Emperyal veya eski şekilleriyle kolonyal devletlerin ve onların egemen güçlerinin en mahir yanı şudur. Sömürgeci iktidar olarak, sadece kendi askerleriyle, memurlarıyla ve yasalarıyla yönetmezler. Çoğu zaman hükmettikleri toplumun içinden seçtikleri bazı kişi ve grupları kendi yönetimlerinin yerel yüzü haline getirirler. Böylece egemenlik, dışarıdan dayatılmış bir güç olmaktan çıkar, içeriden konuşan, içeriden imza atan, içeriden uygulanan bir düzene dönüşür. Bu yerel aktörler, görünüşte toplumun temsilcileridir. Fakat burada belirleyici olan soru şudur. Bu yerel aktörler, gerçekten kimin adına konuşuyorlar ve hangi sınırlar içinde konuşmalarına izin veriliyor? sorusudur.
Emperyal/Kolonyal siyasette bu sorunun cevabı nettir. Yerel aktör, halkın gerçek iradesinin değil, egemen gücün kabul edebileceği temsil biçiminin taşıyıcısıdır. Bunun tam yerleşebilmesi için de önce toplumun gerçek siyasal temsil kapasitesi parçalanır. Ardından toplumun içinden belirli simalar öne çıkarılır. Bu simalara makam, statü, ayrıcalık veya meşruiyet sağlanır. Sonra onların ağzından alınan kararlar, bütün toplumun kararıymış gibi sunulur. Böylece egemen güç bir taşla birkaç kuş vurur. Hem yerel ortağının kendisini yerel bir işbirlikçi gibi göstermemiş olur, hem de kendi kararını yerel bir iradenin ürünüymüş gibi gösterir.
İşte incir yaprağı denilen metafor burada devreye giriyor. Bilindiği gibi incir yaprağının işlevi Adem baba ile Havva ananın çıplak şeylerini örtmektir. Fakat örttüğü şeyleri ve işlevlerinin ortadan kalkmasını sağlamaz, yalnızca dışarıdan görünmelerini engeller.
Egemen emperyal/kolonyal yönetimlerin yerel aracılarının işlevi de çoğu zaman böyledir. Baskıcı egemenliğin çıplak yüzünü dışarıdan gizlemek.
Bir karar doğrudan egemen sömürgeci merkez tarafından alındığında bunun adı tahakkümdür. Aynı karar yerel bir aktörün imzasıyla alındığında ise “yerel irade, uzlaşı, düzen, reform veya toplumsal barış” gibi kavramlarla yeniden paketlenebilir. Bu nedenle yerel aracının varlığı, sömürgeci iktidarın zayıflığının değil, çoğu zaman gücünün göstergesidir. Çünkü güçlü olanın her şeyi kendi eliyle yapmasına gerek yoktur.
Emperyal/Kolonyal egemenliğin en etkili yöntemlerinden biri, temsil hakkını vermeden temsilci üretmektir. Bu ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Bir toplumun temsilcisini o toplum seçmiyorsa, o kişi nasıl temsilci olabilir? Emperyal/Kolonyal düzenin cevabı şudur. Temsilcinin meşruiyetini toplumdan değil, egemen iktidardan alması yeterlidir. Böylece temsil tersine çevrilir. Normal siyasal düzende toplum temsilcisini seçer ve temsilci toplum adına iktidarla pazarlık eder. Emperyal/Kolonyal egemen düzende ise iktidar temsilciyi seçer ve temsilci aracılığıyla toplumla pazarlık eder. Aradaki fark küçücük görünür, sonuçları ise devasa ölçektedir. Birinci durumda toplum siyasetin öznesidir. İkinci durumda toplum, kendisi adına konuşulan bir nesneye dönüşür. Bu sistemin savaş zamanında sağladığı avantaj daha da büyüktür. Egemen güç her yere kendi askerini göndermek zorunda kalmaz. Bunun için yerel güçleri kullanır. Yerel rekabetleri derinleştirir. Bir grubun diğerine karşı duyduğu tarihsel, ekonomik veya siyasal husumeti kendi güvenlik mimarisinin parçası haline getirir. Böylece savaşın maliyeti düşer. Daha önemlisi, savaşın sorumluluğu da parçalanır. Merkezî iktidarın emriyle gerçekleşen bir operasyon, yerel aktörlerin katılımıyla yürütüldüğünde artık yalnızca “egemenin saldırısı” olarak görünmez. İç çatışma görüntüsü kazanır. Bu, kolonyal aklın en kullanışlı perdelerinden biridir. Kendi halkına karşı kullanılan yerel el, emperyal/kolonyal egemenin elini görünmez kılar.
Bir toplumun içinden devşirilen silahlı veya siyasi aktörler, kendi toplumlarının bastırılmasında kullanıldığında ortaya yalnızca askeri bir sonuç çıkmaz. Aynı zamanda psikolojik bir sonuç da doğar. Toplum, karşısındaki gücün yalnızca dışarıdan gelmediğini düşünmeye başlar. “Bizi onlar değil, içimizden bazıları bastırıyor.” Bu duygu güveni parçalar. İnsanların birbirine duyduğu güveni, ortak siyasal hareket etme kapasitesini ve kolektif direnç ihtimalini zayıflatır. Kolonyal iktidar için bundan daha değerli bir sonuç nadiren bulunur.
Fakat yerel aracının rolü savaş bittikten sonra sona ermez. Asıl önemli iş çoğu zaman savaş sonrasında başlar. Silahların sustuğu yerde emperyal/kolonyal yönetimin dili devreye girer. Yasalar çıkarılır, yeni idari yapılar kurulur, eğitim sistemi değiştirilir, ekonomik kaynakların dağıtımı yeniden düzenlenir ve toplumun geçmişi yeni bir anlatı içinde tarif edilir. Bütün bunların yerel yüzlere yaptırılması, yönetimin kalıcılığını artırır. Çünkü insanlara “sizi dışarıdan yönetiyoruz” demek başka şeydir, “sizi sizin insanlarınız yönetiyor” demek başka.
İkinci model çok daha dayanıklıdır. Yerel yönetici, yerel memur, yerel kanaat önderi, yerel polis/asker, yerel siyasetçi veya yerel entelektüel, hepsi farklı biçimlerde aynı işlevi görebilir. Burada belirleyici olan kişinin etnik kökeni değil, iktidar ilişkisi içindeki konumudur. Bir insanın emperyal/kolonyal bir sömürgeci düzen içerisinde yerel olması, otomatik olarak o düzenin karşısında olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bazı durumlarda yerelliği onun en büyük siyasal sermayesidir. Çünkü merkezden gelen emirleri toplumun diline çevirebilir. Egemenliğin yabancılığını tanıdıklığa dönüştürebilir. Zorlamayı rızaya, baskıyı düzene, teslimiyeti uzlaşmaya çevirebilir. İncir yaprağının asıl marifeti de budur.
Bu nedenle emprryal/kolonyal düzenleri yalnızca “egemen kim?” sorusuyla anlamak eksiktir. Asıl sorulması gereken şudur. Egemen, kimin üzerinden hükmediyor? Kimin konuşmasına izin veriyor? Kimi muhatap kabul ediyor? Kimi dışarıda bırakıyor? Kimin imzasını kullanıyor? Kimin toplum adına söz söylemesine izin veriyor ve başka birinin aynı hakkını neden tanımıyor? Ve en önemlisi, Toplumun gerçek siyasal öznelerinin çoğu neden doğrudan masada bulunamıyor?
Bu sorular sorulmadığında, yerel aracılar kolayca temsilcilerle karıştırılır. Oysa temsil edilmek ile temsilci tayin edilmek aynı şey değildir. Birincisinde siyasal meşruiyet aşağıdan yukarıya doğar. İkincisinde yukarıdan aşağıya dağıtılır.
Emperyal/kolonyal iktidarın en sofistike aşaması, artık doğrudan emir vermesine bile gerek kalmadığı aşamadır. Yerel aktörler hangi sınırların aşılmayacağını bilir. Hangi sözlerin söylenebileceğini, hangi taleplerin kabul edilebilir olduğunu, hangi aktörlerle görüşülebileceğini ve hangi aktörlerin dışarıda bırakılacağını öğrenirler. Böylece iktidar, yalnızca insanların davranışlarını değil, hayal edebilecekleri siyasetin sınırlarını da belirler. Bir süre sonra toplum, egemen gücün yasakladığı şeyi talep etmekten vazgeçebilir. Daha kötüsü, bunun nedenini kendi içinden ürettiği gerekçelerle açıklamaya başlayabilir. İşte o noktada emperyal/kolonyal düzen yalnızca yönetmiyor demektir. Toplumun siyasal tahayyülünü de yönetiyordur. Bu yüzden emperyal/kolonyal tarihin en büyük zaferleri her zaman savaş meydanlarında kazanılmaz. Bazıları masada kazanılır. Bazıları mahkeme salonlarında. Bazıları bürolarda. Bazıları okul kitaplarında. Bazıları da toplumun kendi içinden çıkan insanların ağzından.
Bir emperyal/kolonyal egemen güç, karşısındaki bir toplumu bütünüyle yok etmek zorunda değildir. Onun adına konuşacak, onun adına karar verecek, onun içinden bir kısmını diğer kısmına karşı kullanacak ve sonunda alınan kararı toplumun kendi tercihiymiş gibi gösterecek bir düzen kurması çoğu zaman yeterlidir. Böyle bir düzende satranç tahtasında iki oyuncu varmış gibi görünür. Oysa hamleleri yapan tek bir iradedir. Diğer tarafın taşları vardır ama stratejisi yoktur. Dolayısıyla böylesi bir oyunun en büyük sırrı şudur. Egemenlik, rakibinin yerine de hamle yapabildiği gün rakipsiz hale gelir. İncir yaprağı ise tam o sırada kaldırılırsa, görünen şeyin yerel temsil değil, onun arkasında duran çıplak emperyal/kolonyal iktidarın olduğu görülür.
Darmstadt, 29.08.2026
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.