Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa[1]- Ali İlmi

Savaş tarihi Türklerin mağlubiyet sebeplerini kaydederken bugünkü facia ve felaketin bütün sorumluluğunu yalnız İttihat ve Terakki kabinesine atıf ve tahmil ederse (yüklerse), elhak insaf ve adalette bulunmamış olur. 

Türkün vatan yolunda yılmak ve kırılmak bilmeyen azim ve kuvveti top atışlarının karşısında değil, kumandanların kahır ve istibdadı (zorbalığı) altında eridi. Onun gözünü ne Kafkasya’nın buzlu dağları ne Irak’ın Anşin çölleri yıldırmadı. Şiddetli tabiata karşı çelik gibi göğüs geren ve fakat amirinin huzur-i itaatında kayıtsız şartsız boyun eğen zavallı Türk askerini açlık, işkence hastalık ve sefalet bitirdi.

Onbaşıdan tutunuz da en büyük ordu kumandanlarına varıncaya kadar derecelerine göre muhtelif (değişik) rütbelerdeki bütün amirler, bütün kuvvetiyle neferler (askerler) üzerine musallat olmuş birer azap melekleri ve belki birer zebani kesilmişti.

Kumandanların çadırlarındaki safahat sofraları, Berlin’den akan müskirat (içkiler) ile siyah havyarlarla, balık yumurtalarıyla süslenirken, ömrü boyunca deniz görmeyen Anadolu yavruları çiroz balıklarıyla yaşatılmak isteniliyordu.

Ordu, kolordu ambarlarındaki zahireler -hem de kuşun sütüne varıncaya kadar- tekalif-i harbiye (savaş vergisi) usulüyle yine o mağdur milletin elinden avucundan zorla alınan evinden, mağazasından toplanılan erzak, eşya hep büyük-küçük kumandanların doymak bilmeyen iştah hırsını teskin için muhtelif şekilde sarfolunurdu. Ordudaki Alman neferleri müstesna bir hayata malik idi. O çayını, kahvesini, en nefis çorbasını içerken, yiyeceğini, tereyağını, tatlısını bol bol yerken karşısındaki Türk neferi ekmek diye kendisine verilen ve diş kesmeyen bir çamur parçasını kemirerek midesini avutmaya çalışırdı. 

Ölüm her çeşitiyle bu bedbaht insanlar yığınla çukurlara dolduruyordu. Hastalığın her çeşidi Türkün yaralı göğsüne, inleyen ruhuna tahtını kurmuştu. Bu acı ve yakıcı manzara karşısında kumandanlar, zerre kadar bir merhamet duygusunu duymuyordu. Yalnız hepsinin dilinde bir zafer nihai teranesi daima tekrar ediliyordu. 

İşte askerini böyle besleyen, böyle idare eden cengaverlerden birisi de Anafartalar kahramanı ve yıldırım grubu kumandanı Mustafa Kemal Paşadır.

Son zamanlarda üçüncü ordu müfettişliğine tayin olunmuş iken şimdiki hükümete muhalefetle adeta isyanı izhar eden bu kumandanı, bu civardaki halk pek yakından tanır zannederim. Filistin cephelerinden Toros eteklerine çekilerek Adana bağlarında ihtişamlı bir şekilde çadır kuran Mustafa kemal Paşa’nın kıymet ve askeri meziyeti ne olursa olsun buradaki özel hayatı pek safahatla karışıktır.

Çanakkale’de tırnaklarıyla tabya kazan, cesetleriyle istihkam yapan ve nihayetinde savaşarak giden iki yüz bin Türk evladının cihan tarihinde yadigar bıraktığı şan ve şehamet (kahramanlık) menkibelerinden, Anafartalar kahramanı da kendisine bir meşhur olma hissesini ayırması pek tabii idi. 

Başarısını, şöhretini o vatan kurbanlarına borçlu olan Enver’in bu şımarık arkadaşı, Türkün boşu boşuna öleceğine kanaat getirdikten sonra, artık hiçbir noktada askerin hiçbir ihtiyacını düşünmemiş ve Adana’ya çekildiği zaman Filistin’de, Şam’da, Halep’te müteaddit (pek çok) mıntıkalarda ordudan esirgediği dağlar gibi erzak yığınları terketmişti.

İngilizleri Halep’te mağlup ettiğini ilan etmekten sıkılmayan Kemal Paşa, bozgun ordusuyla Adana kasabasına bir saat mesafede, eşraftan Kadri Bey’in çiftliğinde şeker kamışı tarlaları içinde tabyalar kazarak Adana’yı müdafaa etmek hülyasına düşmüştü.

……

… (Sansür uygulanmış gibi bir paragraflık boşluk var. (S. V.)

Erbabı cinayet (cinayet erbapları) ne kadar cezaya müstahak ise, suçları cezasız bırakan hükümetler de aynı şekilde mesuldür. 

 


 


[1]         Ferda, no: 56, Adana, Ferda Matbaası, 6 Zilkade 1337 (4 Ağustos 1919)