Türkiye’de devletin idari  otoritesi ile Kürt siyasi hareketlerinin karar mercileri bugün en zor eşikte duruyorlar.  Ülkede yarım yüzyıldan fazladır devam eden silahlı çatışmalarla terör eylemlerinin ardından, taraflar ilk kez ciddi olarak ülke içindeki savaşın veya silahlı eylemlerin nasıl sürdürüleceğini değil, bunların nasıl tamamen sona erdirilebileceğini konuşuyorlar. Silahların bırakılması, örgütsel yapının tasfiyesi, bunun doğrulanması, hukuki düzenlemeler, cezaevlerindeki dosyalar, diyasporadakilerin durumu, siyasetin normalleşmesi ve bütün bunların toplumsal hayata nasıl yansıyacağı artık bir nefeste aynı cümlenin içinde konuşuluyor. Fakat bütün bunların arasında gözden kaçırılan çok daha önemli bir psikolojik gerçeklik var. Onu da Hannah Arendt'çi bir bakış açısıyla ele aldığımızda karşımıza şu tablo çıkıyor. 

Şöyle ki;

Silahlı eylemlerin ve savaşın asıl sona ermesi, ülkedeki insanların birbirlerini görme biçiminin, bakış açısının değişmesiyle mümkün olur. Çünkü bu elli yıllık çatışma yalnızca dağlarda, şehirlerdeki hendeklerde, karakollarda, cezaevlerinde ve mezarlıklarda yaşanmadı. Aynı zamanda tüm çatışmalar ülke insanlarının zihninde de yaşandı. Bir kuşak bir diğer kuşağa korkuyu aktardı. Bir anne üniversiteye gönderdiği çocuğuna "dikkat et" dedi.

Bir askerin yanıbaşında arkadaşı vuruldu. Yüzlerce belki de binlerce köy boşaltıldı. Bir şehirde, tren istasyonlarında, okul girişlerinde bombalar patladı. Bir cenaze kaldırıldı. Bir üniversiteli genç dağa çıktı. Bir başkası dağlara asker olarak gitti. Bir başkası cezaevine girdi. Bir başkası sebepsiz yere öldürüldü. Bir başkası da televizyonun karşısında çekirdek çıtlatarak bütün bunları izledi. Ve her defasında toplumun bir kesimi kendi acısını gerçek, karşı tarafın acısını ise hak etmiş, belasını görmüş olarak gördü. 

İşte savaşların en kalıcı silinmez izi budur. Silahları bırakmak, yakmak, gömmek mümkündür. Ama zihindeki silahları bırakmak hiç de sanıldığı kadar kolay değil. Çünkü silahı elinden bırakan insan, elini boşaltır. Ancak öfkeyi zihninden çıkarmayan insan ise hala savaşmaya devam eder.

Bugün Türkiye'nin önündeki sürdürülmekte olan terörsüz Türkiye süreciyle ilgili asıl sınav da burada başlıyor. Elli yıl boyunca bu ülkede çok sayıda insan aynı cümleyi farklı biçimlerde kurdu.

"Birey olarak ben ne yapabilirim ki? Bir devlet görevlisi, ben sadece görevimi yapıyorum, dedi. Bir asker, ben sadece verilen emri uyguluyorum, dedi. Bir bürokrat, ben sadece prosedürü işletiyorum, dedi. Bir siyasetçi, ben sadece seçmenimin hassasiyetlerini dile getiriyorum, dedi. Bir gazeteci, ben sadece toplumdaki öfkeyi yansıtıyorum, dedi. Bir sosyal medya kullanıcısı, ben sadece gördüğüm şeyi paylaştım, dedi. Başka bir tarafta başka insanlar aynı cümlenin başka biçimlerini kullandı. Ben sadece örgütümün kararını uyguluyorum. Ben sadece arkadaşlarımın yaptığını yaptım. Benim başka seçeneğim yoktu. Bir savaşta herkes aynısını yapıyor. Onlar bize bunu yaptı. Biz de ona karşılığını verdik. Bu cümlelerin hepsi birbirinden farklı görünüyor. Fakat altında aynı psikolojik mekanizma yatıyor. Sorumluluğu kendinden uzaklaştırmak. İnsan, yaptığı şey ile kendisi arasına bir aracı, bir vasıta, bir neden koyduğunda vicdanı rahatlıyor. Ben karar vermedim. Ben başlatmadım. Ben sadece uyguladım. Ben sadece söyledim. Ben sadece paylaştım. Ben sadece görevimi yaptım. Böylece insan, kendi eyleminin sahibi olmaktan çıkıp bir mekanizmanın, bir bütünün parçasına dönüşüyor. Ve bu mekanizma büyüdükçe, kimse bütünü görmüyor. Herkes kendi küçük parçasına bakıyor. Birisi emri veriyor. Birisi emri iletiyor. Birisi uyguluyor. Birisi rapor yazıyor. Birisi haber yapıyor. Birisi alkışlıyor, slogan atıyor. Birisi sessiz kalıyor. Sonunda ortaya savaşın yıkımı gibi büyük bir sonuç çıkıyor. Fakat herkes kendi payına bakıp şöyle diyebiliyor. "Benim yaptığım o kadar da büyük bir şey değildi." Savaşların en tehlikeli taraflarından biri de budur. Büyük felaketler çoğu zaman büyük kararlarla değil, milyonlarca sıradan insanların küçük kararlarının üst üste binmesiyle oluşur. 

Bu nedenle bugün Türkiye'de barış meselesini yalnızca silah bırakma meselesi olarak görmek büyük bir hata olur. Elbette çatışmalı bir ortamda silahların bırakılması temel şarttır.

Devletin güvenliği sağlama hakkı tartışılmaz. Sivillerin güvenliği tartışılmaz.

Şiddetin sona ermesi tartışılmaz. Fakat bunların hepsi barışın yalnızca ilk katmanıdır. Asıl mesele bundan sonra başlar. Çünkü silahlar sustuğunda şu sorular ortaya çıkacaktır. Birbirimize nasıl bakacağız? Geçmişte yaşananları nasıl anlatacağız? Ölümler ve öldürmeler hakkında nasıl konuşacağız? Kayıpları nasıl hatırlayacağız Adaleti nasıl sağlayacağız? Ceza ile intikam arasındaki çizgiyi nasıl koruyacağız? Bir insanın geçmişte yaptığı bir terör eylemi ile bugün değişmiş olması arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendireceğiz? Devletin geçmişte yaptığı haksız ve hukuksuz uygulamalarıyla, yanlışlarıyla bugün hukuk devleti sınırları içinde ihtiyaç duyduğu güvenlik politikalarını birbirinden nasıl ayıracağız? Kürtlerin haklarını konuşurken Türklerin korkularını küçümsemeden konuşabilecek miyiz? Türklerin güvenlik kaygılarını konuşurken Kürtlerin yaşadığı tarihsel travmaları inkar etmeden, görmezlikten gelmeden konuşabilecek miyiz? En önemlisi birbirimizi eşit haklara sahip, eşit yurttaşlar olarak görebilecek miyiz?

Çatışmaların uzun sürmesinin iz bırakan etkili bir sonucu vardır. Bir süre sonra insanlar artık karşısındaki kişileri tek tek insan olarak görmez.

Bir "grup" olarak görür. "Kürtler. Türkler. Askerler." Örgütçüler. Milliyetçiler. Teröristler. Devletçiler. İhanetçiler. Vatanseverler. vs." Böylece insan, bireyi ortadan kaldırıp etiketi koyar. Etiket koyduğunuz anda düşünmek kolaylaşır. Çünkü artık karşınızda Ahmet yoktur. Mehmet yoktur. Ayşe yoktur. Fatma yoktur. Bir kategori vardır. Kategoriler ağlamaz. Kategorilerin çocukları yoktur. Kategorilerin anneleri, ana yürekleri yoktur. Kategoriler korkmaz. Kategoriler ölmez. Ama insanlar ölür. İşte savaş psikolojisinin en tehlikeli başarısı, insanı kategoriye dönüştürmesidir. Bir insanı kategoriye dönüştürdüğünüz anda ona yaptığınız her türlü kötülüğü kendinize açıklamanız kolaylaşır. "Zaten onlar..." İşte bu cümle, tarihin en tehlikeli cümlelerinden biridir. "Zaten onlar..." Devamını istediğiniz gibi doldurabilirsiniz. Zaten onlar terörist. Zaten onlar hain. Zaten onlar bölücü. Zaten onlar faşist. Zaten onlar düşman. Zaten onlar cahil, anlamaz. Zaten onlar insanımız değil. Her defasında aynı psikolojik kapı açılır. Karşımızdaki insan olmaktan çıkar. Ve insan olmaktan çıkan birine yapılan haksızlığı savunmak kolaylaşır. Bugün Türkiye’de devlet yöneticilerinin ve örgüt liderlerinin en büyük ihtiyaçları, yeni bir kanundan,  yeni bir anayasa maddesinden, yeni bir güvenlik operasyonundan veya yeni bir siyasi slogandan önce şudur. Düşünme cesareti. Düşünmek, kendi tarafına, kendi ilkelerine karşı çıkmak değildir. Düşünmek, karşı tarafı haklı bulmak da değildir. Düşünmek, önce şu soruyu sorabilmektir. Benim inandığım şey gerçekten doğru mu?

Bu soru son derece tehlikelidir. Çünkü insanın kendi kimliğine dokunur.

Bir insan, ben Türküm dediğinde, Türk olduğum için doğru olan nedir? diye sormak zorundadır.

Ben Kürdüm, dediğinde, Kürt olduğum için doğru olan nedir?, diye değil, İnsan olduğum için doğru olan nedir?, diye sorması gerekir. Ben devlet yanlısıyım, diyen de aynı sınavdan geçmelidir. Ben muhalifim, örgüt yanlısıyım, diyen de.

Ben milliyetçiyim, diyen de. Ben sosyalistim, diyen de. Ben muhafazakar ve dindarım, diyen de. Çünkü hiçbir kimlik insanı ahlaki sorumluluktan muaf tutmaz. Hiçbir bayrak vicdanın yerine geçemez. Hiçbir örgüt vicdanın yerine geçemez. Hiçbir devlet makamı vicdanın yerine geçemez. Hiçbir çoğunluk vicdanın yerine geçemez.

Burada çok önemli bir ayrım var. Barış, geçmişi unutmak değildir. Barış, geçmişi hatırlamanın biçimini değiştirmektir. Çünkü unutmak isteyenler ile intikam isteyenler görünüşte birbirlerinin karşıtıdır. Oysa ikisi de aynı hatayı yapabilir.

Geçmişi bugünün esiri haline getirmek. Bir taraf, "Hiçbir şey olmadı" der.

Diğer taraf, "Hiçbir şey unutulamaz" der. İlk cümle adaletsizliğe yol açabilir.

İkinci cümle ise sonsuz bir intikam döngüsüne. Oysa demokratik hukuk toplumunun yapması gereken daha zor bir şeydir. Hatırlamak ama intikam almamak. Affetmek zorunda olmadan birlikte yaşamak. Acıyı inkâr etmeden geleceği kurmak. Suçu bireyselleştirirken kimliği suçlamamak. İşte gerçek barış budur. Bugün önümüzde hukuki bir süreç var. Silahların bırakılması, örgütsel yapıların sona ermesi, bunun doğrulanması ve ardından hukuki mekanizmaların işletilmesi üzerine kurulmuş yeni bir dönemden geçiyoruz. Meclis'ten geçen düzenleme de bu sürecin hukuki çerçevesinin önemli parçalarından biri haline geldi. Fakat hukuk tek başına toplumu iyileştiremez. Bir yasa çıkarabilirsiniz. Ama bir insanın zihnindeki düşmanı yasa ile silemezsiniz. Bir örgütü tasfiye edebilirsiniz.

Ama insanların hafızasındaki örgütü, korkuyu ve öfkeyi aynı hızla tasfiye edemezsiniz.

Bu nedenle bundan sonraki süreç sadece Ankara'daki Meclis salonlarında değil, evlerde, okullarda, kahvehanelerde, üniversitelerde, kışlalarda, gazetelerde, televizyonlarda ve sosyal medyada yaşanacaktır.

Belki de en zor mücadele orada verilecektir. Çünkü savaş sırasında susmak kolaydır. Barış sırasında konuşmak zordur. Savaş sırasında herkes kendi tarafının doğrularını bilir. Barış sırasında ise insan kendi tarafının yanlışlarıyla da yüzleşmek zorunda kalır. İşte bu yüzden bugün hepimizin kendimize sorması gereken çok basit ama çok rahatsız edici bir soru var. Ben savaşın bitmesini mi istiyorum, yoksa sadece karşı tarafın yenilmesini mi? İkisi aynı şey değildir. Karşı tarafın yenilmesini isteyen insan, savaşı başka biçimde sürdürmek ister. Gerçek barışı isteyen insan ise kendi tarafının da değişmesini kabul etmek zorundadır. Eğer bir Türk, Kürtlerin geçmişte yaşadığı haksızlıkların bazılarını kabul etmeden barış istiyorsa, bu barış eksik kalacaktır. Eğer bir Kürt, silahlı şiddetin yarattığı acıları, terör eylemlerini ve bunların siviller üzerindeki sonuçlarını kabul etmeden barış istiyorsa, bu da eksik kalacaktır. Eğer devlet, geçmişte yaptığı hatalarla yüzleşmeden yalnızca "bundan sonra hepimiz kardeşiz" diyorsa, bu söz havada kalacaktır. Eğer örgüt ve onun çevresindeki siyasal anlayış, geçmişteki şiddetin sorumluluğuyla yüzleşmeden yalnızca "artık yeni bir dönem" diyorsa, bu da yeterli olmayacaktır. Barış, herkesin kendi geçmişini aklaması değildir. Barış, herkesin kendi geçmişine bakabilme cesaretidir. Sosyal medya çağında bu daha da önemli. Çünkü bugün savaşın yeni cephesi dağlar değil, ekranlardır. Bir insan hakkında yalan söylersiniz. Bin kişi paylaşır. On bin kişi görür.

Yüz bin kişi inanır. Bir saat sonra o insan artık kendi adıyla değil, hakkında üretilen etiketle yaşamaya başlar. Üstelik bunu yapanların çoğu kendisini kötü insan olarak görmez. "Ben sadece paylaştım." İşte yine aynı cümle. "Ben sadece paylaştım." Bir başkası yazdı. Bir başkası büyüttü. Bir başkası hakaret etti. Bir başkası tehdit etti. Sonunda gerçek bir insanın hayatı etkilendi. Fakat kimse kendisini sorumlu hissetmedi. Çünkü herkes yalnızca kendi küçük parçasına baktı. Oysa barışın en önemli kültürel koşulu, insanın kendi küçük hareketinin büyük bir sistemin parçası olabileceğini anlamasıdır. Bir hakaret yalnızca bir hakaret değildir. Bir yalan yalnızca bir paylaşım değildir. Bir insanı sürekli hain, terörist, bölücü, faşist veya düşman olarak göstermek yalnızca sert bir siyasi dil değildir. Bunlar, sonunda gerçek hayatta insanların birbirine nasıl davranacağını belirleyen kelimelerdir. Dil, savaştan sonra en geç silah bırakan şeydir.

Darmstadt, 13.09.2026