Suriye’de Kürtçe dilinde eğitim sorunu, 14 yıllık özerk bir yönetimden sonra yeniden sokak gösterileriyle tartışılıyor. Meydanlarda Öcalan fotoğrafları basılı posterler veya flamalar taşınarak "Bê serok jîyan nabe/Seroksuz yaşamın kıymeti yok!" şeklinde sloganlar atılıyor, protestolar düzenleniyor ve böylece “Kürtçe eğitim hakkı” üzerinden yeni bir siyasi tartışma ve gerilim inşa ediliyor. Apocu harekete yakın yayın organlarına göre(ANF), neredeyse tüm rojava halkı Kürtçe eğitim için günlerdir ayaktadır. Örgütün medya organlarının haberlerinde şöyle yazılıyor: "Til Temir, Qamişlo ve Amûdê’de bir araya gelen Rojava halkı, Kürtçe’nin Suriye’de resmi dil olarak tanınmasını istedi. Rojava halkı Suriye Eğitim Bakanlığı’nın Kürtçe’nin üç saatlik ders olarak verilmesi yönündeki kararını protesto için günlerdir alanlarda. Halk, Kürtçe’nin ders sayısıyla kısıtlanmasına tepki göstererek anadilde eğitim hakkının tanınmasını istiyor."

Elbette Kürtlerin Suriye'de anadillerinde eğitim hakkı istemeleri çok meşru bir taleptir. Dahası, yıllarca yasaklanmış ve kamusal alanda baskılanmış bir dilin eğitim hayatında yaşatılması, sıradan bir kültürel talep olarak görülemez. Ancak burada şu soruyu da sormak gerekiyor. Madem mesele bu kadar temel, neden Ahmed Şara yönetimiyle yürütülen müzakerelerin ve yapılan anlaşmaların ilk aşamasında bu üç saatlik ders konusu masada kabul edildi; neden daha sonra aynı mesele şimdi sokak siyasetinin merkezine taşınıyor? Önce anlaşma, sonra yine meydan ve gösteriler mi? Neden?

Rojava ya da kimilerine göre Kuzey ve Doğu Suriye’deki Kürt yönetiminin yıllardır ayrı bir ideolojik ve ne olduğu bilinmeyen jinelojik isimli bir eğitim sistemi yürüttüğü biliniyor. 2012’den itibaren Kürtçe eğitim, bölgedeki okullarda okutuldu ve kurumsallaştırıldı. Bu sistem, Şam’ın merkezi eğitim modelinden ayrı bir yapı olarak gelişti. Fakat Suriye’de HŞT ve Ahmed Şara ile yeni bir dönemin başlamasıyla birlikte tablo değişti. Dolayısıyla Şam ile PYD/PKK öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri arasında yapılan anlaşmalar, yalnızca askeri entegrasyonu değil, idari, sivil ve eğitim kurumlarının da Suriye devlet yapısına dahil edilmesini öngördü. Birleşmiş Milletler de bu anlaşmayı memnuniyetle karşıladı, onayladı ve Kürt toplumunun Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınmasını içeren düzenlemeye dikkat çekti. Guterres'in beyanları da hep bu yönde. Daha da önemlisi, eğitim meselesi de bu entegrasyon sürecinin bir parçası haline geldi ve oradaki Kürt yöneticilerce mevcut haliyle de kabul edildi. Nitekim Şam tarafının açıklamalarında Kürtçenin “ulusal dil” olarak tanınması ve okullarda öğretilmesine izin verilmesi gibi düzenlemeler ortaya çıktı. 

Ancak Kürtçe hâlâ Arapçanın yanında ülkenin ikinci resmî dili statüsüne getirilmiş değil; fakat önceki rejimin inkârcı çizgisiyle karşılaştırıldığında hukuki ve siyasi açıdan yeni bir zemin de oluşmuş durumda. 

O halde mesele şudur:

Eğer Kürt yöneticiler Şam'la masaya oturmuş, entegrasyon konusunda anlaşmış ve eğitim meselesini de bu müzakere sürecinin parçası haline getirmişlerse, neden şimdi sanki Kürtçe eğitim hakkı hiç konuşulmamış, hiç müzakere edilmemiş ve ortada hiçbir siyasi süreç yokmuş gibi bir sokak mobilizasyonu yaratılıyor?

Guterres'in sözleri göz ardı mı edilecek? Zira k9nuyla ilgili Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres'in değerlendirmeleri çok önem taşıyor. Guterres, Suriye'deki genel gidişatın kusursuz olmadığını kabul etmekle birlikte, sürecin genel olarak doğru yönde ilerlediğini söylüyor. Kürt liderliği ile Şam yönetimi arasında varılan mutabakatların önemine de dikkat çekerek ve eğitim meselesinin diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğini vurguluyor.

Guterres'in bu yaklaşımı aslında çok basit bir diplomatik ilkeye dayanıyor: Sorun varsa masada çözülür; üzerinde anlaşmaya varılmış konular ise uygulama mekanizmalarıyla hayata geçirilir. Öyleyse siyasi aktörlere düşen görev, insanları her seferinde sokağa çağırmak değil; üzerinde anlaşılmış maddelerin uygulanmasını denetlemek, eksik kalan noktaları müzakere etmek ve yeni anayasal güvenceler için siyasal mücadele yürütmektir.

Peki protestolar gerçekten sadece eğitim için mi? İşte polemiğin düğümlendiği yer burası. Kürtçe eğitim meselesi gerçek bir meseledir. Bunu küçümsemek mümkün değildir. Ancak gerçek bir sorunun varlığı, o sorunun her siyasi protestonun arkasındaki bütün motivasyonu açıkladığı anlamına gelmez. Çünkü son dönemde gerek Suriyede olsun ve gerekse Türkiye'de olsun tartışılan konular ile modelin ayrıntıları zaten masadadır. Şam yönetimi ile Kürt tarafı arasında eğitim sisteminin nasıl bütünleştirileceği konusunda farklı öneriler tartışılmaktadır. Bunlardan biri Kürtçenin haftada 3 saatlik bir ders olarak okutulması, diğeri ise Suriye ulusal müfredatının Kürtçeye çevrilmesi gibi seçeneklerdir. Dolayısıyla mesele artık “Kürtçe eğitim olacak mı, olmayacak mı?” sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele şudur. Kürtçe eğitim hangi kapsamda olacak, hangi müfredat uygulanacak, diplomaların denkliği nasıl sağlanacak, öğretmenler nasıl sisteme alınacak ve Kürtçe eğitim Suriye'nin anayasal düzeninde nasıl güvence altına alınacak?

Bunların tamamı müzakere edilebilir ve siyasi olarak takip edilebilir konulardır.

O halde özellikle sokakları yeniden çatışmanın ve gerilimin merkezine taşımak neden tercih ediliyor? Asıl hesap başka yerde olabilir mi? Burada rahatsız edici bir ihtimalden söz etmek gerekiyor. Kuzey Doğu Suriyedeki(Rojava) PKK/PYD ortaklı Kürt yönetiminin kendisinin de kamuoyuna hesap vermesi gereken meseleler var. On yıllardır “Kürtlerin haklarını savunuyoruz” söylemiyle hareket eden bir siyasi yapı, bugün geldiği noktada neden kendi yönetim pratiğini, ekonomik koşulları, kurumlarının işleyişini, siyasi hesap verebilirliğini ve geçmişte aldığı kararları yeterince tartışmıyor? Neden bütün siyasi tartışma yeniden “Şam Kürtçeyi tanıyor mu, tanımıyor mu?” ikiliğine sıkıştırılıyor? Sokaktaki öfke, yönetenlerin kendi üzerindeki soruları görünmez kılmanın en kolay yolu olamaz mı? Bu elbette kanıtlanmış bir gerçek olarak söylenemez. Fakat siyasi aktörlerin davranışlarını sorgulamak için meşru bir sorudur. Çünkü bir yönetim, kendisine yönelik eleştiriler arttığında toplumsal enerjiyi sürekli dışarıdaki düşmana, merkeze veya başka bir siyasi aktöre yönlendiriyorsa, bunun adı artık yalnızca hak mücadelesi değildir. Bunun içinde kaçınılmaz olarak iktidarın kendisini koruma refleksi de aranır.

Burada en önemli ayrımı yapmak gerekiyor.

Kürtçe eğitim hakkı ile Kürt siyasi elitlerinin performansı aynı şey değildir.

Kürt çocuklarının anadillerinde eğitim alması başka bir mesele; belirli bir siyasi yönetimin eleştirilerden muaf tutulması başka bir meseledir. Kürtlerin kültürel haklarını savunmak, Kürt yöneticilerin yaptığı her şeyi savunmayı gerektirmez. Tam tersine, Kürt toplumunun gerçekten demokratikleşmesi isteniyorsa, Kürt siyasetinin de eleştirilebilir olması gerekir. “Bizi eleştirirsen Kürtlerin haklarına karşı çıkmış olursun” anlayışı, Kürt toplumuna yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Çünkü bir halkın hakkı ile o halk adına konuşan siyasi kadroların çıkarları aynı şey değildir. Artık slogan değil, hesap zamanıdır. Suriye'nin yeni döneminde Kürt meselesi açısından iyi kötü önemli bir eşik aşılmıştır. Kürtlerin varlığının tanınması, Kürtçenin ulusal dil olarak kabul edilmesi, Kürt yönetimi ile Şam arasında anlaşmalar yapılması, kurumların entegrasyonunun başlaması ve eğitim sisteminin geleceğinin masada tartışılması, eski dönemin inkâr siyasetinden farklı bir tablo ortaya çıkarmıştır. Bu sürecin eksikleri elbette vardır. Kürtçenin anayasal güvenceye alınması gerektiğini savunan Kürt siyasetçileri de vardır. Nitekim Kürt siyasi çevrelerinden gelen açıklamalarda mevcut düzenlemenin yeterli olmadığı, Kürtçenin anayasal olarak güvence altına alınması gerektiği açıkça dile getiriliyor. Ama bunun yolu bellidir.

Müzakere. Anayasal mücadele. Parlamenter siyaset. Kurumların güçlendirilmesi. Uluslararası diplomasi.

Ve en önemlisi, kendi toplumuna karşı hesap verebilirlik. Sokak elbette demokratik siyasetin bir parçasıdır. Fakat sokak siyaseti, masada yürütülen müzakerenin yerine konulduğunda başka bir şeye dönüşür.

Bugün sorulması gereken soru “Kürtçe eğitim hakkını kim savunuyor?” değildir. Daha zor ve daha önemli soru şudur. Kürt halkının hakları gerçekten mi savunuluyor, yoksa Kürt halkının haklı talepleri bazı siyasi aktörlerin kendi iktidarlarını, başarısızlıklarını ve üzerlerindeki eleştirileri tartışmaktan kaçmak için kullandıkları bir siyasi perdeye mi dönüşüyor?

Kürtlerin dili bir siyasi propaganda aracı değildir, yapılmamalıdır. Kürt çocuklarının geleceği de herhangi bir siyasi yönetimin kendi hesabını kapatmak için kullanabileceği bir araç değildir. Eğer gerçekten Kürtçe eğitim savunuluyorsa, yapılması gereken bellidir.

Sokakta bijili, apolu sloganlar değil, masada anlaşmayı büyütmek, sloganları ve sokak protestolarını değil, anayasal güvenceyi kalıcılaştırmak; en önemlisi de Kürt halkını kendi yöneticileri dahil herkes tarafından hesap verilebilir bir siyasi düzenin öznesi haline getirmek. Çünkü Kürtlerin özgürlüğü, onları yönetenlerin eleştiriden muaf tutulmasıyla değil, Kürt toplumunun hem Şam'a hem de kendi siyasi temsilcilerine özgürce hesap sorabilmesiyle gerçek anlamda güçlenecektir.