“Mağdurun tecavüzcüsüyle evlendirilmesi” mağdur açısından bir trajedi ve yaşam boyu sürecek bir travmadır; aynı zamanda insanlığın da ortak bir utancıdır kuşkusuz.

Devletin bu insanlık utancını yasalarla (Tecavüzcünle evlen yasaları) destekleyerek failin cezadan kurtulmasını sağlaması, devletin tecavüzü/tecavüzcüyü koruyarak suç ortaklığı yaptığı anlamına gelir. Hemen hemen her toplumda farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde uygulanan “namusu temizleme” geleneği, yine hemen hemen her devlette farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde yasalarla desteklenmiştir.

Bu nedenle utanç verici uygulamayı belirli bir inanca, kültüre, topluma özgüymüş gibi değerlendirmek doğru olmaz. Uygulamanın yaşandığı toplumlarda ve uygulamanın yasalarla desteklendiği devletlerde ortak nokta, ‘kadının aileye/erkeğe ait bir mal gibi’ görülmesidir. Bu uygulamada “kurtarılan namus” ailenin/topluluğun namusudur, kadının değil.

Özel olarak kadın hareketlerinin, genel olarak da özgürlük, eşitlik anlayışını savunan insanların mücadelesi sonucu söz konusu utanç yasaları birçok ülkede ceza yasasından çıkarılarak ‘tecavüzcüyü korumaktan’ vazgeçildi. Bazı ülkelerde daha erken zamanlarda yürürlükten kaldırılan bu yasalar; İtalya’da 1981, Peru’da 1998, Kosta Rika’da 2007, Tunus ve Ürdün’de 2017 yılında kaldırıldı. Türkiye’de 2005 yılında kaldırılan söz konusu yasa, hala bazı devletlerin yasalarında varlığını koruyor. Bu yasanın hala yürürlükte olduğu ülkelerden birinin de Suriye olması ayrıca altı çizilmesi gereken bir noktadır.

Utanç yasalarının yürürlükten kaldırılması olumlu bir gelişme olsa da uygulamada tecavüzcü lehine (hafifletici sebep v.s.) kararlar verilmeye devam ediliyor. Ne yazık ki bu utanç verici anlayışın daha uzun süre (inceltilmiş haliyle de olsa) varlığını sürdüreceği görülüyor.

Kadın hareketlerinin devlet ile tecavüzü birlikte anması, suç ortaklığını dillendirmesi yaşanılan gerçekliğin doğru tanımlanmasıdır. Devletler arasında gelinen noktada görece farklılıklar vardır kuşkusuz; bazı devletler bu konuda çok ciddi mesafeler katetmişken, bazıları ise hala yerinde saymakta ve değişmeme noktasında direnç göstermektedirler. Bu nedenle tüm devletleri aynı oranda suçlamak olanaklı değildir. Ancak yaşadığımız coğrafyada hala devlet ve tecavüzün birlikte anılması için yeteri kadar neden vardır.

Devlet ve tecavüz ortaklığını en keskin biçimde dillendiren ve söylem düzeyinde mahkûm eden PKK/DEM’e bağlı kadın örgütleridir. PKK/DEM’in bu kadar keskin olmasının iki nedeni vardı; birincisi, ‘devletsiz özgür bir Yaşam’ın olanaklı olduğuna inan(dırıl)maları, ikinci ve asıl neden ise, Kürdlerin devletleşme talebini mahkûm ederek gerçekleşmesini engellemek için görevlendirilmiş olmalarıydı.

Bu görevi layıkıyla yerine getirmek için devlet=tecavüz söylemiyle yetinmeyip, “erkek kadına tecavüz ettiği için devlet ortaya çıktı” diyecek kadar gerçeklikten koptular.

Sıklıkla andıkları Anaerkil toplumun temel özelliklerini yok sayan PKK/DEM’li kadın oluşumları, Bachofen’in “Analık Hukuku” adlı kuramı ile Engels’in bu kurama dair tespitlerini, /olumlu/olumsuz eleştirilerini dikkate alsalardı, analık hukukundan babalık hukukuna geçiş nedenlerini; maddi koşullardaki (avcılık, hayvancılık, tarım) olumlu gelişmelerin erkeğe sağladığı avantajları ve bu avantajın aile kurumu (çocuklarına miras bırakma)ile bağlantısını; özel mülkiyetin ortaya çıkma nedenlerini ve devletin (tüm olumsuzluklarına karşın)gelişme yasalarının gereği olarak varlık kazandığını daha sağlıklı bir biçimde ifade edebilirlerdi belki.

PKK/DEM’li kadın oluşumlarının dikkate almadığı anaerkil döneme özgü en önemli özelliklerden biri (ki bu özellik yaşanan bunca kafa karışıklığının, tutarsızlığın ve paradoksun esas nedenidir) kadın Tanrıçaların başat güç olmasına karşın Erkek Tanrıların ikincil bir role (sevgili, oğul v.s.) sahip olduğu ve ikincil role sahip diğer doğa varlıkları ile aynı kategoride yer almalarıdır. Erkek bir Tanrıya (Öcalan) tapan bu oluşumlar, söz konusu tezatlığı gidermek için bir “ana Tanrıça” yaratmak için epey çabalamalarına karşın, eldeki malzemenin yetersizliğinden dolayı amaçlarına ulaşamadılar ve anaerkil inançla tezatlık oluşturan “erkek Tanrı” figüründe ısrarcı oldular…

Abdullah Öcalan tarafından yaratıldıklarına (düşünsel, duygusal ve kişilik anlamında) inanan söz konusu kadın oluşumlarının düşünce dünyasını anlamak için gerçek tarih içinde kalmak yeterli değildir. Öcalan’ın kendi açıklamalarında kendisini “insan biçimli bir Tanrı” olarak gördüğü; PKK/DEM’li kadın oluşumlarının da Öcalan’a aynı anlamı yükledikleri gerçeğinden hareketle, bu anlayışın nedenlerini anlamak için mitolojiye bakmak gerekiyor.

Zeus-Athena ilişkisi, Öcalan-PKK/DEM’li kadın oluşumları arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olabilecek türden bir ilişkidir.

Zeus, Athena’ya hamile olan eşi Metis’i yutar; Athena Zeus’un kafasından (zırhıyla) doğar,

Hamile Metis’in yutulması, anaerkil döneme özgü kadının bilgelik/doğurganlık kültünün yıkılması anlamına geliyor. Başka bir deyişle, anaerkilliğin ataerkillik tarafından yok edilmesi/yutulması anlamına geliyor… Athena’nın Zeus’un kafasından doğması, kadının en büyük avantajı olan doğurma/hayat verme özelliği elinden alınmış olur. Athena’nın erkeklerden yana olup kadınlara karşıt bir rol oynamasının nedenini, ‘kendisini hiçbir annenin doğurmamasına’ bağlıyor…Bu nedenle de Athena, ‘her konuda erkekleri desteklediğini’ söylüyor…

Aynı anda hem Zeus’un Athenaları Hem de kadın özgürlükçü olamazsınız.

İradesi (ki siz gururla irademiz Öcalan’dır diyorsunuz) olmayanın aklını kullanma becerisi de olmaz.

Kadın hareketlerinin olmazsa olmazı ‘kendi bedeni üzerinde başkasının söz sahibi olamayacağı’ anlayışına karşın, iradesi, aklı üzerinde söz sahibi olmayanın bedeni üzerinde de söz sahibi olamayacağı gerçeği sizin kadın hareketleri kategorisinde yer almanıza izin vermiyor. Tıpkı Athena gibi erkeklerden/ataerkillikten yanasınız…

Öcalan ile PKK/DEM’li kadın oluşumları arasındaki bu hastalıklı/mitolojik ilişki olmasaydı, Öcalan’ın ‘egemen devletlere entegre olun/tecavüzcünüzle evlenin’ talimatına karşı sert tepki gösterirlerdi. Günümüzde politik olmayan bir kadın bile ‘tecavüzcünle evlen’ talimatına mutlaka tepki verir. Kimi Amina Filali gibi yaşamına son verir, kimi de ‘çatışma çıkmasın/ailenin namusu kurtulsun’ diye babanın talimatını hüzünle/acıyla ve çaresizce kabul etmek zorunda kalır. PKK/DEM’li kadın oluşumlarının “tecavüzcünüzle evlenin” talimatına itiraz etmemesi bir yana, ‘paradigma, özgür kadın, barış, demokratik entegrasyon v.s. söylemlerle) kararı bir zafer(!) olarak görmeleri kadın açısından yabancılaşmanın en trajik halidir…

“Tecavüzcünle evlen” yasalarının yürürlükte olduğu çok az devletten biri olan Suriye Arap Cumhuriyetinin devlet erkanı hem yasalar bakımından hem de gerici/cihadist anlayışları bakımından tecavüzle anılmayı herkesten daha çok hak ediyorlar.

PKK/DEM’li kadın örgütleri Devlet=tecavüz anlayışını hararetle savunduklarında, Kürdlerin devletleşme hakkını dillendiren insanları gerici/çağdışı/feodal v.s. itham etmekle yetinmeyip, adeta onları birer “tecavüzcü” gibi lanse ettiler…

Kaderin cilvesi mi, gerçeklerin bir gün kendini dayatma inatçılığı mı, çok yükseklerden uçmanın yere sert çakılması mı, yoksa tarihin mitolojiye üstünlüğü mü bilinmez; ama PKK/DEM’li kadın oluşumlarını kaçışı olmayan bir sınamayla karşı karşıya bıraktı özgürlük paradigmaları(!)

Suriye Arap Cumhuriyetine henüz entegre ol(a)mayan kadınların bir bakanlık bünyesinde görev almak için kamuoyu oluşturmaya çalışması/uğraşması, açıklanması zor bir travmatik durumdur. Tecavüzcüsüyle evlenmek için kadınların çırpınması; buna karşın tecavüzcünün evlilik için şartlar ileri sürerek naz yapması…

Bedel Edebiyatı yaparak bu utanç verici durumu aklayamazsınız.

Tecavüzcüsüyle evlenmek için çatışan/bedel ödeyenin sitemi sadece tecavüzcüye olabilir…

Siz amacınıza ulaşmak için (egemen devletlere entegre olmak) uğraşırken, insanca yaşamak isteyenlere bedel ödettiniz.

Bu utanç “tecavüzcünle evlen” yasasına/uygulamasına onay vermeyen, ortak olmayan insanları “süreç sabotajcısı, barış karşıtı, çatışma isteklisi” olarak gösterip ‘savaşın o zaman’ demeniz, suça/utanca ortak arayışından başka bir anlam ifade etmiyor.

Merak etmeyin!

Yakında Öcalan’ın “demokratik tecavüz” paradigmasıyla her şey temizlenir ve yarattığınız putun gölgesinde “özgürlük şarkıları” söylemeye devam edersiniz…

02.09.2026