
Ortadoğu coğrafyasının kadim, köklü ve otokton halklarından olan Kürdler ve Ermeniler, yüzyıllar boyunca aynı dağ silsilelerini, nehir havzalarını ve idari merkezleri paylaşmış, sosyal ve ekonomik ilişkiler ağlarıyla örülü ortak bir yaşam kültürü geliştirmişlerdir. Erzurum’dan Van’a, Bitlis’ten Diyarbekir’e kadar uzanan bu geniş yaşam alanı, tarihsel süreç içerisinde keskin ve geçirimsiz sınırlardan ziyade, idari esnekliğin ve toplumsal iç içe geçmişliğin hâkim olduğu bir yapı arz etmiştir. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren modern ulus-devlet ideolojilerinin yükselişi ve imparatorlukların çözülme süreçleri, bu geleneksel yapıyı derinden sarsmış; toprak, nüfus ve egemenlik kavramlarını radikal bir dönüşüme zorlamıştır.
Elinizdeki bu çalışma, söz konusu tarihsel kırılmanın en kritik evresine odaklanmaktadır. Özellikle 1878 Berlin Konferansı ve bu konferansın meşhur 61. maddesi, bölgedeki dengeleri altüst eden ve diplomatik literatüre "Vilayet-i Sitte" ile "Ermenistan Reformu" kavramlarını sokan temel bir dönüm noktasıdır. Bu madde, oldukça incelikli bir diplomatik oyunla kurgulanmıştı. Osmanlı idaresi, antlaşma metnine "Kürt ve Çerkes" isimlerinin eklenmesi için özellikle direnerek, Ermenilere yönelik asıl tehdidin devlet değil, bölgedeki Kürt ve Çerkes toplulukları olduğu algısını uluslararası kamuoyuna sunmaya çalışmıştır. Böylelikle İstanbul yönetimi, kendi sorumluluklarını ve kötü yönetimini gizlemek amacıyla iki ulusu birbirine düşüren bir nifak siyaseti izlemiştir. Berlin Antlaşması ile birlikte Batılı devletlerin müdahale ve himaye siyasetinin nesnesi haline gelen mevzubahis vilayetler, o güne dek süregelen idari ve coğrafi esnekliğini kaybederek çetin bir hegemonya mücadelesinin merkez üssü haline gelmiştir. Bu süreç, bir yandan Ermeni ulusal hareketinin Hınçak ve Taşnaksutyun gibi yapılar eliyle siyasallaşmasını hızlandırırken, diğer yandan Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezileşme politikaları neticesinde otonom statülerini kaybeden Kürd mirliklerinin ve entelijansiyasının da kendi tarihî varlıklarını koruma amacıyla refleksif bir siyasi/kültürel uyanış dönemine girmesine yol açmıştır.
Bu büyük tarihsel yüzleşme ve egemenlik mücadelesi, yalnızca askeri ve diplomatik sahada değil, aynı zamanda modern kamusal alanın en önemli sacayağı olan basın mecrasında da yürütülmüştür. 1898 yılında Kahire'de yayın hayatına başlayan ilk Kürdçe gazete olan Kurdistan’la meşru bir zemin bulan Kürd basını, ilerleyen yıllarda Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Serbestî Gazetesi, Rojî Kurd, Hetawî Kurd, Jîn ve Kurdistan mecmuası gibi yayın organlarıyla mühim bir fikri külliyatı üretmiştir. İşte bu kitap, 1898-1923 yılları arasındaki çeyrek asırlık kesitte, dönemin Kürd aydınlarının, cemiyetlerinin ve toplumsal liderlerinin, uluslararası diplomasi masalarında ve rakip anlatılarda kendi anavatanlarına biçilen rollere karşı geliştirdikleri tezleri, sundukları verileri ve yürüttükleri hararetli sınır ve nüfus tartışmalarını kapsamlı bir şekilde incelemektedir.
Çalışmanın merkezinde yer alan en çarpıcı olgulardan biri, nüfus istatistiklerinin ve coğrafi haritalandırmaların sahadaki nesnel birer gerçeklik olmaktan çıkarılıp, siyasi meşruiyet devşirme amacıyla manipüle edilen birer "savaş aracı"na dönüştürülmüş olmasıdır. Dönemin Ermeni siyasi aktörleri ve basını, "Tarihi Ermenistan" tezini meşrulaştırmak adına Şark vilayetlerindeki demografik oranları abartılı listelerle uluslararası kamuoyuna sunarken; Kürd cemiyetleri ve entelijansiyası bu iddialara karşı çok katmanlı bir direnç hattı örmüştür. Kürd aydınları, bölgedeki ezici nüfus çoğunluğunu ve tarihsel sürekliliği kanıtlamak için yalnızca tarihî kaynaklara değil, aynı zamanda Batılı yazarların, diplomatların, Rus askerî uzmanların ve bizzat tarafsız gözlemcilerin raporlarına atıflarda bulunmuşlardır. İngiliz Konsolosu Henry Trotter’ın Şark vilayetlerindeki incelemeleri sonrasında sunduğu raporda yer alan "Ermenistan'ı ne kadar aradım ise bulamadım" ifadesi veya Amerikalı yazarların hiçbir nahiyede Ermeni çoğunluğunun bulunmadığına dair tespitleri, dönemin Kürd basınında haklılığın tescili olarak sıklıkla yankı bulmuştur.
Kitapta kronolojik ve tematik bir bütünlükle ele alındığı üzere, bu tartışmalar sadece rakamsal birer polemikten ibaret değildir; doğrudan bir milletin var olma, toprağıyla bütünleşme ve kendi kaderini tayin etme iradesinin dışavurumudur. Karşılıklı iddiaların Paris Barış Konferansı’na, Wilson İlkeleri’ne ve ardından Sevr ile Lozan süreçlerine uzanan diplomatik kırılma hatlarında nasıl şekillendiği, dönemin süreli yayınlarının satır aralarından titizlikle süzülmüştür. Osmanlı merkez bürokrasisinin ise her iki halkın tarihsel ve coğrafi terminolojisini ("Kürdistan" ve "Ermenistan") imparatorluğun toprak bütünlüğüne doğrudan birer tehdit olarak algılayıp, bunun yerine "Vilayet-i Şarkiye" veya "Anadolu" kavramlarını ikame etme çabası, çalışmanın üç boyutlu (Osmanlı-Türk, Kürd ve Ermeni basını) analiz modelini tamamlayan bir diğer önemli unsurdur.
Bu araştırma, arşiv belgelerinin, dönemin nadide süreli yayınlarının ve mikro-tarihsel verilerin titizlikle karşılaştırılması sonucu ortaya çıkmıştır. Kitabın temel amacı, son dönem Osmanlı tarih yazımında ve bölgesel jeopolitik tartışmalarda çoğunlukla göz ardı edilen, ya da tek taraflı anlatıların gölgesinde kalan Kürdlerin ve Kürd basınının özgün perspektifini, metodolojik bir disiplinle gün yüzüne çıkarmaktır. Ortaya çıkan bu tablo, geçmişin anlaşılması kadar, bugünün bölgesel ilişkilerinin ve siyasi hafızasının kökenlerine de ışık tutacak niteliktedir.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.