aittir? Bir eve mi? Bir sokağa ya da şehre mi? Benim ülkem dilim. Varlığımın evi, dilim. Ve ben evi sırtında, kendi ülkesine gitmek isteyen bir salyangozum!

‘BU KÜRT MASALINI SÜRDÜRMEYE ÇALIŞTIM’

Açıkçası sen kalk Mardin’den İtalya’ya git, orada burslu eğitim al, ilk Kürt opera sanatçısı ol… Bunlar zor işler. Tutku şart! Senin motivasyonun neydi? Seni besleyen, domine eden kaynak neydi?

Annem bir masal anlatırdı bize. Karanlıklar ülkesinden aydınlıklar ülkesine gitmeye ve halkı için güneşi getirmeye çalışan bir çocuk, kendisine çamurdan bir eşek yapmış ve onun sırtına binerek yola çıkmıştı. Masal bu ya; her seferinde çamur kuruyunca parçalar birbirinden dökülüp duruyor ve yolculuk aksıyordu. Çocuk hiç yılmıyor ve her defasında yeniden eşeğini yapıyordu fakat güneşe yaklaştıkça çamur toza dönüşüyordu, en sonunda çamuru kendi kanıyla yoğurunca eşeğe gerçekten de hayat veriyordu. Bu sanırım bende hep bir devam etme duygusu, yılmama duygusu yarattı. Ulusal karakterimiz inatçılıktır, bilirsiniz. Benim tutkum aydınlığa, güneşe ulaşma arzusu üzerine şekillendi. Bu hala da böyle. Her Callas’ı, Corelli’yi dinlediğimde kendimi çamurdan bir eşeğin sırtında halkım için güneşi getirmeye giden çocuk gibi düşünüyorum. Çamur benim ülkem. Çıkış noktama sadık olmaya, o topraktan çıkmış biri olarak bu gururu herkesle paylaşmaya ve sanatımla bu Kürt masalını sürdürmeye, aydınlığa ulaşmaya çalıştım.

‘ROMA’DA ARYALAR OKURKEN AKLIMDA YÜCE DAĞLARIM VARDI’

Sahnede, gözleriniz kapalıyken mesela…

Evet, Roma’da, dünyanın en büyük opera gösterilerinde aryalar okurken aklımda uçsuz bucaksız ovalarım, yüce dağlarım vardı. Kürt müziğini inceledim ve sonunda eğitimin aldığım alan ile onu harmanlamanın kuruyan çamuru bir arada tutmaya yarayacağına inandım. Pek çok ressam, yazar, sanatçı kendi kültürünü sanatının bir objesi olarak kullanır veya kültürünün temel duygusunu sanatına yansıtır. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Dünyada bu kadar çok devletsiz, mağdur, acı çeken, dili yasaklanmış, çocukları öldürülen Kürt var; bir tane de Kürt opera sanatçısı olabilsin diye çabaladım. Zorlu yollardan geçtim ama hiçbir zaman daha fazla kazanç ve daha fazla statü elde edebilmek için farklı bir yol denemedim. Kimliğimi görmezden gelerek çok daha kolay bir şekilde aşabileceğim engelleri varlığımı, hakikatimi ortaya koyarak ve insanların beni olduğum gibi kabul etmesini sağlayarak geçtim. Zordu. Çok zor. İnsanın kendi doğrularından, vicdanının sesinden vazgeçmemesi gerekiyor. Öldükten sonra seslerimiz bu dünyada yankılanmaya devam edecek. Bir gün hatırlanır mı bilmiyorum ama benim sesimin hikayesi bu.

‘GÜZEL TÜRKÜ DE OKURDUM AMA BU SESİN YERİ OPERAYDI’

Sana armağan edilen bir Maria Callas albümü ile klasik müziğe, operaya ilgi duymaya başlıyorsun. O yaşlar sesinin farkında olmaktan ziyade biraz da ‘farklı’ bir şeyler yapmak, kendini denemek duygusuydu belki. Callas’a tesadüf etmesen nasıl yol alırdın acaba, aynı yere ulaşır mıydı yolun?

İlginçtir ki bana hediye edilen CD’yi neredeyse dört yıl boyunca dinlemedim. Üniversite okumak için Ankara’ya gitmiştim. Orada yine opera, şan dersleri, klasik müzik eğitimi konularının geçtiği bir ortamdaydım neticede. Daha sonları tiyatroya gidip ilk opera temsilini izlemem ve Callas’ı hatırlayarak dinlemem hayatımdaki her şeyi değiştirdi. O CD olmasa belki yolumla bir şekilde yine karşılaşacaktım. Bir edebiyat öğretmenim vardı; rahmetli oldu. Sen Afrika’ya da gitsen bu sanat seni bulacaktı derdi. Bilemiyorum, kadere inanırım. Bizler kaderimizi kendi ellerimizle inşa ederiz ve sonuçta onun sonuçlarından asla kaçamayız. Sesim güçlü bir ses. Ki birkaç kez dünyanın en iyi sesi seçildim. Güzel türkü de okurdum ama bu sesin değeri bir opera salonuna uygundu. Bunun için çok çalıştım, sesimi geliştirmek ve operada kullanımını sürdürmek için. Hala her gün düzenli olarak çalışıyorum. Oğlum bu sesin ortasına doğdu, bu sesin bir bağırmak olmadığını biliyor.

Ankara Operası’nda çalışıyorken, İtalya’dan teklif aldın. Nasıl söyledin ailene? Bu yolun yolcusu olduğunu biliyorlardı zaten, çabuk kabullendiler sanırım… Ya da “Kızım bırak operayı falan, diğerleri gibi git albümünü yap, konserine çık…” falan diyorlar mıydı?

Lisans eğitiminde Gazi Üniversitesi Müzik Eğitim Bölümü Şan Ana Sanat Dalı mezunuyum. Hayatım müzik eğitimi alarak geçti. Lise, üniversite, konservatuar ve akademide müzik eğitimi okudum. Artık bir işim vardı. Aileme artık ben gidiyorum dediğimde şaşırdılar çünkü bütün klasik aileler gibi stabil bir hayat öngörüyorlardı çocukları için. Mesela müzik öğretmeni olarak Türkiye’de kalsam onlar için yeterliydi fakat ben bir opera sanatçısı olmak istiyordum. Diğer taraftan inatçı biri olduğumu, her halükârda kendi dediğini yapan biri olduğumu bildikleri için onları dinlemeyeceğimi de biliyorlardı. Neticede tasımı tarağımı topladım ve vınnnn… Bir ömürlük misafirim ben bu dünyada ve sevdiğim bir şeyi yapmayacaksam bütün anlamlar anlamını bulamayacaktı.

‘OSMAN KAVALA’NIN YARDIMLARI DA VARDI’

Garsonluk, barmaidlik, çevirmenlik, turist rehberliği… Hepsini yapmışsın. İtalya’da eğitim alırken boş durmamışsın. Masalsı duruyor bu nedenle de hikayen. Muhakkak altına elini koyduğun taşın sorumluluğuydu. Becerememe ya da tutunamama fikriyle geri dönmeyi düşündüğün oldu mu? Hırslı mısındır?

Evet, hayatta kalabilmek ve sanatımı devam ettirebilmek için saydıklarınız dahil birçok işte çalıştım. Doğu toplumlarının temelde tarımcılıktan kaynaklı bir tembelliğinin olduğunu düşünüyorum. Az ya da çok olsun sürekli babadan çocuklarına kalan bir miras var. Diğer taraftan doğa şartları ekilen ürünün bereketini yahut veriminin düşüklüğünü sağlıyor. Oysa modern toplumlarda bu döngü büyük oranda kırılmıştır ve herkes kendi ayakları üstünde durur. Doğu ve Batı düşünce ekollerinin devlet ve insan fikrine yaklaşımı da bu anlamıyla birbirinden çok farklıdır ve tam da bu noktadan dolayı farklılaşmışlardır. Bu işler bana birey olmanın ne demek olduğunu, sorumluluk almayı öğretti. İnsanları tanıdım, zorlukları, kazanma duygusunu öğrendim. İlk yıllarımda İtalya’dan devlet bursu alıyordum, Türkiye’den Osman Kavala’nın yardımları da vardı. İtalyanca öğrendim ve oradaki yaşamımı idame edebileceğim duruma ulaşınca, yani ikinci yılımda, başka insanların da bu burstan faydalanması için burs hakkımdan vazgeçtim. Bu işlerle hayatımı sürdürürken diğer taraftan tiyatrolarda roller almaya başladım. Zaten kısa bir süre sonra da ilk opera yarışmalarında derece yapmaya başladım. Becerememek, yapamamak, tutunamamak ya da geri dönme fikri hiçbir zaman aklımdan geçmedi çünkü geri dönecek olsam mutsuz biri olup çıkacaktım. Sürekli içini tırmalayan bir kedi olurdum, cırtlak sesli bir papağan ya da. Fakat hayır, ben buydum. Pervin. O opera salonunda bir cennet kuşu olmak için doğdum ve hırsımla değil hakikatimle orada kaldım.

 ‘SENFONİDE OLMASI GEREKEN SESLER ÇOBANLIK YAPIYOR’

Sevgili Pervin, yetenek nedir? Doğuştan edinilmiş bir meziyet mi? O varsa var, yoksa yok mu? Sahnede izlediğimiz o muhteşem performansın tamamı yetenek mi? Nasıl gelişiyor, parlıyor o cevher?

Bir kuş neden uçar? Çünkü kanatları vardır ve kuş olmak demek uçmak demektir. O uçmanın tekniğine güdüsel olarak programlanmıştır. Peki kanatları olmayan bir kuş uçabilir mi? Bütün sır burada gizli bence. Tabii ki yetenek ilahi bir hediye ama diğer taraftan bu yetenek için fizyobiyolojik özelliklere ihtiyaç var. Ses de öyle. Kimisinin ses telleri kusursuz ama diğer taraftan nefesi yetersiz yahut nefesi çok ama sesini kullanmayı bilmez. Aslında insan olarak var olan herkes müzik yapabilir, şarkı söyleyebilir, yazabilir ya da çizebilir ama herkes layıkıyla bunu yapamaz. Sizin bahsettiğiniz anlamda yetenekler bütün maddesel özelliklerle ruh ve iştiyaka aynı anda, bir arada sahip olanlarda vardır. Sahnedeki o muhteşemliğin arkasında işe uygun bir beden, iyi bir eğitim süreci ve muazzam bir çaba vardır. Mozart budur. Maria Callas budur. Malevich ya da Monet budur.

Halk müziğini denedin ama değil mi?

Operayı keşfetmeden önce halk müziği söylüyordum. Bağlama dersleri alıyordum fakat bağlamaya yeteneğim olmadığını görüyordum. Jazz yaptım mesela. Klasik Türk müziği korolarına dahil olmaya çalıştım ama olmadı. Hep hayal kırıklığıydı çünkü korolarda sesim fazla çıktığı için uyarı alıp duruyordum. Miskin miskin söyleyemiyordum ve uyum sağlayamıyordum. Geriye solist olmak seçeneği kalıyordu. Serde Kürtlük olunca doğal bir halk müziği sanatçısı olarak canlanıyorsun herkesin kafasında ama bu müzik beni tatmin etmiyordu; mutlu da olmuyordum. Operayı keşfettiğimde, hatta tiyatroda izlediğim ilk operada büyülendim resmen. İşte bu dedim kendi kendime. Sopranonun sesi benim sesimdi. Ama işte yeteneğin işlenmesi gerekiyor. Sanatın hangi dalında, hangi mecrada olursa olsun bu böyle. Anadolu ve Kürdistan aynı zamanda bir yetenekler mezarlığıdır. Keşfedilmemiş bir sürü mezzosoprano tarlada çalışmaktadır, bir sürü basbariton tüpçü olmuştur, bir sürü tenor hayatın kolaylığına kaçarak memur olmaya çalışmış ve ama mesela KPSS sınavını geçemediği için atanamamıştır… Bu aralar revaçtadır, sosyal medyada inşaatta çalışan ya da dağda çobanlık yapan Kürt gençlerinin muhteşem sesleri dolanıyor. Her biri kendi başına muazzam yetenekler ama mikrofonu usulca tutması gereken o eller, sıva harcını karmakla meşguldür. Bir senfonide olması gereken nefes ve sesler doğru dürüst süt bile veremeyen iki keçi ile üç koyuna bağırıyor ya da onlara kaval çalıyor. Asıl trajedi buradadır.

Klasik müziğin ve operanın ilk yıllarda seni etkileyen duygusu neydi? Teatral yanı da muhakkak besliyordu. Mesela hangi aryalardan etkileniyordun, o aryaların sözlerinde kendini bulabiliyor muydun?

Klasik müzik ve opera benim için bir yaşama biçimi. Bu yüzden sesime, bedensel ve ruhsal sağlığıma çok dikkat etmek durumunda kaldım. Zira yanlış beslenme ya da herhangi bir hastalık bile bu güçlü sesi yok edebilir. Klasik müziğin böyle bir tarafı var. Müzik olarak yüce olduğu kadar, onun icracılarını da belli bir seviyede olmaya mecbur bırakıyor. Sahneye çıktığım zaman bunu çok iyi görüyorum. Kilise tavanlarına çizilen freskler gibi; hani vardır ya tanrı bulutlar arasından uzanır ve işaret parmağıyla Adem’e dokunur ya tam da onu hissediyorum. Klasik müziğin duygusu bu, operanın anlamı bu. Bu müziğin insanı olmak; Adem’in burnuna üfürülen o ilk nefese, cana, tanrısal müziğe yaklaşmaktır. Bu beni çok etkileyen bir metafor. Evrenin en başındaki ses, Pisagor’un tınladığı ses, Eflatun’un sesi, Mevlana’nın bakırcılar çarşısında ilk semahı döndüğünde duyduğu çekiçlerin sesi… Tüm bunlar klasik müziğin içinden geçiyor. Diğer yandan Mozart’ın bütün operaları beni etkilemiştir. Besteledikleri kulağa o kadar sade ve basit gelir ama çalışmaya başladığınız zaman derinliği görmeye başlarsınız ve virtüözlük gerektiren çalışmalar olduğunu görürsünüz. Romantik besteciler Donizetti ve Bellini beni en çok etkileyen ve her daim konserlerimde her daim söylediğim operaların, aryaların bestekarları.

‘DÜNYANIN BİLİNEN İLK ŞARKISI HURRİLERE AİT’

Flamenko sahnesindeki bir kanto, operadaki bir arya ile bir dengbejin sesinden duyduğumuz klamın buluştuğu yerin aynı olması tesadüf mü sence? Senin sesinin, yeteneğinin başarısı da bu duyguyu çok iyi taşıyabilmen. Klasik Kürt Müziği’nin günümüzde farklı biçimlerde üretilmesi kimi zaman eleştiri de alan bir konu. Nasıl yorumluyorsun bunu?

Müzikler yüzyıllar boyunca göç yollarıyla ya da sözlü aktarımlarla birbirlerinden etkileniyorlar. Son iki bin yıllık Kürt müziğinde örneğin büyük bir Hint etkisi var ve Güney Avrupa müziğinde, özellikle İspanyol müziği üzerinde en büyük etki Ziryab sebebiyle Kürt müziğine ait. Dünyanın bilinen ilk şarkısı Kürtlerin ataları olan Hurrilere ait. Dünyanın ikinci şarkısı Sümerlerde ortaya çıkıyor. Komşular birbirini etkiliyor. Kürdistan arkeolojisi bize bu konuda müthiş kaynaklar sunar. Birçok enstrümanın olduğu binlerce yıllık kabartmalara sahibiz. Kürt edebiyatının büyük kaynakları olan şairlerin divanlarında Kürt saraylarının ve son iki-üç yüzyıldır oryantalistlerin Kürtlerle ilgili not ve kitaplarından ise Kürt oda orkestralarının sazlarını biliyoruz. İbrahim Halil Baran’ın bir çalışmasından biliyoruz ki Melayê Cizîrî’nin Divanı’nda bahsettiği enstrümanlar şunlar: çeng, ney, tef, kanun, klasik kemençe, rebab, tambur, ud, kaval ve davul. Bu anlamıyla klasik Kürt müziğini sadece dengbêjlerden müteşekkil saymak biraz talihsizce bir yaklaşım olur ve onun kapsamını daraltır.

Bugün Klasik Türk Musikisi olarak arzı endam eden müziğin Bizans ve Seferad Yahudileri’ne ait kısımlarını ayıklarsanız geriye saf Kürt müziği kalır. Halk müziği ha keza. Süleymaniyeli ve Urfalı Kürt müzisyenlerin fasıllarının kopyalarıdır bunlar. Halk müziği divanlarının hepsi Kürt şehirlerine aittir: Kerkük divanı, Urfa divanı, Harput divanı, Erbil divanı… Fakat kanımca kimliklere eski biçimleriyle bakmaya devam ederek hayatta kalmamız mümkün değil. Bu yüzden yeni formları denemeye ve bunların üzerine bir şey koymaya ihtiyacımız var. Pop, rock, opera ya da jazz stilleri bu ruhu yeni kuşaklara aktarmanın bir yolu olacaktır. Yoksa modern zamanlarda dengbêjlerin günler süren şarkılarını, durup ince şeyler düşünmeye kimsenin vaktinin olmadığı zamanlarda yaşatmamız mümkün olmayacaktır. Kürt müziği dünyaya açılmak istiyorsa kendisini yeni teknik ve enstrümanlarla, Avrupalıların kulağının alıştığı enstrümanlarla yeniden var etmek zorundadır. Dikkat ederseniz sosyal medyada en çok beğenilen videolar yine yabancıların kendi enstrüman ve yorumlarıyla yaptığı Kürtçe eserler oluyor. Hatta bunları yine bizler çok beğeniyoruz. Müzikte dönemler vardır; Bağdat ya da Erivan Radyosu’nda kayda alınmış bir halk şarkısının yorumuyla aynı şarkının şimdi söylenecek yorumu arasında fark vardır çünkü her şeyden önce ses teknolojisi değişmiştir. Ama ikisi de güzeldir. Diğer taraftan Kürt müziği ile Kürtçe müziği de birbirinden ayırmak gerekiyor. Komşularımız olan Arap, Fars ve Türklerin etkisiyle üretilen yeni, düzeysiz, bayağı ve kötü bir müzik var. Arabesk Kürtçe şarkıları gibi. Bunu pek tasvip etmesem de kaçınılmaz buluyorum.

‘YENİDEN ÜRETİLMEYEN ŞEY ÇÜRÜYECEKTİR’

“Bir müziğin sözleri Kürtçe üretildiği zaman değil, müziğin kendisi Klasik Kürt Müziği olduğu zaman bu Kürt müziğidir” diyor bazı dengbejler ya da Kürt müzikologlar. Bu tür çerçevelere inanır mısın? Ya da seni bağlar mı? Kürtçe müzik üreten genç Kürt kadınlar bu konuda eleştiriliyor. Sen ne düşünüyorsun?

Binlerce yıldır Kürt müziği var. Günümüze birkaç koldan ulaşıyor. Düğün ve dans şarkıları, cem ve dergahlarda tasavvuf ve ibadet müzikleri, tarım ve iş şarkıları, dengbejlerin okuduğu destanların müzikleri… Hayatın her alanında çerçevelerin insanların yaratıcılığını ve sanatı kısıtladığını düşünüyorum. Müzikte de böyle. Kürtlük benim açımdan bir duygusal bütünün adıdır ve sanatın her alanında bu ruhu hissedenler tarafından yeniden ifade edilecektir. Bazen sadece Kürtçe kelimeler duyacağız, bazen sadece notaların seslerini. Elbette her halkın kendisine has makamları, usulleri, tarzları var ama insan değişiyor ve müzik de ister istemez değişecektir. Etkileşim halinde olan her şey değişecektir. Bu eleştirilerin çoğu yapıcı değil yıkıcıdır. Bir şey inşa edemiyorlar, hep yıkıyorlar. Kürt kadınlarının bir süredir ürettikleri müzikler çok başarılı bence. Yakından biliyorum ki çok zor şartlarda bu güzel işleri yapıyorlar. Sponsorları yok, destekleyicileri yok ama sürekli sanatlarına taş atanlar var. Birkaç aklı başında kişi dışında haklarında olumlu bir şey diyen kimse yok. Yeni tarzlar deniyorlar, yeniden üretiyorlar. Unutulmaması gereken şudur bence; yeniden üretilmeyen her şey çürüyecek ve yok olacaktır.

Eleştiriler demişken sosyal medya her zaman derdini tam anlatabileceğin bir yer olmuyor sanırım. Kürtçe müzik yapmak zorunda olmamana rağmen, bunu yaptığına ilişkin bir örnek verdin ve sanırım doğru da anlaşılmadı. Opera yaptığın unutuldu mu?

Ben aslında yeterince açık anlattığımı düşünüyorum ama ne olduysa birden toplumsal bir linçe dönüştü olay. Saldıranların tek bir tanesinin bile hayatı boyunca bir opera sahnesi görmediklerine adım gibi eminim. Benim dediğim şey şuydu: Henüz bestelenmiş Kürtçe bir operamız yok; olmadığı için de Kürt halk ezgilerini opera tekniğiyle seslendiriyorum. Fakat nedense bağırarak şarkı söylemeyi opera sanan halkımız “Sen de kim oluyorsun” demeye getirdi meseleyi. Oysa devletsizliğin bir göstergesidir bu. Opera yüksek bir sanat. Ve hemen hemen her dilde operalar bestelenmiş ve ben de başkalarının dillerinde bestelenmiş operaları seslendiriyorum; neden? Bunu yapmayabilirdim zira bu kendi başına çok zor bir şey. 1600’lerden bu yana dünyanın ilerleyen bütün halkları bunu yaptılar, Kürtler hariç. Tükler için bu bir devlet politikasıydı. Ankara Devlet Opera ve Bale Sahnesi’nin kuruluşuna bakın mesela. Klasik müziğin yaygınlaştırılmasıyla ilgili genelgeler yayınlıyor devlet. Mirlerimizin patronaj desteğiyle bizim filozof ve şairlerimiz harika divanlar, gazeller, şiirler yazmışlar. Hadi 1600’lü yıllarda yapamadık bu işi bari bugün yapalım diyorum. Operalarımız, operetlerimiz, senfonilerimiz, konçertolarımız olsun diyorum. Diyorum da ne oluyor? Hiç. Linç var, linç. İster misiniz?

‘TÜRK ANAAKIM MEDYASI BANA SİRK HAYVANI GİBİ DAVRANDI’

Operadaki varlığını Kürt olarak tanımlamaya ve göstermeye dair bir çaban takdir edilesi. Bu nedenle de sadece İtalya’da değil, Alman Operası’nda da başarılara imza atmış bir isimsin. Kişisel hikayen neden onların bu kadar ilgisini çekiyor sence?

Aslında kişisel hikayem onların ilgisini çekmiyor. Ben sesim ve yeteneğimle varım operada. Kürt kimliğine dair çabam, kendimle birlikte bu kimliği de bir yerlere taşıma gayretiyle ilgili. Bu cefakar halka bunu borçlu olduğumu düşünüyorum. Fakat kişisel hikayem Türklerin ilgisini çekiyor. Daha önce Türk anaakımından gazeteciler benimle ilgili bir haberlerinde “Mardin’den Teatro Alla Scala’ya” başlığını atmışlardı. Yakınlarım bununla gurur duyarken ben kendimi sırf bu başlık sebebiyle bir sirk hayvanı gibi hissetmiştim. Çok ağır, çok yaralayıcı, çok aşağılayıcı bir şey. Günlerce habere bakıp kahroldum. Bir fok balığının top sektirmesi ya da bir aslanın ateşten çemberin içinden atlaması gibi kendinden beklenmeyen yetenekleri göstermesi gibi bir şeydi bu. İzmir’den, Trabzon’dan, Edirne’den, Bursa’dan, Antalya’dan biri çıksa ve Teatro Alla Scala’da şarkı söylese böyle bir başlık atılır mıydı? Ama ne olmuştu; Mardin’den bir Kürt kızı çıkmış ve onların seyirci olarak bile gidemediği bir yerde opera yapıyordu. Bu köleci, sömürgeci, kolonyal bir bakış açısının dışa vurumuydu. Postkolonyalizmin konusudur bu. Topraklarıma el koy, dilimi yasakla, bütün imkanlardan beni mahrum bırak ve sonra oradan tek tük birileri, onların kurduğu bu tuzaktan sağ çıkmayı başarınca da vay efendim Mardin’den şu çıktı, Urfa’dan, Hakkari’den bu çıktı. Öyle mi? Kafalarının arakasındaki Kürt imajıyla, Kürtlere uygun gördükleri yaşamla uyuşmadığı için başarılarımla değil hikayemle ilgilendiler. Birkaç defa üst üste dünyanın en iyi sesi olduğum yarışmalar onların dikkatini çekmedi ama gerçekte sadece yaz aylarında gittiğim Mardin’den çıkmış olmam onların konusu oldu. Bir Kürt olarak bu eşitsizliği reddediyorum. Bu aşağılanmayı reddediyorum. Kimseden üstün değiliz ve kimsenin kölesi de değiliz. Bu yüzden Kürt kimliğimin altını kalın çizgilerle çiziyorum ve konserlerimde Kürtçenin Kurmancî, Zazakî, Soranî lehçelerindeki ezgileri senfonik orkestrayla seslendiriyorum. Ah bir de operalarımız olsa…

Nasıl olacak? Kürt edebiyatının çok değerli edebi eserleri var, bunları operaya uyarlamak, bestelemek çok önemli. Ne zaman, nasıl bir Kürt operasına sahip olabileceğiniz?

Ben bir yorumcuyum ve en büyük hayalim Kürt edebiyatından eserlerin, halk masallarının, destanlarının opera olarak bestelenmesi. Bunun için biraz zamana ve güçlü destekçilere ihtiyacımız var.

Her Kürt kadar ve mecburen politikayla ilgilisin. Güncel siyasete dair ne düşünüyorsun? Türkiye’deki Kürt temsilini, politikalarını nasıl değerlendiriyorsun? Geçen zamanla değişen, gelişen neler var sence?

Kürtler ve Kürdistan o kadar büyük ölçekte yok sayılmış ki bugün Kürtlerle ilgili herhangi bir şeyden, mesela Kürt kilimlerinden bahsetseniz bu politik bir şeye dönüşüyor. Acem halısı deseniz, Hint kumaşı deseniz, Arap abası, Çin ipeği, Türk yazması deseniz bu politik bir duruma işaret etmez ama Kürt kilimleri deseniz lafı hemen ağzınıza tıkarlar. Bir Türk opera sanatçısı Türkçe opera yapmak istediğini söylese bu sıradan bir şeydir ama ben Kürtçe opera okumak istiyorum dediğimde “terörist” ilan edildim. Kanımca Kürtlerin insan olarak, evrende yer kaplayan herhangi bir şey olarak varlığı bile politik bir şeye dönüşmüştür. Çünkü anormal bir durumdalar. Devletsiz, statüsüz ve hatta siyasetsizler. Türkiye’deki Kürt temsilini de trajikomik buluyorum. Varlık sebepleri Kürt olmak, Kürtlerin haklarını savunmak ve bunun için kazanım sağlamak olması gereken temsilcilerimiz bunların dışında her şeyle ilgililer ve böyle olmayı da bir maharet sanıyorlar. Bu yetmediği gibi sanatçılardan da koşulsuz bir biat bekliyorlar. Bu da yetmiyor; sanatçıların onların saçma sloganlarını atmasını bekliyorlar. Bu iki taraflı sakat bir ilişkilenme yaratıyor. Sanatçının rolünü gülünç bir duruma sokuyor ve onu güçsüzleştiriyor; diğer taraftaysa güçsüz sanatçıları büyük kitlelerle buluşturarak halkın sanata dair çıtasını düşürüyorlar. Sonra da anlam dünyası daralmış, estetik zevkleri dibe vurmuş ve böylece etik değerlerle ilgili muhakeme gücünü de kaybetmiş bir kabalık elde ediliyor. Bu, köklü bir millete yapılacak en büyük kötülüktür. Düşünsenize Kürtlerde artık mizah bile bu siyasi nobranlık yüzünden yapılamıyor. Kürtler artık çok daha güçsüz bence ve bunun temelinde siyasetin yanlışlığı yatıyor. Yeni kana ihtiyaç var, taze beyinlere, yeni jenerasyon siyasetçilere. Modern dünyayı kavrayabilen, hiç değilse sanattan anlayan, Kürtleri iyi tanıyan ve onlar için geniş bir perspektifler yaratabilecek kişiler ortaya çıkmalı. Biz bir milletiz, bir parti değiliz.

‘İTALYA İÇİN ÇOK ÜZGÜNÜM’

Kürt toplumunun en acil sorunu nedir sence?

Ortak dil ve ortak alfabe. Bu ikisinin acilen çözülmesi gerekir. Lehçeler her gün birbirinden daha çok uzaklaşıyor ve iki alfabeli yapı Kürtler arasına büyük bir duvar örüyor.

Ne kurtarır Kürtleri? Siyaset mi? Sanat mı? Savaş mı? Para mı? Hiçbiri mi? Hepsi mi?

İyi bir siyaset ve iyi bir sanat. Ama her ikisinin temelini oluşturması gereken iyi bir kurtuluş düşüncesi.

Kimleri dinliyorsun? Neler izliyorsun? Neler okuyorsun son zamanlarda?

Bu aralar kendimi daha fazla müziğimin içine hapsetmiş olsam da Covid-19 salgını buna dair enerjimi biraz düşürmüş oldu. Dünyanın gidişatı beni çok etkiliyor. Uzun yıllar kaldığım İtalya en büyük darbeyi alan ülkelerden biri oldu. Tanıdığım onlarca insan salgın yüzünden hayata veda etti ve bu çok ağır bir yük. Yine de fırsat buldukça Bergman, Fellini, Kurusava ve Tarkovski’yi yeniden izliyorum. Çölde Çay’ı, John Malkovich Olmak’ı, Tony Gatlif’in içinden müzik geçen Latcho Drom ve Vengo’sunu izliyorum. Bu aralar pek okuyamasam da masamda Anthony Giddens’in Modernliğin Sonuçları ve Rilke’nin Duino Ağıtları var. Melayê Ciziri’nin Divan’ı ve Ahmedê Xanî’nin Mem û Zîn’i var. Düzenli olarak Kürt müziğini takip ediyorum, heyecan verici yeni sesler yeni albümler var.

Kaynak: https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2020/04/14/soprano-pervin-cakar-benim-ulkem-dilim/

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*