Öcalanizmin kuruluşundan bugüne kadar temel sorunu, kurumsal kapasite veya örgütsel disiplin eksikliği olmamıştır. PKK ve ona bağlı ağlar; kadro endoktrinasyonu, askerî komuta, siyasi seferberlik ve propaganda için güçlü bir aygıt kurmuştur. Sorun, yalnızca kendi kurucusu Öcalan’ı sürekli kutsaması da değildir. Onun varoluşsal iflası, mahiyet itibarıyla epistemolojik bir esaretin sonucudur. Kurumları, kavramları ve siyasi yargıları yapısal olarak, varoluşsal bir biçimde, Abdullah Öcalan’ın şahsına bağlanmıştır. Siyasi meşruiyet, doktriner doğruluk ve stratejik yönelim; kanıta dayalı, kolektif ve gayrişahsi modern düşünce ölçütlerine, kolektif muhakemeye ve özgür eleştiriye değil, liderin şahsi otoritesine ve ayrıcalıklı konumuna tabidir. Bu, PKK’nin kendi polemik diliyle hareketi derinden “klasik dışı” kılan özgül dinamiktir.

Bu epistemolojik kapanma, Öcalanizmin gizli çekirdeğini açığa çıkarır: Kemalist temel siyasi dünya görüşünün genel çerçevelerinin yeniden üretimi. PKK, iddia düzeyinde ve hatta pratikte Türk devletine karşı sert bir muhalefet içinde ortaya çıkmış olabilir; fakat bu antagonizma, Kemalist modernitenin cisimleşmiş ve tanımlayıcı unsuru olan vesayetçi siyaset anlayışını içselleştirmesine engel olmamıştır. Türk milliyetçiliği Mustafa Kemal’i, Türk insanını medenileştirmek, laikleştirmek ve şekillenmemiş bir toplumu yönlendirmek için gerekli tarihsel bilgiye tek başına sahip istisnai bir kurucu, bir önder olarak nasıl inşa ettiyse, Öcalanizm de kendi liderini Kürt tarihinin, ahlakının ve siyasi imkanlarının baş patoloji teşhisçisi ve ayrıcalıklı tanı koyucusu olarak sunar. Bu hareketin yalnızca bir lideri yoktur; doktriner ve kurumsal hayatı, kurucunun ebedi ve eşsiz bilincinin operasyonel uzantısı olarak işler.

Dolayısıyla her iki modelin siyasi mantığı ve düşünsel çerçevesi çarpıcı derecede benzerdir. Her ikisinde de Türk veya Kürt insanının siyasi hayatı ve varlığı, yurttaşların — PKK bağlamında ise üyelerin ve destekçilerin — programları sorgulayabildiği, iktidara ve tahakküme itiraz edebildiği ve liderleri değiştirebildiği gayrişahsi bir kamusal alana dayanmaz. Aksine, ulusal ve ikame edilemez baba olarak Atatürk’ün mantığı ile Öcalanizmin mantığı, liderin değiştirilebilirliğinin reddi üzerinde yükselir. Öcalan bu mantığı açıkça “ikinci kişiyi öldürmek” olarak adlandırmıştır: Öcalan’ın yerine geçebilmesi fikrinin bizzat kendisini kasıtlı olarak ortadan kaldırmak.

PKK’nin kendisini esas olarak bir önderlik hareketi, önderlikçi ve öncücü bir yapı ya da din dışı bir imamet biçimi diye tanımlamasının nedeni bu mutlak merkezileşmedir. Bu, vesayet üzerine kurulu bir sistemdir. Toplum, aydınlatıcı bir merkez tarafından ahlaki, fikri ve siyasi olarak yeniden inşa edilmeye muhtaç bir nüfus olarak tahayyül edilir. İnsanlara, rakip stratejileri bağımsızca değerlendirebilecek siyasi eşitler olarak değil; doğru yönelimi kurucunun şahsında yoğunlaşmış bilinç tarafından keşfedilmesi, öğretilmesi ve onaylanması gereken bir yığın olarak muamele edilir.

Öcalanizmin bu epistemolojik esareti ve epistemolojik dini, Öcalan’ın hapsedilmesinden sonra fiziksel ve ideolojik olarak daha da pekişti. Öcalan’ın yakalanmasından sonraki “demokratik konfederalizm”, “demokratik ulus” ve “demokratik modernite” yönündeki doktriner dönüşlerin hiçbiri, özerk bir fikri olgunlaşma ve dönüşüm olarak okunamaz. Aksine, Behrooz Shojai ile birlikte yazdığımız The Kurdish Paradox of Statelessness adlı kitapta savunduğumuz gibi, bu kavramlar Türk devletinin denetimindeki bir iletişim ortamında şekillendi; bu ortam, Kürt milli egemenliğinin ve iktidarının gerçekleşme imkanını, Kürt milletinin varlığına dayalı her türlü statüyü etkisizleştirmek üzere özel olarak tasarlanmıştı. Radikal görünümlerinden sıyrıldıklarında bu kavramlar, Kürt siyasi kimliğini kurucu milli mahiyetinden sistematik olarak boşaltırken Türk devletinin sömürgeci ve yayılmacı emellerine, her şeyden önce Misak-ı Milli’nin ihyasına uyum sağlayan formüllere dönüşürler.

Öcalan’ın hapis sonrası teslimiyet ve işbirliği paradigmasının siyasi özü, Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları: Kürdistan’da Çözüm Modelleri, Yol Haritası adlı kitapta, s. 78-82’de açıkça ifade edilmiştir. Öcalan bu kitapta Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün mevcut kurumlarını ve sınırlarını meşru kabul eder; merkeziyetçi (üniter), federal veya konfederal biçimde bir anayasal yeniden yapılanmayı gündeme koymayı dahi reddeder. Daha da çarpıcı olanı, KCK’nin Türk devletine alternatif olarak düşünülmemesi gerektiğinde ısrarla durmasıdır. KCK, Kürt siyasi hedef ve haklarının asgari düzeyde dahi gerçekleştirilmesine yönelik bir organ olarak değil, “Türkiye ulusu” adı altında mutlak merkezi birlik çerçevesi içinde, Türkiye egemenliğinin devamı ve tahkimi için sivil toplumun tamamlayıcı bir yapısı olarak konumlandırılır. Öcalan bu formülü, hem inkarcı politikaları hem federalist çözümleri engellemenin bir aracı olarak sunar; aynı anda ayrılıkçılık ve şiddetin yolunu da kapatır.

Öcalan’ın siyasi okumasının Türk devletinin Misak-ı Milli politikasının yayılmacı boyutlarıyla uyumu, aynı metnin başka bir yerinde aynı ölçüde açıktır. Öcalan, Misak-ı Milli’nin “doğru anlatılmasını” ve Kürt Ulusal Kongresi diye adlandırılan şeyin metnine dahil edilmesini ister. Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları, s. 112-113. Dolayısıyla bu çerçeve yalnızca mevcut Türkiye sınırlarını geçici ve taktiksel bir gerçeklik, ön görüşmelerin ve asgari mutabakatın yolu olarak korumaz; Türk devletinin tarihsel olarak Kürdistan’ın üç parçası üzerinde egemenlik iddia ettiği ve gücünü mevcut sınırlarının ötesine taşıdığı jeopolitik tahayyülü de onaylar.

Bu sömürgeciliğe taviz veren ileri kaçış politikası, Öcalan’ın KCK’nin kuruluşunun ardındaki gizli hedeflere ilişkin kendi itiraflarıyla da uyumludur. Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa adlı kitapta, s. 239’da şöyle der: “Emre’ler zamanında da KCK’yi bu şartla inşa ettim.” Yani: “Emre’ler zamanında da KCK’yi bu şartla kurdum.” Bu sözün çevresindeki bölümlerde, kendi liderliğindeki hareketin Türk devletinin “temel demokratik unsuru” haline gelmesinden; Kürt meselesine ilişkin hiçbir siyasi değişiklik olmaksızın muhafazakar-demokratik bir güç olarak sunulan AKP ile yan yana çalışmasından söz eder. Dolayısıyla KCK, Türk devletinin istihbarat yetkilileriyle etkileşimler yoluyla şekillendi; hapis sonrası doktrini de Kürt siyasetini Türkiye’nin toprak bütünlüğü, kurumsal sürekliliği ve Misak-ı Milli’nin jeopolitik ufkuyla uyumlu hale getirmek için açıkça tasarlandı.

Liderin keyfi ve teslimiyetçi kararlarına PKK’nin siyasi hayatını rehnetmesinden ve onun teolojik esaretinden doğan bu işbirliği sürecinin doruk noktası, Çerçeve Yasa’nın TBMM’de kabul edilmesiyle açıkça ortaya çıktı. Bu artık yalnızca bir çerçeve veya yasa teklifi değildir. Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun adıyla 7595 sayılı yasa, 10 Ağustos 2026’da 467 kabul oyuyla kabul edilerek yasalaştı. 360’ı aşan sayı, nihai oy sayısı değil, teklifin ilk imzacı sayısıydı.

Belirleyici gerçek şudur: Ne Öcalan ne de DEM Parti, KCK’yi açıkça “PKK/KCK terör örgütü” kategorisine yerleştiren yasaya ilkesel olarak itiraz etmiştir. DEM Parti yalnızca susmakla da kalmadı: eş genel başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan teklifin ilk imzacıları arasındaydı ve parti de yasaya olumlu oy verdi. Yasa, PKK/KCK’yi kurma veya yönetme, üyelik, bilerek ve isteyerek yardım etme ve onun propagandasını yapma suçlarını kapsamaktadır. Yasanın kendisi Öcalan’ın adını anmaz; fakat Öcalan, bu yasada böyle bir hukuki tanımla karşı karşıya bırakılan örgütün kurucusu olarak, bu çerçeveye karşı çıkmamıştır.

Bu, Öcalan’ın hapisteyken ve Türk devletinin istihbarat yetkilileriyle görüşülen koşullar altında kurduğunu itiraf ettiği aynı KCK’dir; Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğü ve stratejik ufkuyla uyumlu olarak sunduğu örgüttür. Bu nedenle en yıkıcı ve aynı zamanda en ifşa edici olan, yalnızca Çerçeve Yasa’nın hukuki sonucu değil, onu mümkün kılan siyasi mantıktır: Öcalan KCK’yi devletle pazarlık içinde ve hapishanede kurdu, yirmi yılı aşkın süre onu “demokratik” siyasetin cisimleşmiş hali olarak pazarladı ve ardından aynı devletin KCK’yi suç saydığı, terör örgütü olarak tanımladığı yasayı siyaseten kabullendi. Kürt milli egemenliğinin ve varlığının siyasi düşünceden çıkarılmasıyla başlayan süreç, nihayet onun emrindeki siyasi örgütün yeniden hukuken sınıflandırılmasının siyasi olarak kabul edilmesine ve bütün Kürt meselesinin Türk devletinin çerçevesi içinde terörizm meselesine indirgenmesine varır.

Bu çelişkinin Öcalanizm içinde derin bir demokratik ilerleme olarak sunulabilmesi, ancak onun siyasi düşüncesinin son yirmi yılı aşkın sürede esaslı biçimde teolojik bir düşünceye dönüşmesiyle mümkündü. Öcalan, Türk devletiyle, özel olarak da diğer Kürt karşıtı devletlerle teslimiyet ve işbirliğini demokrasi diliyle yeniden sunar; oysa kendisi Rêberlik ve Halk kitabında bu siyaseti “peygamberane” olarak adlandırır. Bu teoloji, dar anlamıyla zorunlu olarak dinî inanç demek değildir; yapısal anlamı şudur: siyasi muhakeme, Allah’ın kelamının — bu durumda Öcalan’ın kelamının — tefsir ve tevili ile kolektif irade ve kaderin onun otoriter ve tartışılamaz buyruğuna teslim edilmesine indirgenir: tevekkeltü alallah.

Üyelerin bütün varlığı, hayatı ve mematı da önderliğin varlığına bağlanır: “Bê Serok Jiyan Nabe.” Bu mantığın alegorik karşılığı, Kur’an’ın En‘âm Suresi, 162. ayetinde yer alan ifadedir:

قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Okunuşu: “Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbi’l-âlemîn.”

Türkçe anlamı: “De ki: Şüphesiz namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” En‘âm Suresi, 6:162.

Böyle bir mantığın modern siyasetle hiçbir uygunluğu yoktur.

Modern ve vesayet dışı siyasi kültürde bir iddia, ampirik kanıtlarına, tutarlılığına, sonuçlarına ve eleştiri karşısındaki direncine göre yargılanmalıdır. Bu iddia, yazarının çektiği acıdan, prestijinden, fedakarlığından veya tarihsel halesinden geçerlilik kazanmamalıdır. Oysa Öcalan’ın önceki yazılarıyla, daha da şaşırtıcı biçimde özellikle hapis dönemi yazılarıyla kutsal bir metinmiş gibi muamele edilir. Onun temel ve apaçık çelişkileri, çocukça iddiaları ve stratejik başarısızlıklarının sonuçları açıkça reddedilmek yerine, daha da derin yorumlara muhtaç sayılır. Hiçbir eleştirmen, en azından bu metinleri anlamamakla; çoğu durumda ise ihanetle ve istihbarat aygıtına hizmet etmekle suçlanmaktan başka bir cevap duymaz. Öcalan’ın kendi itirafıyla son otuz yılın siyaseti anlamsız, başarısız ve ilgisiz bir şey değilse, Öcalan dışında hiçbir eleştirmenin “doktrinin kendisi yanlıştı” açıklamasını duyma imkanı yoktur; bunun yerine kadrolar “diyalektik derinliği” kavrayamadıkları veya onu yanlış uyguladıkları için suçlanır. Bu, Öcalan’ın elli yıl sonra örgütün bütün kadrolarını bu doktrini anlamamakla suçladığı, buna karşılık kendisinin 27 Şubat 2025’te 1990’dan sonraki bu doktrinin tekrarını sıkıcı ve anlamsız diye nitelediği mantığın aynısıdır.

Patrimonyal aklın özü budur: rasyonel sorgulamanın sadakate, yoruma ve liderin varsayılan hakikat ufkuna yakınlığa tabi kılındığı fikri ve siyasi düzen. Patrimonyalizm, kuralların ve kurumların bulunmaması demek değildir; kurumların, gayrişahsi standartlarla yönetilen özerk yapılar olmak yerine, komuta eden bir kişinin uzantısı olarak kalması demektir. Tıpkı varlık gerekçesi devlet yapısının bütününde sapmayı engellemek olan velayet-i fakih iktidarında olduğu gibi. Rütbe, ahlaki konum, otoriteye erişim ve siyasi gerçekliği tanımlama gücü yapısal olarak lidere sadakate bağlıdır. Sonuç, demokrasi söz dağarcığını durmaksızın kullanan, buna karşılık demokratik muhakemeyi temel koşullarından sistematik olarak yoksun bırakan bir sistemdir.

Bu vesayetçi mantığı yıkmak için Kürt siyasi düşüncesi gayrişahsi aklın özerkliğini yeniden kazanmalıdır. Aydınlanma rasyonalitesi tarihsel olarak sömürgecilik, ırksal hiyerarşiler ve Avrupa’nın evrensellik iddialarıyla iç içe geçmiştir; bu iç içelikler amansız bir eleştiri gerektirir. Fakat onun özgürleştirici çekirdeğini, yani hiçbir bireyin, kutsal metnin, ırkın, milletin, geleneğin veya karizmatik kurucunun hakikatin sahibi olmadığı ilkesini terk etmek, anti-kolonyal siyaseti özeleştiri ve özgürleşme için tutarlı bir zeminden mahrum bırakacaktır. Korunması gereken, Avrupa’nın aklın cisimleşmiş hali olduğu iddiası değil, eleştirel aklın kendi ilkesidir: iddialar kamusal olarak gerekçelendirilmelidir, kanıtlar eleştiriye açık kalmalıdır ve hiçbir otorite yeniden gözden geçirmeden muaf tutulmamalıdır.

Demokratik siyaset, düzeltilebilirliği kurumsallaştırdığı için bu sınırlı ama kaçınılmaz anlamda rasyoneldir. Bilgece veya adil kararları garanti etmez; fakat kolektif yargının hatayı tespit edip düzeltebileceği usuller yaratır: makamlar kişilerden ayrılır, kanıtlar sorgulanabilir, kararlar yeniden gözden geçirilebilir, liderler görevden alınabilir ve muhalefete ya da farklı düşünmeye zorunlu olarak ihanet muamelesi yapılmaz. En büyük başarısı kusursuz bir mutabakat değil, hiç kimsenin hakikati tekelleştirme hakkına sahip olmadığı gayrişahsi bir siyasi alan yaratmasıdır.

Bu zorunluluk, PKK’nin diğer Kürt partilerini “klasik”, geri veya modern öncesi diye reddetmesindeki derin ironiyi açığa çıkarır. Diğer Kürt partilerinin de kuşkusuz ciddi sınırlılıkları vardır. Bunlar çoğu zaman patronajı, aile etkisini, kurumsal zayıflığı, küçük iktidarlar uğruna dar parti içi ve bölgesel rekabetlerin esaretini, stratejik tahayyül eksikliğini ve Kürt sokağında egemen olan cinsiyet, dil ve bölge eşitliği taleplerine uygun parti reformları gerçekleştirme yetersizliğini yeniden üretirler; kendi içlerinde ve dışında otoriter pratiklerinden de muzdariptirler. Dolayısıyla bu yapılar da romantize edilmemelidir.

Bununla birlikte, paradoksal olarak, genellikle PKK’den çok daha az kişilik kültüne dayalı epistemolojik esaret altındadırlar; çünkü hiçbir tek kişi aynı mutlak doktriner ve ahlaki tekeli elinde tutmaz. Kararları, PKK ile kıyaslanamayacak ölçüde daha fazla, parti konseyleri ve meclisleri, kolektif liderlikler, müzakereler, seçimler, rakip çıkarlar, kamusal eleştiriler ve tek bir kurucunun iradesine bütünüyle indirgenemeyecek seçmen tabanlarıyla ilişkilerden geçmek zorundadır.

Bu düzenlemeler ve mekanizmalar eşitsiz ve uzlaşmalarla yüklü olabilir, ama gayrişahsi akılla hayati bir ilişkiyi korurlar. Bunların içinde siyasi bir tutum kendiliğinden irtidat veya bidat haline getirilmeden tartışılabilir; bir lidere meydan okumak da bu meydan okuma Kürt milletinin kendisine karşı varoluşsal bir saldırı sayılmadan mümkün olabilir. Bu nedenle nihai ikilik, biricik biçimde “modern” Öcalanizm ile tarihin gerisinde kalmış “klasik” Kürt siyaseti arasında değildir. Bu, esas olarak bağdaşmaz iki siyasi mantığın çatışmasıdır. Birincisi, doktrin, strateji ve meşruiyetin nihayetinde istisnai bir kurucunun şahsında eriyip dönüştüğü lider merkezli bir aygıttır. Bu sistem, epistemolojik esareti demokratik muhakemenin koşullarını tahrip ederken bile radikal demokrasi söz dağarcığını sonsuzca kullanabilir. İkinci mantık ise, her ne kadar kusurlu olsa da, kurumsal çoğulluğu, siyasi revizyonu ve kolektif yargıyı korur. Devrimci gösterişten, ihtişamdan ve doktriner karmaşıklıktan yoksun olabilir; ama en zorunlu demokratik erdemi muhafaza eder: tarihsel olarak ne kadar etkili olursa olsun hiçbir bireyin Kürt hakikatinin sahibi olamayacağını, Kürt siyasetini tekelleştiremeyeceğini veya Kürdistan’ın geleceğini dikte edemeyeceğini yapısal olarak kabul etmek.