Gazeteci ve yazar Çetin Çeko, Rojava’da değişen dengeleri, Şam yönetiminin Kürtlere yönelik tutumunu, ABD ve Türkiye’nin bölgesel politikalarını ve Türkiye’de yürütülen yeni sürecin Kürt meselesinin geleceği açısından ne ifade ettiğini Komkar Medya’dan Baran Dicle’ye değerlendirdi. Çeko’ya göre asıl mesele, silahlı yapıların geleceğinden ziyade, Kürtlerin kolektif kimliğini ve siyasal iradesini güvence altına alacak bir statünün nasıl şekilleneceğidir.


1. Rojava’da son dönemde yaşanan gelişmeler, özellikle Suriye Demokratik Güçleri’nin bağımsız askeri yapısının sona ererek Şam’la bütünleşme sürecine girmesi, Kürtler açısından tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Sizce Rojava’da yaşananlar kazanımların tasfiyesi mi, yoksa Kürtlerin yeni koşullarda haklarını güvence altına alma arayışı mı?

10 Mart 2025’te Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında sekiz maddelik bir çerçeve anlaşması imzalandı. ABD’nin arabuluculuk ve garantörlüğünde sağlanan bu uzlaşma; SDG’nin askerî yapısının yanı sıra Rojava Özerk Yönetimi’nin sivil kurumlarının, sınır kapılarının, havalimanlarının ve bölgedeki petrol ile doğal gaz sahalarının gelecekteki statüsünü kapsıyordu.

Şam rejimi katı bir merkezi devlet kontrolünü dayatırken, Rojava Özerk Yönetimi idari ve siyasi özerkliği içeren ademi-merkeziyetçi bir statü talep etmekteydi. Tarafların hedeflerindeki bu farklılık, 8 maddelik çerçeve anlaşmasının hayata geçirilmesini engelledi ve öngörülen takvimin aşılmasına yol açtı.

Geçtiğimiz ocak ayında Şam güçlerinin, Ankara'nın da desteğini alarak Halep’ten başlayarak SDG’ye yönelik geniş çaplı bir operasyon başlatması ve ABD’nin bu askerî hamleye sessiz kalması sahadaki dengeleri kökten değiştirdi. Bu süreçte SDG, kontrol ettiği toprakların yaklaşık %80’ini kaybederek yalnızca Rojava’daki çekirdek bölgelere çekilmek zorunda kaldı.

Sonuç olarak bugün gelinen nokta, daha önce talep edilen hakların ve siyasi statünün çok gerisindedir. Şam’ın mevcut tutumu ve Suriye’nin mevcut yapısı ademi-merkeziyetçi bir modele izin vermediği gibi, hazırlanacak yeni anayasanın da bu olanağı tanıması gerçekçi görünmüyor. Sahadaki askerî ve siyasi kayıplar göz önüne alındığında, yaşanan gelişmelerin Kürtler açısından kazanımların önemli ölçüde tasfiyesi anlamına geldiğini söylemek mümkündür.

2. Rojava’daki gelişmelerin arkasında yalnızca Şam ile Kürtler arasındaki ilişkiler değil; Türkiye, ABD ve diğer bölgesel güçlerin politikaları da belirleyici oldu. Sizce bugün Rojava’nın geleceğini en fazla etkileyen güç ve dinamikler hangileridir? Kürtler bu yeni bölgesel denklemde ne kadar kendi iradeleriyle hareket edebiliyor? 

Bugün Rojava’nın geleceğini tayin eden dış dinamiklerin başında hiç şüphesiz başta ABD olmak üzere ardından Türkiye geliyor. Şam yönetimi, İsrail ve Körfez ülkelerinin izlediği politikalar da bu güç dengesinin tamamlayıcı unsurlarını oluşturuyor. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, özellikle Washington ile Ankara’nın Suriye vizyonlarında gözlemlenen stratejik yakınlaşma açısından oldukça dikkat çekicidir.

İkinci Trump yönetimi ile Washington’ın Suriye ve Orta Doğu genelindeki angajmanında belirgin bir doktrinel dönüşüm yaşandı. Bir önceki dönemde ABD, IŞİD ile mücadele konsepti çerçevesinde Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) sahada stratejik ve taktiksel bir ortak olarak desteklemekteydi. Ancak mevcut yönetim anlayışı doğrultusunda Washington, devlet-altı ve devlet dışı aktörlerin kalıcı askerî veya siyasi statüler kazanmasından ziyade, bu yapıların mevcut devlet mimarisi içerisine entegre edilmesini ve merkezi devlet otoritesinin yeniden tesisini önceliklendiriyor.

Suriye’deki güncel politik gelişmeleri ABD’nin bu stratejik dönüşümünden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Washington açısından nihai hedef, Rojava’da özerk ya da federal bir yapının idamesini sağlamak değil; Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve merkezi devlet otoritesini koruyarak IŞİD tehdidini sınırlandırmak, bölgedeki Amerikan askerî varlığını kademeli biçimde azaltmak ve özellikle ABD enerji şirketlerine sahada yol açmaktır.

Nitekim ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da Washington’ın bölgede uzun vadeli bir askerî varlık sürdürmeyi hedeflemediğini ve federalist modelleri desteklemediğini açıkça dile getirdi. Bu doğrultuda yapılan açıklamalar ve atılan adımlar sonucu, SDG’nin anti-IŞİD kapsamındaki fonksiyonunun büyük ölçüde tamamlandığı açıklandı ve güvenlik sorumlulukları kademeli olarak Şam yönetimine devredildi.

Şayet ABD, Suriye’de federal veya ademi-merkeziyetçi bir idari modeli teşvik etmek isteseydi; bu yapının yalnızca Kürtler üzerinden değil; Dürziler, Aleviler ve Müslüman olmayan diğer etno-dini azınlıkların katılımıyla inşa edilmesi gerekirdi.  Suriye’nin parçalı veya ademi-merkeziyetçi bir idareye kavuşması, bölgesel güvenlik mimarisi açısından İsrail’in de stratejik tercihleri arasında yer almaktaydı. Washington’ın merkezi devletleri ve Ankara ile eş güdümü önceleyen bu yeni vizyonu, hem İsrail hem de Kürt aktörler nezdinde stratejik bir huzursuzluk yarattı.

Ankara, Washington’ın izlediği bu yeni bölgesel siyaset parametrelerini stratejik bir imkan olarak değerlendiriyor. PKK lideri Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen silahsızlanma ve örgütlü yapının feshi süreçleri bu çerçevede okunabilir. Buradaki temel stratejik öncelik, yalnızca iç politikadaki Kürt meselesinin çözümünden ziyade, Suriye’deki Kürt aktörlerin özerk bir statü elde etmelerinin önüne geçmek oldu.

Böylelikle Rojava Kürtleri üzerinde Washington ve Ankara’nın örtüşen baskısı yoğunlaştı. Mevcut statükoyu ve kazanımları korumak isteyen Rojava yönetimi görüşmeleri zamana yayma stratejisi izledi. Şam’dan gelebilecek olası bir askerî müdahaleye karşı ABD ve uluslararası toplumun caydırıcı bir tampon oluşturacağını öngördü. Ancak bu beklenti gerçekleşmedi ve Ankara Öcalan denklemindeki planını sahaya yansıttı. Şüphesiz bu süreç tamamen Ankara’nın tasarladığı yalınlıkta ilerlememekte; uluslararası dengeler ve Kürt hareketinin geçmişten gelen kurumsal kazanımları mevcut karmaşık tabloyu ortaya çıkarıyor.

Sonuç olarak, Rojava Kürtleri belirli bir aşamaya kadar kendi siyasal iradeleriyle hareket edebilmiş olsalar da; ABD’nin reelpolitik öncelikleri, Ankara’nın güvenlik konsepti ve Öcalan faktörünün yarattığı bileşik baskı, Rojava Kürtlerinin hareket alanını ciddi biçimde daralttı ve Şam karşısındaki müzakere gücünü zayıflattı.

3. Suriye’de yeni dönemde Kürtlerin dili, kimliği, yerel yönetim ve siyasi temsil hakları konusunda verilen vaatlerin pratikte ne ölçüde hayata geçirileceği henüz en önemli tartışma başlıklarından biri. Sizce Kürtler açısından bugün en temel güvence sorunu nedir?

Daha önceki cevaplarımda da ifade ettiğim üzere, Suriye’de gerçek anlamda bir ademi merkeziyetçi yönetim modelinin hayata geçirilmesi bugün için ufukta görünmüyor. Şam yönetiminin temel yaklaşımı, merkezi devlet yapısını korumak, farklı toplumsal ve etnik grupların haklarını ise bu merkezi yapı içerisinde tanımlamak yönündedir. Bu nedenle Kürtler açısından bugün en temel güvence sorunu, tanınan hakların niteliği ile bu hakların ne ölçüde kalıcı, anayasal ve kurumsal güvencelere dönüştürülebileceğidir.

Nitekim Suriye geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın 16 Ocak 2026’da imzaladığı 13 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararname Kürtleri Suriye halkının “asli ve ayrılmaz bir parçası” olarak tanımlıyor. Kürtlerin kültürel ve dilsel kimliğini Suriye’nin çoğulcu ulusal kimliğinin bir unsuru olarak kabul ediyor. Bu, özellikle Baas döneminin Kürt kimliğini inkâr eden ve Kürtçeyi kamusal alandan dışlayan politikaları dikkate alındığında, ileri bir adımdır.

27 Ağustos 2026’da Suriye Eğitim Bakanlığı, Kürtçe eğitimin kapsamını genişleterek haftada üç ders saatine çıkardı ve buna ek olarak haftada bir saat Kürtçe etkinlik dersi öngördü. Sosyal bilgiler, tarih, coğrafya ve felsefe gibi bazı dersler sadece üç saat Kürtçe okutulabilecek. Kürtçe bugün devlet tarafından tanınan bir “ulusal dil” konumuna yükseltilmiş olsa da Arapçayla eşit statüde genel bir eğitim ve yönetim dili haline getirilmiş olmuyor.

Benzer biçimde, eski SDG ve Rojava Özerk Yönetimi kadrolarından bazı isimlerin Suriye devlet yapısı içerisinde görevlendirilmesini sembolik bir gösterim olarak okuyorum. Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanı Danışmanı olarak atanması ve Kürt meselesi ile azınlıklar konusunda görev üstlenmesi, İlham Ahmed’in ise Suriye Halk Meclisi’nde Kürtlerin siyasi temsilini üstlenecek bir konuma getirilmesi planlanıyor.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Devlet kurumlarında bazı Kürt siyasi profillere görev verilmesi ile Kürtlerin kurumsal ve anayasal olarak güvence altına alınmış siyasi temsili aynı şey değildir. Bugün verilen makamlar kişilere bağlı siyasi düzenlemelerdir; bunların gelecekte anayasal bir statüye, kurumsal temsile veya kalıcı bir siyasi mekanizmaya dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belli değildir. Dolayısıyla Mazlum Abdi veya İlham Ahmed gibi isimlerin devlet kurumlarında görev almasını, tek başına Kürtlerin Suriye yönetiminde kalıcı ve kurumsal bir güç paylaşımına sahip olduğu şeklinde yorumlamak doğru olmaz.

Benzer bir durum Kürtçe için de geçerlidir. Kürtçenin devlet eğitim sisteminde tanınması önemli bir kazanımdır; ancak seçmeli veya sınırlı ders statüsünde kalması ile Kürtçenin Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde eğitim ve yerel yönetim dili haline gelmesi arasında ciddi bir fark bulunuyor. Dolayısıyla bugün asıl mesele, kararnamelerle belirlenen hakların varlığından ziyade bunların kapsamının ve sürekliliğinin nasıl güvence altına alınacağıdır.

Çünkü bugün Şam yönetimi Kürtlerin kimliğini ve bazı kültürel haklarını tanıyor, Kürtçenin eğitim sisteminde yer almasına izin veriyor ve Kürt siyasi aktörlerini devlet kurumlarına dahil ediyor. Fakat bunların ne kadarının kalıcı bir devlet politikası, ne kadarının mevcut siyasi konjonktürün ürünü olduğu henüz belli değil.

Kürtlerin Şam karşısındaki askerî pazarlık gücü büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda. Bu nedenle bundan sonraki süreçte Kürtlerin elde edeceği hakların niteliği, büyük ölçüde anayasal düzenlemelere, siyasi temsil mekanizmalarına ve yerel yönetimlerin sahip olacağı gerçek yetkilere bağlı olacaktır.

Burada Irak’taki Bağdat-Erbil ilişkileri de dikkatle incelenmesi gereken bir örnektir. Kürdistan Bölgesi’nin anayasal olarak tanınmış olmasına rağmen, zaman içerisinde Bağdat’ın güçlenmesiyle Erbil’in ekonomik ve siyasi manevra alanının daraldığını gördük. Suriye’de de benzer bir süreç yaşanması ihtimal dahilindedir. Şam yönetimi güçlendikçe ve devlet kurumları yeniden yapılandıkça, bugün verilen sınırlı siyasi ve kültürel alanların zaman içerisinde daraltılması ihtimali göz ardı edilemez.

Dolayısıyla benim açımdan bugün yanıtlanması gereken temel soru şudur: Şam yönetimi, merkezi devlet içinde yer alan Kürt siyasal aktörlerini Kürtlerin ulusal haklarını tanımak açısından yeterli bir temsil olarak mı kabul edecek, yoksa Kürtlerin kolektif kimliğini, dilini, siyasal temsilini ve yerel yönetimlerdeki yetkilerini anayasal güvence altına alan çoğulcu bir devlet modeli mi oluşturacaktır? Rojava’nın geleceğini ve Kürtlerin Suriye’deki fiilî statüsünü belirleyecek olan esas mesele tam da budur.

4- Rojava’daki gelişmelerin Türkiye’deki Kürt meselesi ve yeni çözüm arayışlarıyla doğrudan bağlantılı olduğu görülüyor. Sizce Rojava’daki yeni tablo, Türkiye’de demokratik ve barışçıl bir çözümün önünü mü açacak, yoksa Ankara’nın Kürt meselesine yaklaşımını daha farklı bir çizgiye mi taşıyacak?

Türk devletinin Abdullah Öcalan ile başlattığı sürecin temel motivasyonu, iç politikadaki demokratik bir çözüm arayışından ziyade, Suriye’de Rojava Kürtlerinin kalıcı bir siyasi/idari statü elde etmelerini engelleme ya da bu süreci kontrol edilebilir bir sınırda tutma stratejisine dayanıyor. Nitekim hem Ankara’daki güvenlik bürokrasisi hem de Abdullah Öcalan’ın söylemleri dikkate alındığında, bu sürecin tetikleyici unsurunun Ekim 2023 Hamas’ın İsrail’e saldırmasıyla Orta Doğu’da derinleşen jeopolitik ve güvenlik krizleri olduğu görülür.

Ayrıca İsrail ve ABD’nin bölgede İran’a ve onun nüfuz ağlarına yönelik yürüttüğü stratejik hamleler, bölgesel güç dengelerini altüst ederken Suriye ve İran hattında yeni bir Kürt statüsünün doğma ihtimalini güçlendirdi. Bu durum, Ankara’nın güvenlik odaklı dış politika algısında ciddi bir tedirginlik yarattı.

26 Şubat 2025 tarihinde Öcalan aracılığıyla kamuoyuna yansıtılan “ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümlerin tarihsel toplum sosyolojisine yanıt veremediği” yönündeki ideolojik ve siyasi vurgu, bu stratejik sıkışmanın bir yansımasıdır. Bu ideolojik hamlenin temel amacı; PKK ve onun Rojava ile Doğu Kürdistan’daki uzantılarının İsrail veya diğer uluslararası aktörlerle kurabileceği muhtemel konjonktürel ittifakların önüne geçmek, Suriye ve İran’da ortaya çıkabilecek Kürt statülerini önceden etkisizleştirmek ve bölgesel ölçekte bütüncül bir Kürt siyasi kaldıracının oluşmasını engellemektir. Dolayısıyla, başlatılan sürecin odağında Türkiye’deki Kürt meselesini kolektif haklar ve demokratikleşme ekseninde çözmekten ziyade, bölgesel Kürt siyasal kapasitesini dizginlemek ve sınırlandırmak yatıyor.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde, Rojava’da şekillenen yeni tablonun Türkiye’de demokratik bir çözümün önünü açma ihtimalini görmüyorum. Suriye sahasında Kürt aktörlerle (SDG/YPG) yürütülen dönemsel temas ve diyaloglar, büyük oranda ABD ve uluslararası toplumun sunduğu diplomatik çerçeve ve baskı mekanizmaları sayesinde sürdürüldü. Şam ve Ankara ise bu uluslararası çerçevenin sınırlarını ancak kendi güvenlik öncelikleri elverdiği ölçüde tolere ediyor. Sonuç olarak, Ankara’nın önümüzdeki dönemde Kürt meselesine yaklaşımı; Kürt siyasal taleplerini idari ve hukuki alandan soyutlayan, bölgesel dinamikleri kontrol altında tutmayı hedefleyen ve güvenlik eksenli vesayet parametrelerini derinleştiren bir yol haritası üzerinden şekillenmeye devam edecektir.

5. Türkiye’de gündemde olan çerçeve yasa, kamuoyunda çoğunlukla silah bırakma ve silahlı yapıların tasfiyesine ilişkin hukuki düzenlemeler üzerinden tartışılıyor. Sizce gerçek anlamda kalıcı bir çözüm için böyle bir yasa yalnızca güvenlik ve entegrasyon boyutuyla mı sınırlı kalmalı, yoksa Kürt halkının demokratik ve siyasal haklarını da kapsayan daha geniş bir çerçeveye mi sahip olmalıdır?

Çerçeve yasa Kürt meselesinin tarihsel çözümünün başlangıcı olarak değil, “terörsüz Türkiye” ve “iç kalesi tahkim edilmiş devlet” söylemi içinde konumlandırılıyor. Böylece sorun, bir ulusun siyasal statü talebi olmaktan çıkarılıp silahlı yapının tasfiyesi problemine indirgeniyor. Oysa çatışma çözümü literatürü açık biçimde şunu gösterir: Bir çatışma yalnızca silahsızlandırma ve yasal düzenlemeler yoluyla yönetilemez.

Bu açıdan Çerçeve yasa, ne bir çözüm ne de çözüme açılan bir yol niteliği taşıyor; çözüm söyleminin arkasına gizlenen yeni bir güvenlik hamlesi olarak, Kürtlerin statüleşme ihtimalini açıkça reddeden ve siyasal alanı yeniden devlet denetimine sokan bir kontrol projesidir.

Kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm ancak; güvenlik odaklı entegrasyon mantığının ötesine geçerek, Kürt halkının kolektif, demokratik ve anayasal haklarını güvence altına alan geniş bir siyasal mutabakat çerçevesiyle mümkündür.

6 Son olarak; Rojava’daki mevcut dönüşüm ile Türkiye’deki çerçeve yasa sürecini birlikte değerlendirdiğinizde, önümüzdeki döneme ilişkin beklentiniz nedir? Kürt meselesinde gerçekten yeni bir siyasi sayfa mı açılıyor, yoksa mevcut gelişmeler sadece geçici bir bölgesel yeniden yapılanmanın sonucu mu?

Bu sürecin en başından itibaren bölgedeki jeopolitik dönüşümlerin bir sonucu olarak başlatıldığını düşündüm. Zaten Türk devleti yetkilileri, Öcalan, PKK ve pek çok yorumcu da aynı yönde değerlendirmeler yapıyor. Bu nedenle sorunuzdaki “Kürt meselesinde yeni bir siyasal sayfa açılabilir mi?” sorusu, sürecin geleceğine dair en kritik tartışma başlığını oluşturuyor. Geçtiğimiz günlerde bu konu üzerine yazdığım bir makaleye sosyal medyada bir okuyucu benzer bir soru yöneltmiş ve süreçten beklentimi sormuştu. Verdiğim yanıtı burada yeniden ifade etmek isterim.

Benim açımdan mesele, devletin Öcalan ve PKK’yi statü talebinden vazgeçirmesi değildir. Asıl sorun, yürütülen dönüşümün sonucunda Kürtlerin kolektif kimliğini ve siyasal iradesini güvence altına alacak somut ve tanımlı bir statü talebinin giderek geri plana itilmesidir.

Bu noktada kritik soru şudur: PKK ve DEM’e destek veren Kürtler, statü talebinden uzaklaşmayı yeterince tartışıyor ve sorguluyor mu? Bana göre önümüzdeki dönemin en önemli meselelerinden biri tam da budur.

Eğer PKK ve DEM tabanında mevcut siyasal çizginin sonuçlarını sorgulayan bir tartışma başlar ve bu tartışma tabandan yükselen güçlü bir toplumsal-siyasal dalgaya dönüşürse, Kürt siyasetinde yeni arayışların ortaya çıkması kaçınılmaz hâle gelebilir. Böyle bir gelişme, Kuzey Kürdistan’ın siyasal demografisini de dönüştürebilir.

“Siyasal demografinin değişmesi”nden kastım, büyük ölçüde kadro hareketine dayanan Kürdistanlı partilerin yerine; toplumun farklı kesimlerine ulaşabilen, geniş bir toplumsal tabana sahip ve Kürtlerin kolektif siyasal taleplerini daha açık biçimde ifade edebilen yeni Kürdistanlı kitle partilerinin ortaya çıkabilmesidir. Bu tür bir siyasal dönüşüm gerçekleştiği takdirde, Kürtler kendi toplumsal dinamikleri, siyasal hedefleri ve kurumsal yapıları üzerinden daha özerk ve sağlıklı bir siyasal çizgi geliştirebilirler.

Buna karşılık, devletin Öcalan üzerinden belirlediği siyasal çerçevenin gücünü koruyarak devam etmesi ve Kürt siyasetinin bu çerçevenin dışına çıkamaması durumunda, Kürtlerin bugün karşı karşıya bulunduğu temel siyasal sorunların büyük ölçüde devam edeceğini düşünüyorum. Ayrıca meselenin yalnızca Türkiye içindeki gelişmelerle sınırlı olmadığını özellikle belirtmek gerekir.

Ortadoğu’daki dinamikler, Kürt meselesinin geleceğini doğrudan etkileyebilecek niteliktedir. Suriye’de Kürtlerin kazanımlarının gerilemeye devam etmesine karşın, İran dosyası kapanmış değildir ve bölgede her an yeni gelişmeler yaşanabilir. İran’da olası bir rejim değişikliği meydana gelir ve Rojhilat-Doğu Kürtleri, Irak Kürdistanı örneğinde olduğu gibi siyasal bir statü elde edebilirlerse, bunun Türkiye üzerinde önemli bir siyasal ve jeopolitik baskı oluşturması mümkündür. Doğu Kürdistan ve İran, Suriye gibi Türkiye’nin “arka bahçesi” değildir; dolayısıyla böyle bir gelişme Türkiye’deki Kürt meselesinin mevcut dengelerini de değiştirebilir. Hem Türk devleti hem de PKK tabanı, Kürtlerin bölgesel ölçekte elde ettiği kazanımlar karşısında “Kürt sorunu nasıl çözülebilir?” sorusuyla yeniden ve çok daha ciddi biçimde yüzleşmek zorunda kalabilir.

Bir ulusun siyasal geleceğini belirleyen yalnızca egemen devletin neye izin verdiği değil; aynı zamanda o ulusun halkının ne talep ettiği, taleplerini nasıl formüle ettiği ve bu talepler etrafında nasıl bir toplumsal ve siyasal güç oluşturabildiğidir.

Dolayısıyla Kürt toplumunun mevcut siyasal çizgiyi sorgulaması, kolektif siyasal taleplerini yeniden tartışması ve bu talepler doğrultusunda daha bağımsız, demokratik ve toplumsal tabana dayanan bir siyasal irade geliştirmesi kritik önemdedir.

Bu sürecin nasıl şekilleneceğini ise zaman, toplumsal tartışmalar ve ortaya çıkacak siyasal ve jeopolitik değişimler gösterecektir.


Kaynak: https://komkar.ch/nachrichten/cetin-ceko-kurtler-statu-talebini-yeniden-tartismali