Giriş: Ulusal-Azınlık Siyasetinin Sınırları

İmralı’da tutulan Abdullah Öcalan’ın Dortmund’da düzenlenen 34. Uluslararası Kürd Kültür Festivali’ne gönderdiği ve yeni dönemin temel yaklaşımını “demokratik entegrasyon” olarak tanımlayan mesajı, Kürd ulusal sorununun hangi siyasal çerçevede ele alındığı konusunda önemli bir tartışma ortaya koymaktadır.

Bu yaklaşım, Kürd sorununu mevcut devletin sınırları içerisinde bireysel haklar, kimlik ve kültür alanındaki düzenlemeler çerçevesinde ele almaktadır. Böyle bir siyasal yönelimde ulusal toplumun kolektif siyasal statüsü ve kendi ülkesi üzerindeki egemenlik hakkı geri plana itilmekte; siyasal çözüm, mevcut devlet yapısına bireysel haklar temelinde eklemlenme ekseninde aranmaktadır.

Burada sorun, kültürel hakların veya bireysel özgürlüklerin değersiz görülmesi değildir. Sorun, bu hakların ulusal toplumun siyasal statüsünün yerine geçirilmesidir. Kültürel hakların güvence altına alınması demokratikleşmenin önemli bir unsurudur; ancak bu hakların tanınması, ulusal toplumun kendi ülkesi üzerindeki siyasal statüsü ve egemenlik sorununu kendiliğinden çözmez.

27 Kasım 1978’de Fis köyünde kurulan PKK’nin tarihsel gelişimi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Örgütün başlangıç dönemindeki bağımsızlık söyleminden mevcut anayasal düzen içerisinde çözüm arayışına uzanan siyasal dönüşümü, yalnızca stratejik bir değişiklik olarak değil, ulusal sorunun yeniden tanımlanması olarak ele almak gerekir.

Bu dönüşümün son aşaması, örgütün 12 Mayıs 2025 tarihinde kendisini feshettiğini ve silahlı mücadeleyi sonlandırdığını açıklamasıyla görünür hale gelmiştir. Ardından 5 Mayıs 2026 tarihli açıklamayla kendisini “Apocu Hareket” olarak tanımlayan yeni siyasal yapılanmanın ortaya çıkması, bu dönüşümün örgütsel boyutunu da belirginleştirmiştir.

7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, PKK/KCK’nin tasfiyesine ilişkin sürecin hukuki çerçevesini belirlemektedir. 10 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen ve 18 Ağustos 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Kanun, PKK/KCK’yi açıkça “terör örgütü” olarak tanımlamakta ve bu hukuki statü üzerinden tasfiye sürecine ilişkin işlemleri düzenlemektedir.

7595 sayılı Kanun’un, Abdullah Öcalan ve Apocu Hareketin (PKK/KCK yönetimi ve DEM Parti) siyasal iktidar ve sömürgeci devletle vardığı anlaşmanın ürünü olduğu ileri sürülmektedir. Siyaset bilimi açısından, özellikle baskı altında tutulan bir ulusal toplumun kurtuluşunu ve işçi sınıfı ile emekçi kesimlerin haklarını savunduğunu ileri süren bir siyasal yapının, kendisini sömürgeci ve kapitalist devletin hukukunda “terör örgütü” olarak tanımlayan bir yasa çerçevesinde tasfiye sürecini kabul etmesi, dikkat çekici bir siyasal durum ortaya çıkarmaktadır.

Burada ortaya çıkan asıl sorun, tek tek siyasal adımların pragmatik olup olmaması değildir. Daha temel sorun, siyasal öznenin kim olduğudur. Ulusal-demokratik siyaset açısından ulusal kurtuluşun siyasal öznesi bir örgüt, örgüt yönetimi veya liderlik değil; kendi siyasal iradesini oluşturmuş ve bu irade doğrultusunda örgütlenmiş ulusal toplumdur.

1. Siyasal Öznenin İkamesi ve Öncü Parti Yanılsaması

PKK paradigmasına yöneltilen eleştiri, yalnızca partizan silahlı mücadele yöntemiyle veya sömürgeci devletle girilen uzlaşmayla sınırlı değildir. Temel sorun, siyasal öznenin yeniden örgütlenmiş ulusal topluma kazandırılmasıdır. Ulusal-demokratik siyaset açısından ulusal kurtuluşun öznesi örgüt veya örgüt yönetimi değil; kendi siyasal iradesini oluşturmuş ve bu irade doğrultusunda örgütlenmiş ulusal toplumdur.

Kürdistan’daki yaygın anlayış, ulusal kurtuluş hareketini büyük ölçüde silahlı mücadele pratiği üzerinden değerlendirmektedir. Oysa tarihsel ve yapısal açıdan önce sorulması gereken soru, hangi mücadele yönteminin seçildiğinden önce, siyasal karar ve iktidarın hangi özneye ait olduğudur. Partizan silahlı mücadele, niteliği gereği bir örgütün güvenlik, gizlilik ve disiplin ihtiyaçlarını öne çıkarır. Bu durum siyasal karar mekanizmasının merkezîleşmesine ve zamanla örgütün toplumun yerine geçmesine, yani örgütsel ikameciliğin ortaya çıkmasına yol açabilir.

Örgütün kurtuluşun temel taşıyıcısı olarak görülmesi halinde toplumun siyasal öz-eylemi geri plana itilir. Böylece siyasal özne, ulusal toplumdan örgüte; örgütten örgüt yönetimine ve nihayet liderlik makamına doğru kayabilir. Bu durumda toplum, kendi geleceğini belirleyen etkin bir siyasal özne olmaktan çıkarak örgütsel kararların uygulandığı bir konuma düşer.

Buna karşılık demokratik-kitlesel siyasal mücadelede siyasal değişimin taşıyıcısı örgütün silahlı gücü değil, kendi siyasal iradesi doğrultusunda hareket eden örgütlenmiş ulusal toplumdur.

Ulusal-demokratik siyasetin temel unsurları bu anlayış etrafında şekillenir: ulusal toplumun siyasal özne olması; demokratik ve kitlesel siyasal örgütlenme; ulusal birlik ile siyasal çoğulculuğun birlikte kurulması; ulusal egemenlik hakkının esas alınması; egemenliğin kuruluşunda kurucu eşitlik; eşdeğer siyasal statü ve uzlaşmacı demokratik egemenlik.

Siyasal kararların meşruiyeti, herhangi bir örgütün veya liderliğin dönemsel ve pragmatik iradesinden değil, ulusal toplumun demokratik siyasal iradesinden kaynaklanmalıdır. Ulusal-demokratik parti bu nedenle ulusal toplumun yerine geçen bir öncü örgüt değil, toplumun siyasal iradesini örgütleyen ve toplum tarafından denetlenebilen bir araç olmalıdır. Temel ilke açıktır: Örgüt toplumu temsil eder; toplum örgütü belirler.

7595 sayılı Kanun çerçevesinde pratikleşen tasfiye süreci de bu ilişkinin tersine çevrilmesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Örgütsel iktidar toplumsal iradenin üzerine çıktığında, örgüt toplumun aracı olmaktan çıkarak toplum adına karar veren bir otoriteye dönüşür. Toplumun siyasal özne olma kapasitesi zayıfladığında, toplumun bekası ile örgütün ve liderliğin bekası birbirinden ayrışamaz hale gelir.

2. “Demokratik Entegrasyon”a Karşı Kurucu Statü ve Ulusal Egemenlik

Ulus-devlet kuramı açısından ulusal sorunun temelinde ulus, ülke ve egemenlik arasındaki ilişki bulunmaktadır. Bu üç unsurdan herhangi birinin diğerlerinden koparılması, ulusal sorunun siyasal niteliğinin geri plana itilmesine yol açar.

Bir ulusal toplumun siyasal varlığının kabulü yalnızca bireysel özgürlüklerin veya bireysel düzeydeki kültürel hakların tanınmasıyla tamamlanamaz. Ulusal toplumun kendi ülkesinin siyasal statüsü üzerinde söz sahibi olması ve egemenliğin kuruluşunda kurucu bir özne olarak tanınması gerekir.

Bu nedenle ulusal sorunun yalnızca bireysel haklar ve sömürgeci anayasanın demokratikleştirilmesi sorunu olarak yeniden tanımlanması, ulusal toplumun siyasal statüsü ve egemenlik sorununu geri plana itmektedir. Bireysel kültürel hakların, örneğin dil ve kimlik kullanımının tanınması, toplumsal yaşam açısından önemli bir rahatlama sağlayabilir; ancak ulusal toplumun siyasal statüsü sorununu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Asıl sorun, Kürd ulusal toplumunun kendi ülkesi üzerinde kurucu siyasal özne ve eşdeğer siyasal ortak olarak tanınıp tanınmadığıdır.

PKK paradigmasının tarihsel dönüşümü ve bu dönüşümün Apocu Hareket olarak ifade edilen son aşaması, bu açıdan değerlendirilmelidir. Bu dönüşüm, yalnızca stratejik bir değişiklik değil; Kürd ulusal sorununun siyasal statü ve egemenlik sorunu olmaktan çıkarılarak “demokratik entegrasyon” adı altında mevcut anayasal düzene bireysel haklar temelinde eklemlenmesi biçiminde ortaya çıkmaktadır. Kolektif siyasal statü seçeneklerinin hareketin liderliği tarafından kategorik olarak dışlanması, ulusal toplumun kendi geleceği hakkında özgürce siyasal irade oluşturma alanını daraltmaktadır.

Ulusal-demokratik siyaset açısından demokratik entegrasyon ile ulusal kurtuluş arasındaki ayrım burada belirginleşmektedir. Entegrasyon, mevcut siyasal egemenlik yapısını esas alarak ulusal toplumu bu yapı içerisinde tanımlıyorsa, ulusal toplumun kurucu siyasal özne olma niteliği geri plana itilmiş olur. Buna karşılık demokratik bir ortaklık, ulusal toplumun kendi siyasal iradesini koruyarak ortak siyasal düzenin kuruluşuna eşit ve kurucu bir özne olarak katılmasını gerektirir.

Bu nedenle kültürel hakların tanınması ile siyasal statünün tanınması birbirine karıştırılmamalıdır. Kültürel haklar demokratik bir siyasal düzenin önemli unsurlarındandır; ancak ulusal egemenlik ve siyasal statü sorununu kendiliğinden çözmez.

3. “Savaş-Barış” İkiliğinin Ötesi: Çözümün Siyasal Ölçütü ve Sonuç

Ulusal-demokratik siyaset açısından temel ölçüt açıktır: Kürd ulusal toplumu kendi siyasal statüsü, ülkesi, egemenlik biçimi ve geleceği hakkında karar verebilen kurucu siyasal özne olmalıdır. Hiçbir örgüt, örgüt yönetimi veya liderlik ulusal toplumun yerine geçerek onun adına mevcut hukuki düzenin sınırlarını belirleyemez. Siyasal iradenin örgütsel yapılara tabi hale gelmesi, siyasal öznenin toplumdan örgüte ve örgüt yönetimine doğru kaymasına yol açar.

Bu bağlamda sorun “savaş mı, barış mı?” ikiliğine indirgenemez. Asıl sorun, Kürd ulusal toplumunun kendi geleceğini belirleyen siyasal özne olup olmayacağıdır. Barış da demokratikleşme de ulusal toplumun siyasal iradesini ortadan kaldıran sonuçlar olarak değil, bu iradenin özgürce ortaya çıkmasını sağlayan siyasal koşullar olarak ele alınmalıdır.

Ulusal-demokratik siyasetin amacı, Kürd ulusal toplumunun siyasal iradesini örgütsel ikamecilikten kurtarmak ve onu kurucu eşitlik, eşdeğer siyasal statü ve uzlaşmacı demokratik egemenlik temelinde yeniden örgütlemektir. Bu nedenle ulusal birlik, tek bir örgütün toplum üzerindeki siyasal üstünlüğü anlamına gelmez. Tam tersine, farklı siyasal eğilimlerin, toplumsal kesimlerin ve örgütlerin ortak ulusal amaç ve ilkeler etrafında demokratik biçimde bir arada bulunabilmesini ifade eder.

PKK paradigmasına yönelik eleştiri, yalnızca geçmişteki bir mücadele yönteminin veya güncel bir siyasal tercihin eleştirisi değildir. Eleştirinin merkezinde, siyasal öznenin kim olduğu ve ulusal sorunun hangi siyasal amaç temelinde ele alındığı bulunmaktadır. Ulusal-demokratik siyasette siyasal özne, demokratik biçimde örgütlenmiş ulusal toplumdur. Parti, örgüt ve liderlik ise bu siyasal iradenin araçlarıdır.

Bu çerçevede ulusal-demokratik siyasetin hedefi, Kürd ulusal toplumunun yalnızca kültürel varlığının veya bireysel haklarının tanınması değil; kendi ülkesi üzerinde kurucu siyasal özne olarak kabul edilmesi ve eşdeğer siyasal statüye sahip olmasıdır.

Çözümün siyasal biçimi bağımsızlık veya eşit ve eşdeğer siyasal ortaklığa dayalı federal-demokratik bir düzen olabilir. Belirleyici olan, bu biçimin ulusal toplumun kendi siyasal iradesiyle belirlenmesi ve egemenliğin toplumun demokratik iradesine dayanmasıdır.

Dolayısıyla ulusal-demokratik siyasetin ayırt edici niteliği, siyasal öznenin silahlı örgüt, örgüt yönetimi veya liderlik değil; demokratik biçimde örgütlenmiş ulusal toplum olmasıdır. Egemenliğin kaynağı örgütsel iktidar değil, ulusal toplumun demokratik siyasal iradesidir. Kürd ulusal sorununun demokratik ve kalıcı çözümü de ancak bu siyasal ilke temelinde mümkün olabilir.

6.9.2026/Diyarbekir