Devlet görevlileri ile Abdullah Öcalan arasında varılan ortak mutabakat sonucu “Terörsüz Türkiye/ PKK’nin silahsızlandırılması” yasa teklifi büyük bir çoğunlukla TBMM’de kabul edildi. Bir devlet projesinin çoğunluk tarafından desteklenmesi şaşırtıcı olmadı. Yasayı desteklemeyenlerin (yeni Partinin bir kesimi ile İyi Parti) tutumu ise içerikten kaynaklanan bir rahatsızlık değildi; küçük siyasi hesapların bir sonucuydu…
Son ana kadar içerikten habersiz olan DEM parti ise, iradesini İmralı’ya transfer ettiği için (karar verme yetileri olmadığından) hayır deme şansına hiç sahip değildi zaten…
Savaştan beslenen/palazlanan asalakların bu gelişmelerden rahatsız olması doğaldır. PKK tabanından bazı insanların (PKK’yi kürd hareketi sanıp yanılanlar) hayal kırıklığı yaşaması da anlaşılırdır. En fazla huzursuz olması/utanç duyması gerekenler ise, kendilerine “Kürdistani” bir sıfat yakıştıran; seçim aralarında ulusal haklardan dem vurup PKK’yi sert bir şekilde eleştiren ama seçim zamanlarında “birlik” hikayeleri ile HDP/DEM kapısında köle olan; bir koltuk kapmak için entegrasyon anlayışının aklayıcısı konumuna düşen “orta yolcu” Kürd politik çevreleridir. Bu kesim her zamanki gibi yine orta yolcu bir tutum almak için çırpınıyor. PKK/DEM yöneticileri, Kürd partisi olmadıklarını, Kürdlerin ulusal haklarına dair bir ajandalarının bulunmadığını açıkça ifade ederken; iradelerinin İmralı’da olduğunu ve Abdullah Öcalan’ın her türlü kararını “Tanrı buyruğu” olarak göreceklerini gizleme gereği duymuyordu. Buna rağmen bu kesimle “Kürdlerin birliği” adı altında bir araya gelenler, en az PKK/DEM parti kadar kirli bir role sahiptirler.
Bu sürecin en tutarlı ismi ise kuşkusuz ki Abdullah Öcalan’dır. Yakalandığında ‘devlete hizmet etmeye hazır olduğunu’ söyleyen Öcalan, devletin tüm hizmet talimatlarını yerine getirdi bugüne kadar. Dahası, devletin en absürt talimatlarını bile “yeni paradigmalarla” süsleyerek havariler vasıtasıyla müritlerine “özgürlük reçetesi” olarak sundu ve bunda da başarılı oldu.
Kürdlerin ulusal haklarına öncelik verip PKK’yi taşeron bir örgüt olarak görenler açısından “PKK-Devlet anlaşması” var olan ama gizlenen bir ilişkinin görünür olmasıdır sadece; yaşananlar sürpriz değil onlar açısından. Amaçsız bir çatışmanın sona erme olasılığı, farklı soru işaretleri barındırsa da olumlu bir gelişmedir. En azından Kürdler, Abdullah Öcalan’ın “Tanrısallığına” kurban edilmeyecek, yerlerinden zorla edilmeyecekler ve hapishanelerde çürümeyecekler bu süreçte.
Belirsiz olan en önemli nokta ise, PKK’nin Kürdlere karşı da silahsızlanıp silahsızlanmayacağıdır. PKK’nin Kürdlere karşı silahlı varlığını koruyarak sadece egemen devletlere karşı silahsızlanması demek, devletin, PKK’yi Kürdlere karşı kullanmaya devam edeceği anlamına gelir. Bu olasılık devletin ‘ Kürdistan benim, Kürdler PKK’nin egemenliğinde olsun’ anlayışının hayata geçirilmesi anlamına gelir. Bu da devletin Ortadoğu’ya özgü yeni tip sömürgeciliğe terfi etmesi demektir. Tam da bu aşamada muhafazakâr Kürdleri kontrol altına alarak ulusal sorundan uzaklaştırmakla görevli diğer taşeron HÜDA-PAR’ın piyasaya sürülmesi de tesadüf değildir. Gazze’ye gitme bahanesiyle Güney Kürdistan’ın güzergâh olarak seçilmesi, HÜDA-PAR’ın kirli misyonunu bir kez daha gözler önüne sererken, devletin Kuzey ile sınırlı olmayan ve her taraftan Kürdleri kuşatıp kontrol etme amacını da gösteriyor.
Devlet projesinin hayata geçirilmesi, PKK’nin ‘modern Köy korucusu’ olmasını kaçınılmaz kılacaktır. Bu durumda kendilerine köy korucusu demeyecekleri kesin. Kitleleri (özellikle de gençleri) kandırabilmek için “enternasyonal devrim birlikleri” veya “Komünal özgürlük tugayları” gibi bir isim bulup devlete açıkça hizmet etmeye başlayacaklardır. Bu olası kirli senaryonun hayata geçirilmesini engellemek için Kürd politik çevrelerinin vurgulaması/işlemesi ve mücadele etmesi gereken nokta, PKK’nin dört parçada Kürdlere karşı da silahsızlandırılmasının sağlanması olmalıdır. Aksi halde devletin ve PKK’nin senkronize/katmerli baskısına maruz kalacaklardır. Bu ittifakın yedek gücü olan HÜDA-PAR ise gerektiğinde devreye sokulacak.
Süreç nereye evrilir, nasıl sonuçlanır, sonlandırılır mı, yoksa “çözüme” kadar gider mi sorularına cevap vermek olanaklı görünmüyor. Devletin isteği doğrultuda ilerlediği sürece küçük küçük umutları/kırıntıları serperek acele etmeden (en azından anayasa değişiklikleri, seçim ittifaklarına kadar) süreç devam eder. Devletin öngördüğünden farklı gelişmeler olduğunda ise devlet süreci bitirerek eski pozisyonuna geri döner. Bu noktada söz sahibi olan sadece devlettir.
Çerçeve yasanın içeriği bilinmeden “İmralı Sekreteryası” ve Dem parti yöneticilerinin dört bir yana dağılarak “komünal yaşam” reklamı yapması; PKK basınının sıklıkla komün haberleri vermesi, komünü anlatan konukları ekranlara çıkarması, çerçeve yasa açıklandığında taban tarafından sorgulanmasını engellemeyi amaçlıyordu. Ekranlara ve gazetelere yansıyan bazı açıklamalar (‘bir sitede yaşayan çocuklar bir araya geldiğinde bu çocuk komünü olur’ veya tarladan domates toplayan kadınlar için ‘bostan komünü’ denmesi gibi) sadece komik değildi; aynı zamanda içeriğini bilmedikleri bir şeyi açıklamanın/savunmanın insanı nasıl bir hale getirdiğini de gözler önüne seriyordu. Amaçları, tabanın oturup dinlenmesini düşünmesini/sorgulamasını engellemektir; sürekli yeni bir şeyler olacakmış gibi bir algı yaratmaya ve tabanın sürekli hareket halinde, beklenti içinde olmasını istiyorlar.
“Tanrısallığı” ciddi bir yara alan Abdullah Öcalan’ı tekrar kutsal tahtına oturtmak için seferber olan Dem parti, yeni/yedek “kutsalları/dokunulmazları” devreye sokmaya çalışacak. Bu ikinci derecedeki kutsalların başında ‘şehit/bedel edebiyatı’ ile, ‘özgür/kutsal kadın’ safsataları olacak. PKK/DEM ve diğer ayaklarının “değer” olarak pazarladığı her şey, Öcalan’ı kutsamak için birer araçtır sadece. Bu nedenle hiçbir aracın/aletin kutsal/dokunulmaz olmadığını, eleştiriden muaf olamayacağını dokunarak/eleştirerek ve teşhir ederek göstermek gerekiyor.
Benzer şekilde HÜDA-PAR’ın da ‘İslami değerlere hakaret’ söylemiyle eleştirilere/teşhir edilmeye karşı bir barikat oluşturacağı açıktır. İdeolojileşerek egemen devletlerin bir aracına dönüşen hiçbir inancın kutsal ve dokunulmaz olamayacağı gerçeğinden hareketle bu “kutsal” alanları teşhir edip mahkûm etmek tarihi bir sorumluluktur. “Kutsal/dokunulmaz alanlara dokunulmadığı ve yanılsamaya son verilmediği sürece Kürdlerin ulusal kazanımlar elde etmesi, en azından ulusal duyarlılığı diri tutması olanaklı görünmüyor. Muhalif görünen Kürd parti/örgütlerinin bu tarihi sorumluluğu yerine getiremeyeceği açıktır. Bu nedenle toplumsal bir muhalefete dönüşünceye kadar, tek tek özgür bireylerin/duyarlı insanların (özellikle de dijital medyanın sunduğu olanakları kullanarak) bu sorumluluğu üstlenmesi ve karamsarlığa teslim olmaması gerekiyor. Çünkü diri tutulacak ulusal hafıza bir gün mutlaka ulusal kazanımlara dönüşecektir…
18.08.2026
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.