Sevgili Kak Mehmet Müfit ve Kak Ertan İldan; katkılarınız ve ufuk açıcı itirazlarınız için çok teşekkür ederim. Açtığınız bu değerli tartışmadan hareketle, kırolaşma ve kırolaştırma kavramlarıyla neyi kastettiğimizi, özellikle bireysel sömürge psikolojisi ile örgütlü siyaset arasındaki ilişki bakımından biraz daha açıklığa kavuşturmak isterim.

Kak Mehmet, kırolaşma ile ne kastettiğimizin temel bir boyutunu çok özlü bir biçimde yakalamışsınız. Belirttiğiniz gibi bu durum, “sömürgeleştirilmiş kişilik” oluşumunun daha geniş çerçevesi içinde yer alır: Sömürgecinin kategorilerinin, hiyerarşilerinin ve yargılarının, sömürgeleştirilen öznenin bunları artık kendi düşünceleriymiş gibi yeniden üretmeye başlayacağı noktaya kadar içselleştirilmesidir. Utanç, suçluluk ve sistematik olarak üretilmiş bir aşağılık duygusu, sömürgeleştirilen öznenin kendisine kolektif benliğini hatırlatan şeylerden uzaklaşmasını sağlayan mekanizmalara dönüşebilir.

Klasik sömürge zihniyeti tartışmalarında, sömürgeleştirilen özne kendisini sömürgeleştirilmiş kolektiviteye ait kılan işaretlerden kaçmaya çalışabilir. Paulinus Chikwado Ejeh’in colomentalism kavramı bu sömürgeci bakışın öznenin kendi benliğine yönelmesini açıklarken, Malcolm X’in “ev zencisi” (house Negro) kavramı buna başka bir boyut ekler: Sömürgeleştirilen özne yalnızca kendi grubundan uzaklaşmakla kalmaz; çıkarlarını, güvenliğini ve kaderini efendisinin çıkarlarıyla özdeşleştirir, hatta gerektiğinde efendisi adına “tarla zencisini” terbiye etmeye kalkışabilir. Kırolaşma, bana göre, bu iki dinamiğin Kürt sömürge deneyimi içinde özgül biçimde kesiştiği son derece çirkin ve karmaşık bir öznellik biçimini ifade eder. Bu öznelliğin örgütlenerek kolektif bir siyasal projeye dönüştürülmesi ise kırolaştırmanın başladığı noktadır.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kırolaşmış özne ile kırolaştırıcı özne aynı şey değildir. Kırolaşmış kişi, özellikle sürecin daha bireysel ve daha az örgütlü biçimlerinde, Kürtlüğünü bütünüyle reddetmeyebilir; hatta Kürtlüğü konusunda gerçek bir aidiyet, acı ve çelişki yaşayabilir. Bu anlamda W. E. B. Du Bois’nın “çifte bilinç” (double consciousness) kavramını hatırlatan parçalanmış bir öznellikten söz edilebilir: Kişi hem kendi kolektif deneyimi içinden hem de egemenin bakışıyla kendisini görür ve değerlendirir. Dolayısıyla her kırolaşmış özneyi aynı niyet, bilinç ve sorumluluk düzeyine yerleştirmek doğru olmaz.

Öcalanizm vakasının bu olguya çok daha karmaşık bir katman eklediğini düşünüyorum. Burada karşılaştığımız şey yalnızca sömürgeleştirilmiş birey değil, bu öznelliğin örgütlü biçimde üretilmesi ve başka Kürtlere aktarılmasıdır. Tam bu noktada kırolaşma, bireysel bir sömürge psikolojisinin ötesine geçerek kırolaştırmaya, yani örgütlü bir siyasal ve ideolojik projeye dönüşür. Kürt hakları, kurtuluşu ve egemenliği adına muazzam bir insani, örgütsel, sembolik ve askeri kaynak biriktiren bir hareket, zamanla bu kaynakları Kürtlüğü bağımsız bir siyasal hüküm ve egemenlik zemini olmaktan çıkarmak için seferber etmeye başlar.

Dolayısıyla mesele artık yalnızca bireysel Kürtlerin egemen düzenin kategorilerini içselleştirmesi ya da Kürtlüklerinden kaçması değildir. Örgütlü bir Kürt siyasal gücü, sömürgeci gücün istediği istikamette bu içselleştirmeyi kolektif olarak üretmeye, teorize etmeye, disipline etmeye ve yaymaya, adeta onun misyonerliğini yapmaya başlar. Kırolaştırma bu anlamda kırolaşmanın basitçe çoğalması değil; içselleştirilmiş sömürgeci sınırın bir siyasal pedagojiye ve Öcalan örneğinde örgütlü bir siyasal stratejiye dönüştürülmesidir.

Sıradan sömürgeci asimilasyon biçimleri, nesiller boyunca dilinden, tarihinden veya siyasal hedeflerinden uzaklaşan bireyler yaratarak sömürgeleştirilmiş toplumu zayıflatabilir. Oysa Öcalanist kırolaştırma, doğrudan Kürt siyasetinin üretim alanına müdahale eder ve bunu sözde Kürt kurtuluşu adına yapar: Neyin meşru bir Kürt siyaseti sayılabileceğini belirlemeye, Kürt kurtuluşunu tanımlama otoritesini tekelleştirmeye ve ardından Kürt millet olgusundan, egemenliğinden, topraksallığından veya bağımsız kolektif iradesinden doğabilecek siyasal imkânları dışlamaya ya da gayrimeşrulaştırmaya yönelir.

Başka bir deyişle, yalnızca kıro üretmekle yetinmez; Kürt siyasetini ve Kürt siyasal öznesini bağımsız bir siyasal fenomen olarak tasfiye edecek biçimde, bunların yeniden üretilebileceği zemini de sistematik olarak daraltır. Asimile olmuş birey Kürt siyasetini terk edebilir; kırolaştırıcı ise Kürt siyasetinin içinde kalır, hatta onun tek doğru temsilcisi olduğunu iddia eder; onun adına konuşur, onun sembollerini, şehitlerini, mücadele hafızasını ve tarihsel fedakârlıklarını seferber eder. Fakat bütün bunları yaparken Kürtlerin siyasal ufkunun sınırlarını egemen devletin çıkarlarıyla birleştirir ve onun kabul edilebilirlik ölçülerine göre yeniden tanımlar.

Buradaki paradoks çok daha derindir: Kürtlerin boyunduruktan kurtulması adına biriktirilmiş bir siyasal güç, boyunduruğun siyasal tahayyül düzeyinde yeniden üretilmesinin aracına dönüşür. Bu aşamada sömürgeci devletin artık Kürde neyi talep edemeyeceğini sürekli olarak dışarıdan söylemesine gerek kalmaz; yasak Kürt siyasetinin içerisinden yeniden üretilir ve Kürtlere kendi “yeni kurtuluş teorileri” olarak sunulur.

Tirkolaşma Neden Aynı Şeyi Anlatmıyor?

Ertan Bey, tam bu noktada itirazınız tartışmanın açıklığa kavuşturulması gereken en önemli yerine temas ediyor. Kıronun tarihsel olarak egemen Türk bakışının Kürde verdiği aşağılayıcı bir ad olduğu konusunda sizinle tamamen hemfikirim. Fakat biz bu tarihsel yükü kavramın terk edilmesinin değil, eleştirel biçimde tersyüz edilerek yeniden işlevlendirilmesinin gerekçelerinden biri olarak görüyoruz.

Egemen ırkçı Türk söylemi tarihsel olarak her Kürde aynı adı vermemiştir. Siyasal statü, toprak veya egemenlik talep eden Kürde kıro değil; “eşkıya”, “isyancı”, “bölücü” ve daha sonra “terörist” denmiştir. Kıro ise çoğu zaman Kürtlüğü son derece görünür olduğu halde — Kürtçe konuşan, Türkçeyi aksanla konuşan, geleneksel kıyafetlerini taşıyan — egemenlik düzeni bakımından adeta zararsız görülen Kürde verilen addır. Dolayısıyla kelimenin tarihsel hafızasında yalnızca etnik aşağılama değil, görünür Kürtlük ile siyasal zararsızlığın birlikte var olabileceği bir konum da bulunmaktadır.

Bu nedenle sizin Tirk/Tirko ayrımınız bence önemli olmakla birlikte, Tirkolaşma — asimilasyonun Türkiye’deki özgül biçimlerinden biri — bizim kırolaşma ile anlatmaya çalıştığımız olgunun tam karşılığı değildir. Tirkolaşma esas olarak Türk olmaya özenme, Türk kimliğine yaklaşma veya Türklüğü performe etme ekseninde işler. Oysa kırolaşmış kişi Türk olmak istemeyebilir. Kürt olduğunu söyleyebilir, Kürtçe konuşabilir, Newroz’u kutlayabilir ve Kürt meselesine bağlılığında samimi bile olabilir. Fakat kırolaştırıcı söz konusu olduğunda, onun Kürtlüğü ve Kürtlerin çıkarlarını savunduğu yönündeki iddiasını siyasal pratiğinden bağımsız biçimde veri kabul edemeyiz. Dolayısıyla kırolaşmanın ölçütü yalnızca “Ne kadar Türkleşti?” değil, “Kürt milletinin siyasal olarak ne istemeye hakkı olduğuna karar verirken ölçüyü nereden alıyor?” sorusudur.

Eğer bir kişi Kürtlerin siyasal geleceğinin sınırlarını Türk devletinin bekası, üniterliği, sınırları ve egemenliği üzerinden çiziyor; Türklerin devletli ve egemen bir millet olarak varlığını doğal bir siyasal gerçeklik kabul ederken Kürtlerin aynı egemenlik talebini “gericilik”, “dar milliyetçilik”, “çağdışılık” veya aşılması gereken bir düşünce olarak görüyorsa, kültürel olarak Türkleşmemiş olsa bile siyaseten kırolaşmış olabilir. Çünkü Kürtlüğünü kaybetmemiştir; fakat Kürtlüğün bağımsız siyasal hüküm üretme yetkisini egemenin ölçüsüne tabi kılmıştır.

Öcalan’ın “Kendimi her Türk’ten daha Türk hissederim” ve aynı bağlamdaki “Halis muhlis bir Kürt değilim” sözleri, elbette sizin sözünü ettiğiniz Tirkolaşma olgusunun en belirgin ve çarpıcı örneklerindendir. Fakat bizim açımızdan daha derin sorun, onun kendisini ne kadar Türk hissettiği veya Kürtlüğünden ne kadar uzaklaştığı değildir. Öcalan pekâlâ orada durabilir, bunu bireysel bir asimilasyon tercihi olarak yaşayabilir, Türkleştiğini ilan ederek Kürt milletini kendi siyasal arayışında yalnız bırakabilirdi.

Fakat öyle olmadı. Asıl mesele ve asıl yıkıcı olan, bireysel Tirkolaşmanın kolektif bir siyasal reçeteye dönüştürülmesidir: Türklerin devlet, egemenlik ve sınır sahibi olmasını tartışılmaz ve olağan bir siyasal gerçeklik olarak kabul ederken, Kürt siyasetinin tam merkezinden konuşup Kürtlere “Sizin devlete ihtiyacınız yok”, “Egemenlik istememelisiniz” diyebilen o asimetrik siyasal mantık. Başka bir ifadeyle, Türk için meşru ve doğal kabul edilen siyasal varoluş biçiminin, bizzat Kürt siyaseti adına konuşma iddiasındaki bir güç tarafından Kürt için gayrimeşrulaştırılmasıdır.

Burada adeta iki farklı siyasal özne ve iki farklı siyasal antropoloji üretilmektedir: Türk, devlet ve egemenlikle birlikte düşünülebilen tarihsel-siyasal bir özne olarak kalırken; Kürt, tam tersine devleti, egemenliği ve hatta millet olma iddiasını aşması gereken başka türden bir siyasal varlık olarak tasavvur edilmektedir. Egemen milletin sahip olduğu şey “gerçeklik”, devletsiz bırakılmış milletin aynı şeyi talep etmesi ise “milliyetçilik” haline gelir. Böylece eşitsizlik yalnızca siyasal düzende değil, siyasal arzuların meşruiyetinde de yeniden üretilir: Egemenin sahip olduğu şey kurum, sömürgeleştirilenin aynı şeyi istemesi ise ideoloji olarak adlandırılır. Kırolaşmanın sömürgeci asimetrisi tam da burada görünür hale gelir.

Kavramı Tersyüz Etmek

Kelimenin egemenin sözlüğünden gelmesine dönersek, burada bilinçli bir eleştirel tersyüz etme ve yeniden işlevlendirme söz konusudur. Queer kavramının aşağılayıcı bir kelimeyi sahiplenerek dönüştürmesiyle veya Malcolm X’in house Negro kategorisini efendinin dünyasıyla kurulan ilişkiyi teşhir edecek biçimde yeniden kullanmasıyla belli bir akrabalık vardır. Biz de kıroyu egemenin bakışını benimsemek için değil; o bakışın tarihsel olarak hangi Kürtlüğü zararsız ve yönetilebilir bulduğunu açığa çıkarmak ve bu konumun bugün Kürt siyasetinin içerisinden nasıl yeniden üretilebildiğini göstermek için kullanıyoruz.

Bu nedenle Tirkolaşma ile kırolaşma birbirinin alternatifi olmak zorunda değildir. Bir kişi Tirkolaşmadan kırolaşabilir; Tirkolaşarak da kırolaşabilir. Birincisi esas olarak Türk kimliğiyle kurulan ilişkiyi, ikincisi ise Kürt siyasal iradesinin egemenlik karşısındaki konumunu anlatır.

Sonuçta benim için üçlü ayrım giderek daha belirgin hale geliyor: Tirkolaşma, Türk kimliğine ve Türklüğe yönelmeyi; kırolaşma, egemenin Kürt siyasal varoluşuna çizdiği sınırların Kürt özne tarafından içselleştirilmesini; kırolaştırma ise bu içselleştirilmiş sınırların başka Kürtlere bir kurtuluş, gerçekçilik veya özgürleşme teorisi olarak örgütlü biçimde aktarılmasını ifade eder.

Bu nedenle kırolaştırma, belki de meselenin en ileri aşamasıdır. Çünkü egemen devletin artık “Kürtlerin devleti, egemenliği veya bağımsız siyasal iradesi olamaz” demesine gerek bırakmaz; Kürt siyasal aktörü bizzat Kürtlere “Bunlara ihtiyacımız yok” demeye başlar. Egemenin yasağı böylece sömürgeleştirilen öznenin teorisine, siyasal stratejisine, hatta özgürleşme söylemine dönüşür.

Bu trajedinin en çarpıcı yanı da budur: Sömürgeci tahakkümün en ileri biçimi her zaman Kürtlüğün ortadan kaldırılması değildir; Kürtlüğün kültürel olarak görünür kalmasına izin verirken, onun bağımsız siyasal hüküm üretme kapasitesinin içeriden etkisizleştirilmesidir. Böylece kırolaşmış bireyin parçalanmış bilinci ile kırolaştırmanın örgütlü siyaseti arasındaki fark da ortaya çıkar: Birincisi sömürgeci tahakkümün yarattığı parçalanmış bir öznellik biçimi olabilir; ikincisi ise bu öznelliği teorize eden, örgütleyen ve başkalarına aktaran, böylece Kürt siyasal öznesinin yeniden üretilebileceği zemini sistematik biçimde daraltan bir siyasal projeye dönüşür.

Kısacası, kırolaşma sömürgeci sınırın öznenin içine yerleşmesi; kırolaştırma ise öznenin içine yerleşmiş bu sınırın Kürt siyaseti adına yeniden Kürtlere dayatılmasıdır.