PKK’nin; ‘bir devlet projesi olarak siyaset sahnesine çıktığı/çıkartıldığı, taşeron bir hareket olarak ulusal dinamikleri yok etmekle görevlendirildiği’ gerçeği yıllardır dillendiriliyor. Ancak bu gerçeği dillendirenler hem sayısal olarak azınlıktı hem de kitlelere ulaşma noktasında yeteri kadar başarılı olamadı. PKK’nin medya hegemonyası bu gerçekliği görünmez kılmak için her türlü ahlaksızlığa başvurdu; gerçekliği dillendirenleri “hain, ajan, işbirlikçi” ilan ederek ve derin devletin şantajlarını devreye sokarak etkisiz kılmaya çalıştı. Dahası PKK dışında kalan Kürd politik çevreleri de (özellikle de orta yolcular/mevki makam hesabı yapanlar) bu gerçekliği perdelemek ve etkisiz kılmak için PKK’nin (birlik zamanı, yapıcı eleştiri gibi söylemlerle) yedek güçleri olarak işlev gördüler.

Öcalan’ın Türkiye’ye gelmesi/getirilmesi ve sorgu ifadelerinin basına sızmasından sonra, ‘PKK bir devlet projesidir’ tespitine katılmayan bazı kesimlerde bu konuda soru işaretleri yaratmaya başladı; bu kesim 1999’dan itibaren PKK’nin Öcalan vasıtasıyla devletin hizmetine girdiğini dillendirmeye başladı.

“Demokratik entegrasyon” ile birlikte Batı Kürdistan’ın Öcalan-MİT ortaklığıyla Suriye Arap Cumhuriyetine peşkeş çekilmesi; Öcalan’ın ‘en az MHP kadar devletin sağlam bir ayağı olma’ misyonunu açıkça dillendirmesi; Haseke ve Kobanî’de PKK-HTŞ ortaklığıyla Kürdlerin katledilmesi sadece muhalif kesimde değil, PKK’ye yakın duran okur-yazar kesimlerde ve PKK kurumlarında yer alan insanlarda da PKK-egemen devlet(ler) ortaklığı görünür oldu.

Tam da her şey berraklaştığı bir dönemde farklı sesleri, eleştirel yaklaşımları bastırmak için her türlü ahlaksızlığa başvuran PKK, kendi kurumlarında çalışmış, kendi basınında programlar yapmış insanların eleştirilerini etkisiz kılmak için kirli algı operasyonlarına/iftiralarına başladı; hem de okur-yazar yanaşmalarını (Ahmet Nesin gibi) devreye sokarak. Eskiden troller vasıtasıyla yaptığını şimdilerde itibarlı aydın(!)lar vasıtasıyla yapmaya başladı. Düşünceleri ve gerekçeleri farklı olsa da, uzun süre bu kirli anlayışa katkı sunmuş olsalar da aydınların PKK eleştirileri anlamlıdır kuşkusuz. PKK’nin tüm kirli oyunlarına rağmen geri adım atmayan ve kirliliği teşhir etme noktasında kararlı davranan aydınların (özellikle Yektan Türkyılmaz ve Ayşe hür) bu tutumu saygındır; Kürd politik çevrelerinde/siyasetçilerinde gör(e)mediğimiz bu kararlılık ve dik duruşu kalıcı hale getirmek ve yaygınlaşmasını sağlamak duyarlı tüm insanların görevidir…

Öcalan ve tarikatı bir bütündür ve tüm kurumları faşizm ile şekillendirilmiştir. Yapılacak eleştirilerin köklü/bütüncül/yıkıcı olması önemlidir. ‘Öcalan kötü, Selahattin Demirtaş iyi’ ‘PKK kötü DEM iyi, ‘KCK kötü PJAK iyi’ gibi yaklaşımlar sadece ve sadece Öcalan kültüne ve kirli misyonuna hizmet eder. Türkiye’de Kemalizm ile şekillendirilen faşist kurumlar, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra da varlığını korumuş ve günümüze kadar gelmiştir. Mustafa Kemal’den sonra İsmet İnönü’nin başa gelmesi nasıl ki faşist yapıyı değiştirmemişse, Öcalan sonrası Demirtaş veya bir başkasının başa gelmesi de faşist kurumları ve uygulamalarını değiştirmeyecektir. Bu nedenle sadece Öcalan’ı mahkûm ederek kurumlarına dokunmamak veya Öcalan yerine Demirtaş ya da bir başkasını “kurtarıcı” olarak pazarlamak ya cehalettir ya da bilinçli olarak kurumsal faşizmin kalıcılığı için çaba sarf etmektir.

Duygu-Akıl kıskacı

Öcalan şahsında şekillendirilen PKK ve kurumları, alenileşen kirli misyonun sorgulanmasını engellemek için insanları akıl-duygu kıskacına alarak adeta çaresiz bırakıyor. Bunun en trajik örneği, toplu taziye çadırları oyunudur.

Beş yıl, on yıl hatta 30 yıl önce yaşamını yitirmiş insanların ölümünü yeni ve toplu şekilde açıklayarak taziye çadırları kuran Apocular, taziyeleri Öcalan’ı kutsama törenlerine çevirerek esas amacın kirli misyonun baş aktörünü ölüler üzerinden besleyerek “Tanrısallığının” sorgulanmasını engellemektir. Bir yandan taziye çadırları kurup herkesi “duyarlı” olmaya çağırmaları ve eş zamanlı olarak Avrupa’da festivaller düzenleyerek coşup Öcalan Kültünü kutsamaları, ölenler için timsah gözyaşları döktüklerinin kanıtıdır.

Kuşkusuz ki PKK saflarında yer alan birçok yurtseverin/devrimcinin amacı Öcalan’ı kutsamak, kutsanan kültün devlete hizmet etmesine katkı sunmak değildi. PKK’nin kuruluşundan beri Öcalan’ın kirli misyonunu gören ve tavır alan birçok insan iç infazlarla katledildi. Bağımsızlık ve özgürlük amacıyla PKK saflarına katılmış insanlar, PKK’nin kurumsal kimliği dışına çıkartıldığında birey olarak bir değer olurlar ve anılarına saygı duyulabilir; ama PKK’yi mahkûm etmeden ve PKK kurumları içinde kalarak söz konusu onurlu insanları sahiplenmek değerleri kirletmek olur. Ölenlerin aileleri ve duyarlı insanlar, Öcalan kültü ve egemen devletlere hizmetçilik yapmak istemiyor ve hayatını kaybedenleri anmak istiyorsa, öncelikle PKK ve tüm kurumlarını mahkûm etmek durumundalar. Aksi bir sahiplenme Apoculuğa hizmet olur. Bu noktada akıl ve duyguyu uzlaştırarak, hem hayatını kaybedenleri birey olarak (PKK kimliğinden arındırarak) sahiplenmek/anmak hem de Apoculuğun kirli misyonunu haykırmak mümkündür. Akıl devre dışı kalıp sadece duygularla hareket edildiğinde, profesyonelce hazırlanan duygu iklimleriyle her zaman Apoculuğa taze kan verilmiş olur…

14.09.2026

Not: Aynı başlığı taşıyan ve benzer içeriğe sahip bir yazım 2014 yılında Nasname sitesinde yayınlanmıştı ancak site kapandığı için bugün ulaşılamıyor. Sözkonusu yazı güncellenerek tekrardan size sunuyorum.