Son 50 yılın değerlendirmesi yapılırken genellikle yaşamını yitirenler, cezaevleri, sürgünler, yerinden edilmeler, yakılan köyler ve yıkılan şehirler merkeze alınarak yaşanan tahribatın boyutları açıklanmaya çalışılır. Bunlar tahribatın önemli bir boyutunu oluşturmakla birlikte, tek başına mevcut tabloyu bütünüyle görmemize olanak sağlamaz. Çünkü bütün bu kayıplar, tahribatın fiziksel boyutunu oluşturmaktadır. Oysa tahribatın göz ardı edilemeyecek, kanımca fiziksel tahribattan daha tehlikeli ve üzerinde önemle durulması gereken bir başka boyutu daha vardır: pek fazla dile getirilmeyen zihinsel tahribat.

Kürdler son iki yüz yıldır defalarca soykırım, işkence ve sürgünlerle yüz yüze kaldı. Ancak her defasında yeniden toparlanmayı başararak mücadele etmeye devam etti. Tarihimiz boyunca ilk defa bu kadar geniş çaplı, örgütlü ve etkili bir zihinsel tahribatla karşı karşıyayız. Bu durum, mücadeleyi yalnızca sömürgeci devlete karşı yürütülen ulusal bir mücadele çerçevesinden çıkararak kendi zihinlerimizde oluşan tahribatla da mücadele etmemizi gerektiren çok daha geniş bir alana taşıyor.

Burada üzerinde durulması gereken iki temel nokta vardır: Zihinsel tahribatın ne olduğunun doğru anlaşılması ve bunun giderilmesi için izlenmesi gereken yolun belirlenmesi. Konu oldukça geniş olmakla birlikte, zihinsel tahribatın başlıca görünümlerini birkaç temel kategori altında ele almak mümkündür.

1. Kavramsal Bulanıklık

Zihinsel tahribatın en etkili araçlarından biri kavram kargaşası yaratmaktır. Bunun iki belirgin sonucu vardır. Birincisi, insanların neyi tartıştıklarını bilemez duruma gelmeleri ve birbirlerini anlamakta güçlük çekmeleridir.

PKK her ne kadar belirli bir düşünceyi bağımsız biçimde savunamayacak taşeron bir örgüt olsa da sosyalizm, kadın hakları, demokrasi, din vb. pek çok konuda sürekli görüş bildirmektedir. Bunu yaparken bir yandan toplumsal meşruiyet oluşturmaya çalışmakta, diğer yandan bu kavramların içini boşaltarak onları gerçek anlamlarından uzaklaştırmaktadır. Bu söylemlere sürekli maruz kalan insanlar, başka kaynaklardan beslenmediklerinde ya kavramları yanlış öğrenmekte ya da onlara kendi istedikleri anlamları yüklemektedir. Bunun sonucunda tartışan taraflar birbirlerini anlamakta güçlük çekmektedir. Çünkü söylenen ile söylenmek istenen bazen birbirinin karşıtı bile olabilmektedir.

Kavram karmaşasına yakın dönemden bir örnek vermek gerekirse, yürütülen süreçle ilgili açıklamalara bakılabilir. DEM’li yetkililer bir yandan süreci “demokratik entegrasyon” olarak tanımlarken, diğer yandan “kurucu özne” olmaktan söz etmektedir. Oysa entegrasyon ile kurucu özne olmak birbirinden farklı, hatta mevcut bağlamda karşıt siyasal konumları ifade etmektedir. Entegrasyon, mevcut siyasal düzene eklemlenmeyi ifade ederken; kurucu özne olmak, siyasal düzenin kuruluşuna egemenliğin kurucu öznelerinden biri olarak katılmayı gerektirir. Bu ayrım gözden kaçırıldığında entegrasyonun ulusal bir kazanım olarak değerlendirilmesi mümkün hale gelmektedir.

Kavram kargaşasının ikinci sonucu ise insanları bu kavramların temsil ettiği düşüncelerden uzaklaştırmak, hatta bu düşüncelere karşı tepki duyar hale getirmektir.

PKK’ye karşı oluşan tepkilerin bir yönü de kullandığı söylemlere yönelik tepkilerdir. Olur olmaz her kavramın başına “demokratik” sözcüğünün getirilmesi, toplumun belirli bir kesiminde demokrasi kavramına karşı dahi tepki oluşmasına yol açmıştır. Oysa demokrasi, çok farklı anlayış ve uygulama biçimlerine sahip, bütünüyle reddedemeyeceğimiz bir siyasal kavram ve yönetim anlayışıdır. Buna rağmen bugün demokrasiden söz etmek, bu söylemlere tepki duyan insanların gözünde PKK ile aynı siyasal tarafta görünme riskini de beraberinde getirebilmektedir. Böylece hem kavram kendi anlamından uzaklaştırılmakta hem insanlarda kavrama karşı tepki oluşturulmakta hem de konunun sağlıklı bir zeminde tartışılmasının önü tıkanmaktadır.

Aynı yöntem kullanılan başka kavramlar açısından da geçerlidir. Bunun en belirgin örneklerinden biri ulus-devlettir. PKK takipçileri çoğu zaman ulusun, devletin ve ulus-devletin ne anlama geldiğini yeterince tartışmadan ulus-devleti reddetmektedir.

2. Tutarsızlık ve Günü Kurtarma Stratejisi

Sürekli değişen paradigmalar, dün söylenenler hiç söylenmemiş gibi bugün tam tersi yönde hareket edilmesi, gün hatta saat farkıyla birbiriyle çelişen açıklamaların yapılması ve bütün bunlara ilişkin herhangi bir siyasal sorumluluk üstlenilmeden sürekli yeni gerekçeler üretilmesi, tutarsızlığı normalleştiren bir siyasal davranış biçimi ortaya çıkarmaktadır.

Bunun temel nedenlerinden biri günü kurtarma stratejisidir. Kendi iradesi olmayan ve talimatlar doğrultusunda hareket eden taşeron bir örgütten tutarlı davranması elbette beklenemez. Her yeni koşulda iradesi dışında hareket etmek zorunda kalması ve buna rağmen toplum üzerindeki etkisini sürdürmeye çalışması, günü kurtarmak amacıyla sürekli yeni gerekçeler üretmesini gerektirmektedir. Bu da tutarsızlığın artık gizlenemeyecek boyutlara ulaşmasına neden olmaktadır.

Örneğin daha iki yıl öncesine kadar “AKP-MHP faşizmi” söylemi üzerinden propaganda yapılırken bugün bu ortaklığın üçüncü ayağı haline gelinmiştir. “Balık baştan kokar” sözünde olduğu gibi, örgütsel düzeyde ortaya çıkan bu tutarsızlık zamanla toplum içerisinde de normalleşmeye başlamıştır. Bu normalleşme, yalnızca örgütün çevresini değil, onun dışında bulunan kişi ve grupları da etkisi altına almaktadır. Bu nedenle artık birçok kişi ve kurum, dün söylediklerini dikkate almaksızın değişen koşullara göre bütünüyle farklı söylemler geliştirebilmektedir.

Elbette insanlar düşüncelerini değiştirebilir; bu değişim son derece radikal de olabilir. Ancak değişimin gerekçeleri ortaya konulmadan sürekli ve birbirine karşıt yönlerde gerçekleşen dönüşümler, düşünsel değişimden çok tutarsızlığın ve günü kurtarma siyasetinin göstergesidir.

3. Güven Kaybı

Bağımsız Kürdistan söylemiyle başlayan bir sürecin, 50 yıllık savaşın ve çok büyük kayıpların ardından herhangi bir siyasal statü talebi ortaya koymaksızın sömürgeci devlete entegrasyona yönelmesi, insanların yalnızca bu yapıya değil, mevcut ve gelecekte ortaya çıkabilecek siyasal yapılara duyduğu güveni de ciddi biçimde sarsmıştır.

Kendilerini bağımsızlığa kavuşturacağını düşündükleri ve bu uğurda büyük fedakârlıklarda bulundukları bir örgütün böyle bir dönüşüm geçirmesi, insanlarda büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu deneyimin ardından insanların yeni oluşumlara kuşkuyla yaklaşmaları anlaşılabilir bir durumdur. Bunun sonucu ise yeni bir ulusal örgütlenmenin toplumsal zeminini oluşturmanın daha da zorlaşmasıdır.

Toplumun örgütlere duyduğu güvenin yanı sıra insanların birbirlerine olan güveni de zedelenmiştir. Kuşkusuz bu durumu tek bir nedene veya tek bir örgüte bağlamak doğru olmaz. Birbirini besleyen farklı nedenlerden söz etmek mümkündür ve bunlar ayrı bir yazının konusu olabilir. Bununla birlikte söz konusu yapının bu sürece etkisi de göz ardı edilemeyecek ölçüdedir.

İnsanların birbirlerine güvenmemesi, birlikte hareket edebilme kapasitelerini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Buradaki güvensizlik yalnızca başkalarının samimi olmadığı düşüncesinden kaynaklanmamaktadır. Yukarıda değinilen kavram kargaşasının yarattığı karşılıklı anlaşmazlıklar, ortak bir program oluşturmakta yaşanan güçlükler ve edinilen ağır deneyimler sonucunda insanların birlikte hareket edecekleri kişi ve yapılar konusunda son derece seçici davranmaları da bu güvensizliği besleyen önemli etkenlerdir.

4. Yabancılaşma

Bir yandan Kürdler adına devletle savaşıp diğer yandan sömürgeci devletin bayrağı, dili ve sınırlarıyla herhangi bir sorun bulunmadığını söylemek ciddi bir siyasal ve zihinsel karışıklığa yol açmıştır. Bu karışıklığın sonucunda “Türk bayrağı benim de bayrağımdır”, “Kürd kökenli Türküm”, “Türk-Kürd kardeştir, hepimiz Türkiyeliyiz” vb. söylemler Kürdler arasında da yaygınlaşmaya başlamıştır.

Geçmişte yakılan Türk bayraklarının bugün Amedspor maçlarında binlerce kişinin bulunduğu ortamlarda öpülmesi, yaşanan dönüşümün sembolik örneklerinden biridir. Kürdlerin ulusal haklarına karşı çıkan, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunan, başka ulusların devletleşmesine itiraz etmeyip yalnızca Kürdlerin devletleşmesine karşı çıkan Kürdlerin varlığı da bu yabancılaşmanın başka bir görünümüdür.

Bu durum öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, devlete yönelik bütün eleştirel söylemlerine rağmen Filistinlilerin devletleşmesini savunan, fakat konu Kürdlere geldiğinde devletin bir baskı aracı olduğu gerekçesiyle Kürdlerin devletleşmesine karşı çıkan Kürdlerin sayısı göz ardı edilemeyecek bir düzeye ulaşmıştır.

Bütün bunlar, PKK ile devletin 50 yılı aşkın süredir yürüttüğü farklı nitelikteki siyasal ve ideolojik faaliyetlerin ortaya çıkardığı sonuçlardan biri olarak değerlendirilmelidir. Bu alanda belirli bir başarıya ulaşıldığı da söylenebilir.

Dolayısıyla mücadele alanı artık yalnızca sömürgeci devletle sınırlı değildir. Ulusal bilincin zayıflaması ve kendi ulusal varlığına yabancılaşma da mücadele edilmesi gereken sorunlardan biri haline gelmiştir.

5. Çözümün Yanlış Zeminde İnşası

Yukarıda değinilen kavramsal bulanıklık, tutarsızlık, güven kaybı ve yabancılaşma, ulusal sorunun özünden giderek uzaklaşılmasına yol açmaktadır. Bunun sonucunda geliştirilen çözüm önerileri de sorunun temel kaynağından uzaklaşarak ikincil sorunlar üzerine kurulmaktadır. Çözümü yanlış zeminde aramak ise sorunu çözmek yerine daha da derinleştirmektedir.

Bugün çözümün özellikle iki yanlış zeminde aranmasına yönlendiriliyoruz. Birincisi, sömürgeci devleti demokratikleştirmek; ikincisi ise ulusal taleplerde bulunduğumuzu düşünerek mevcut siyasal sistem içerisinde çözüm aramaktır.

Birinci yaklaşım bugün “demokratik entegrasyon” olarak adlandırılan süreç içerisinde sürdürülmektedir. Bu yaklaşımın sonucu, Kürd ulusal toplumunun kurucu bir siyasal özne olarak kendi egemenlik statüsünü oluşturması değil, mevcut siyasal düzene eklemlenmesidir. Bunun uzun vadeli sonucu ise asimilasyonun ve mevcut egemenlik yapısının yeniden üretilmesi olacaktır.

İkinci yaklaşım ise ulusal-azınlık siyaseti alanına girmektedir. Çünkü mevcut devletin egemenlik yapısını değiştirmeden demokratik ve kültürel hakların genişletilmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, idari özerklik veya benzeri talepler, bir ulusal toplumun kendi ülkesi üzerindeki egemenlik sorununu çözmez.

Bir ulus olarak temel sorunumuz, kendi ülkemiz üzerinde egemen olmayışımızdır. Bu nedenle çözümü, bir ulus olduğumuzun bilinciyle, kendi ülkemiz üzerinde siyasal egemenliğimizi kurmaya yönelik bir zeminde aramalıyız.

İzlenmesi Gereken Yolun Tespiti

Yukarıda sözü edilen durumların benzerleriyle yakın tarihin farklı dönemlerinde karşılaşmak mümkündür. Bunları bugün özellikle önemli hale getiren, bütünüyle yeni olmaları değil; ilk defa bu kadar örgütlü, yaygın ve etkili biçimde ortaya çıkmalarıdır. Bu durum, çözüm üretme kapasitemizi zayıflatacak ölçüde zihinsel bir tahribata yol açmaktadır.

Bugün ne yapılması gerektiği konusunda da önemli bir belirsizlik bulunmaktadır. Bu belirsizliğin sonuçlarından biri, insanların her konuşandan hazır bir reçete beklemesidir. Pek çok konuyu tartışıyoruz; ancak çözüm için ne yapılması gerektiği noktasında ciddi bir tıkanıklık yaşamaya devam ediyoruz.

Benim önerim, öncelikle hazır bir reçete arayışından vazgeçmemiz gerektiğidir. Çünkü karşı karşıya bulunduğumuz sorun, tek bir bireyin veya tek bir örgütün çözebileceği bir sorun değildir. Tam tersine, kolektif akılla ve ulusal toplumu siyasal özne haline getirerek çözülebilecek bir sorundur.

Bir kişi veya örgüt tarafından ortaya konulan hazır reçetenin sınırları, o kişi veya örgütün siyasal iradesine bağlı kalır ve onun yönelimindeki değişikliklerle birlikte kolaylıkla değişebilir. Oysa ihtiyacımız olan, ulusal toplumun örgütlenmesi ve siyasal iradenin herhangi bir kişi veya örgüte bağımlı olmadığı demokratik bir siyasal yapının oluşturulmasıdır.

Bunun için öncelikle ortak bir siyasal dil oluşturabilmemiz gerekir. Bunun yolu da devletin ve PKK’nin düşünsel ve siyasal etki alanlarının dışına çıkarak sorunlarımızı özgürce tartışabilmekten geçmektedir. Bir ulus olarak neye ihtiyaç duyduğumuzu, siyasal amacımızın ne olduğunu ve bu amaca ulaşmak için nasıl bir yol izlememiz gerektiğini sağlıklı biçimde tartışabilirsek, ortak siyasal iradenin oluşmasının koşullarını da yaratabiliriz.

Bu nedenle hazır bir reçete aramak yerine, ulusal toplumun kendi siyasal iradesini oluşturabileceği düşünsel, programatik ve örgütsel zemini yaratmak gerekir. İhtiyaç duyduğumuz çözüm de ancak böyle bir süreç içerisinde şekillenebilir.

 

12.09.2026