Cumhurbaşkanlığı döneminde, 2013 yılında, yani birinci çözüm süreci esnasında, bir yurtdışı gezisi sırasında, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını düzenleyen ve herkesi zorunlu "Türk" yapan Anayasanın 66. maddesiyle ilgili yapılan tartışmalar nedeniyle, gazetecilerin sorduğu bir soruya, Abdullah Gül: "Devlet Türk devletidir ve hep öyle de kalacaktır, ancak Türk devletinin vatandaşlarının tümünün Türk olması mecburi değildir" mealinde ifadeler kullanmıştı. Bu yaklaşımın  altında herkese derin bir mesaj vardı.

Bugün bu mesaj ve bu mesaja bağlı “Bu devlet gerçekten kimin devleti?” sorusu, Türkiye’nin son yüz yıllık siyasal tarihini anlamak açısından hala temel bir soru ve sorunlardan biridir. Bu soru ve sorun, yalnızca geçmişte yaşanan kimlik çatışmalarını değil, onüç yıl sonra bugün de yürütülen çözüm arayışlarının sınırlarını ve Türkiye’nin gelecekte nasıl bir siyasal düzene evrileceğini çok ilgilendiren bir durumdur.

Bilindiği üzere Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devletin kurucu kimliği ve manifestosu tamamen "Jön Türklerin" ve dolayısıyla Mustafa Kemal'in arzu ve ideolojisi olan "Türk" ulusal kimliği etrafında şekillenip gelişti. Türklerin büyük çoğunluğu da Türkiye Cumhuriyetini bu şekliyle yönetimi sadece kendilerine ait ve kendi devletleri olarak gördü ve hala da öyle görüyorlar. Onun için de dağa taşa, gazetelerinin ilk sayfalarına, Televizyonlarının logolarına, Avrupa'da dahi kullandıkları arabalarının arka camlarına, her yere ve her fırsatta "Türkiye Türklerindir" diye yazıyorlar, çiziyorlar ve söylüyorlar. 

Devletin idari, adli ve eğitim dili ile yasaları kurumları, amblem ve sembolleri ve üniversitelerdeki tarih anlatısı da bu aidiyeti hep daha da güçlendirme yönlü oldu ve hala da aynı yöndedir. Onun için de, Demiryollarından tutun, asker besleme kanununa kadar, her kurumun veya yasanın başına bir "Türk" kelimesi eklenmiştir.

Kürtler açısından ise devlete aynı aidiyet duygusu hiçbir zaman bu ölçülerde oluşmadı, oluşmamıştır. 

Böylece Kürt kimliğinin, dilinin, kültürel ve siyasal taleplerinin genellikle güvenlik sorunu olarak ele alınması, Kürtlerin devletle kurulan ilişkisini zayıflatmıştır. Kürtlerin cephesinde  “Bu devlet bizim değil, bu nedenle bizi kabul etmiyor” duygusu, Türklerin cephesinde de  “Kürtler devletimizi sahiplenmiyor, bu nedenle bölmek istiyor”  fikirleri ve yaklaşımı oluşmuştur. Bu da özellikle son elli yılda siyasi ve adli sertlik ile silahlı çatışmalara ve terör eylemlerine neden olmuştur.

Bugün meselenin çözümü açısından ele alınması gereken ve üzerinde incelikle durulması ve tartışılması gereken temel nokta şudur. Bir devletin, o devletin ülkesinde yaşayan bütün vatandaşlarının eşit ölçülerde ve duyarlılıkta devleti olması ile devletin tarihsel ve kurumsal karakterinin değişmesi aynı şeyler değildir.

Türk toplumunda, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin "Türk Devleti" olma karakterinin güçlü bir tarihsel ve toplumsal karşılığı vardır. Türk toplumunun sağcısı, solcusu, siyasi islamcısı ve demokrat seküler cumhuriyetçileriyle birlikte tüm kesimlerinin devleti bu tarihsel süreklilik içinde "Türk devleti" olarak değerlendirmeye devam ettiği de bir gerçektir. Bu nedenle Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünü, devletin kurucu sahipliğinin Türklerden Kürtlere devredilmesi, Kürtlerin kuruluşa ve yönetimine ortak kılınması veya iki ayrı etnik siyasal topluluğun devlet üzerinde eşit kurucular olarak egemenlik paylaşması şeklinde okuyup değerlendirmek hiç bir şekilde gerçekçi değildir.

Daha doğrusu, şöyle bir soruyu sormak hiç de yersiz değildir ve hatta zorunludur. "Türk ırkı karakterini" koruyan bir devlet, Kürt vatandaşlarının da kendisini gerçekten kendi devleti olarak görebileceği özgürlükçü, demokratik bir sosyal hukuk devleti düzeni kurabilir mi? Çünkü asıl mesele, yani işin siyasi püf noktası burada düğümlenmektedir. Tabii ki, bir vatandaşın kendini bir devlete ait hissetmesi, devletin kurucu kimliğinin kendi etnik kimliğiyle birebir örtüşmesini gerektirmez. Almanya’da yaşayan milyonlarca Türkiyeli kendini Alman devletine ait hissediyor ve bireysel olarak da burada üstün başarılar elde ediyorlar. Zira bu insanlar, Almanyada kendi dilini ve kültürünü özgürce yaşayabildikleri gibi, hukuk karşısında eşit olarak ve köken kimliklerini inkar etmek ve ya savunmak zorunda da bırakılmıyorlar. Bu nedenle de istediklerinde devleti kendilerinin de devleti olarak görebiliyorlar. Örnek: Alman İstihbarat Örgütünün şu anki Başkanı Türkiye kökenli bir Alman vatandaşıdır. Kaldı ki, bir devlete aidiyet emirle kurulmaz. Fakat devletin kurucu kimliğini bütünüyle değiştirmekle de kurulmaz. Bu açıdan bugün Türkiyede konuşulup tartışılan çözüm yaklaşımının en önemli taraflarından biri, meselenin ayrı bir devlet veya bağımsızlık arayışı ekseninden çıkarılıp ortak devlet nasıl olur, nasıl kurulur fikri üzerinden yeniden düşünülmesidir. Ancak ortak devlet, devletin egemenliğinin iki ayrı etnik-siyasal topluluk arasında bölüştürülmesi anlamına da gelmek zorunda değildir. Daha çok, aynı devlet içinde farklı kimliklerin güvence altında yaşaması ve vatandaşlık bağının hukuken güçlendirilmesi anlamına gelir.

Bu bağlamda Türkiye’deki Kürt vatandaşların kültürel, dilsel, bireysel ve siyasal haklarının genişletilmesi demokratikleşmenin zaten doğal bir parçasıdır. Tabii ki, bireysel hak ve özgürlüklerin genişlemesi ile ayrı bir kolektif siyasal egemenlik alanının ortaya çıkması birbirinden farklı meselelerdir. Bu nedenle kanımca, kimilerinin son dönemde her nedense ısrarla propagandasını yaptığı üzere, Türkiye’nin yakın geleceğinde Kürt siyasal hareketinin devlet iktidarında ayrı ve belirleyici bir kurucu ortak haline geleceğini varsaymak hiç bir şekilde gerçekçi değildir. Bu durum, Kürtlerin siyasal taleplerinin değersiz olduğu, hiç bir şekilde kültüralist taleplerin bile gerekmediği anlamına gelmez tabii ki. Tam aksine, günün ve çağın koşullarına uyarlı, realist bir siyaset, ulaşılabilecek olanla arzulanan arasındaki farkı net olarak görebilmeyi gerektirir.

Bence önümüzdeki dönem Türkiye’nin  geleceğinde daha muhtemel olarak görünen tablo şudur. Devletin Türk devleti olduğuna ilişkin karakterinin ve üniter merkezi  siyasal yapısının devam edeceği, buna karşılık Kürtler için vatandaşlık alanındaki kimi bireysel ve kültürel hakların genişleyeceği, kimlik ve dil üzerindeki baskıların kısmen de olsa azalacağı ve özellikle son elli yıllık çatışmalı siyasi ortamdan nemalanarak, isim yapıp sermaye oluşturmuş bazı Kürtlerin toplumsal ve ekonomik hayatta daha güçlü, görünür bazı aktörler haline geleceği bir düzen veya değişim olabilir. Burada ekonomik alan ile siyasal alan arasındaki fark özellikle çok önemlidir. Türkiye’nin son yirmi beş yıllık döneminde farklı sermaye grupları birbirleriyle daha fazla ortaklık kurabilmişler. İç Anadolu'dan, Doğu Anadoludan, Güneydoğu Anadolu'dan ve farklı toplumsal çevrelerden yükselen yeni sermaye kesimleri ekonomik sistemin daha önemli unsurları haline gelmişler. Irak Kürtdistan Federe Devleti ile gelişmiş olan Ticaret hacmi ve içerdeki Kürt sermayesi de bu dönüşümün önemli bir parçası olmuş ve yeni dönemde olmaya devam da edecek gibi. Ancak ekonomik ortaklık ile siyasal ortaklık aynı şey değildir. Ekonomik çıkarlar ortaklaştırılabilir, sermaye grupları birlikte hareket edebilir ve başka yeni ekonomik güç merkezleri de ortaya çıkabilir. Buna karşılık devletin kurucu siyasal karakterinin aynı ölçüde değişmesini beklemek bir hayalden öte değildir. Böylesi bir beklenti "aç tavuk ve darı ambarı" misali gibi bir şeydir. 

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek yeni dengeyi “Kürtlerin devlete siyasal ortak olması” şeklinde değil, Kürtlerin bazı ekonomik imtiyazlar, toplumsal ve bireysel haklar bakımından sisteme daha güçlü biçimde entegre olup dahil olması şeklinde okumak çok daha gerçekçidir.

Ancak bu durum Kürt siyaseti açısından yeni bir sorumluluk da doğuruyor. Kürt siyasi çevrelerinin devletten sürekli olarak yeni haklar ve yeni güvenceler talep edip bekleyen bir siyasal anlayışın ötesine geçmeleri gerekiyor. Eğer hedef Türkiyede veya bölgede Türklerle ortak bir gelecek ise, yalnızca devleti değiştirmeyi talep etmek yeterli değildir. Türkiye’nin bütününü ilgilendiren meselelerde sorumluluk almak, farklı toplumsal kesimlerle birlikte yaşama kültürünü geliştirmek, liderler kültünden kurtulup iç demokratik kurumları güçlendirmek, fiziki ve psikolojik şiddet dışı özgür siyaset kapasitesini artırmak da gerekir.

Kurucu aktör olmak, yalnızca “devlet bizi ne zaman kabul edecek?” diye sormak değil, devlette kurucu aktör olmak “biz bu ülkenin geleceğine ne katacağız ve hangi siyasi karekterimizle devlete katılacağız?” sorusunu da sorabilmektir. Tabii ki, Türk toplumu açısından da benzer bir sorumluluk vardır.  Türklerin kendi devletlerini sahiplenmesi ile Kürtlerin eşit hak talepleri birbirinin karşıtı olmak zorunda değildir. Türklerin tarihsel aidiyetinin inkâr edilmesini istemek ne kadar absürd ise, Kürtlerin kimlik ve özgürlük taleplerini devlet karşıtlığı ve bölücü olarak görmek de o kadar yanlıştır. Türkiye’nin ihtiyacı, bir kimliğin diğerine galip gelmesi değil, devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin her bakımdan çağa ve demokratik hukuk devleti prensiplerine uyarlı bir şekilde demokratikleşmesidir.

Bu nedenle çözüm sürecinin başarısı, Kürtlerin Türk devletinin kimliğini değiştirmesi veya devlet üzerinde ayrı veya paralel bir siyasal egemenlik elde etmesiyle ölçülmemelidir. Başarı, Kürt vatandaşın “bu devlet beni dışlıyor” duygusundan uzaklaşması, Türk vatandaşın da “Kürtlerin eşit haklara sahip olması devletimizin elimizden alınmasıdır” kaygısını taşımamasıdır.

Özcesi, Türkiye’nin önümüzdeki dönemi muhtemelen devletin kurucu karakterinin bütünüyle aynen korunacağı, fakat bireysel haklar bağlamında vatandaşlık alanının genişleyeceği, Kürtlerin yeni  sermaye gruplarının sisteme dahil olacağı, Kürtlerin ekonomik ve toplumsal ağırlığının arttacağı, buna karşılık siyasal düzenin temel Türki karakterinin korunduğu bir dönem olacaktır. Ancak bu tablo, ne Türklerin kaybetmesi ne de Kürtlerin kazanamaması olarak okunmalıdır. Asıl kazanım, insanların birbirlerinin kimliğini değiştirmeye çalışmadan aynı devlet içinde güven, hukuk ve özgürlük temelinde yaşayabilmesidir.

Belki de yüz yıl sonra nihayet çözmemiz gereken mesele, devletin kime ait olduğu kavgasını sürdürmek değil, devletin herkes için nasıl daha sosyal ve adil bir devlet olabileceğini konuşabilmektir. 

Darmstadt, 21.08.2026