Türkiye’de özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesinden beri, tüm hükümetlerin sıkça başvurduğu ucuz bir siyasi söylem var. Ülkedeki insan hakları mevzuatı, demokratikleşme ve hukuk devletinin durumu, sendikal haklar, kadın hakları, ifade ve örgütlenme özgürlüğü gibi konular gündeme geldiğinde, “Bunlar Türkiye’nin iç meselesidir, başka ülkeleri ilgilendirmez!” deniliyor.

Bu söylemin arkasındaki varsayım ve mazeret çok basittir: Türkiye’nin işçileri, gazetecileri, kadınları, öğrencileri, muhalifleri ve tüm yurttaşları bizim insanımızdır; dolayısıyla onların haklarının nasıl korunduğu, korunacağı ya da ihlal edilip edilmediği yalnızca bizi ilgilendirir. Avrupa Birliği’nin, Avrupa ülkelerinin her birinin, uluslararası sendikaların, insan hakları kuruluşlarının, Birleşmiş Milletler’in veya başka devletlerin bu konuda söz söylemeye hakkı yoktur.

Ne kadar da basit bir mantık ve mazeret, değil mi?

Ancak bu mantık ve mazeret, Türkiye’den insanlar Avrupa’ya göç edip geldiğinde birdenbire anlamsızlaşır ve çöker.

Çünkü Türkiye’de insanların hayatlarını etkileyen siyasal, ekonomik ve hukuki koşulların sonuçları Türkiye sınırları içinde kalmaz. İşsizlik içerde kalmaz. Yoksulluk kalmaz. Siyasal baskı kalmaz. Hukuk güvencesinin zayıflaması kalmaz. Kadınların kamusal hayattan dışlanması kalmaz. Sendikal hakların aşındırılması kalmaz. Gençlerin gelecek umudunu kaybetmesi kalmaz.

İnsanlar göç eder, ülkelerini terk eder ve gittikleri Avrupa Birliği ülkelerinde veya diğer ülkelerde bu sorunlar artık yalnızca “Türkiye’nin iç ve milli meselesi” olmaktan çıkar. Özellikle Avrupa devletlerinin, ekonomilerinin, sosyal politikalarının ve göç politikalarının da bir parçası haline gelir. Zira insan haklarının pasaportu yoktur. İnsan hakları yalnızca belirli devletlere özgü değildir.

Bir hükümetin kendi vatandaşlarına nasıl davrandığı, “milli egemenlik” kavramının arkasına saklanılarak uluslararası denetimin dışına çıkarılamaz. Zira insan hakları evrenseldir. Hukuk devleti evrensel bir ilkedir. İşçilerin örgütlenme ve grev hakları, kadınların eşitliği, ifade özgürlüğü, adil yargılanma ve siyasal katılım hakkı, Ankara’dan Berlin’e değişen “yerel ve milli gelenekler” değildir.

Bir ülke “Bunlar bizim iç işlerimizdir” dediğinde çoğu zaman şu sorudan kaçmaktadır. O ülkenin vatandaşlarına karşı sorumluluğunu kim denetleyecek?

Eğer devlet hem kuralları koyacak, hem yargıyı etkileyebilecek, hem medyanın önemli bölümünü kontrol edecek, hem muhalefetin hareket alanını daraltacak, hem sendikal örgütlenmeyi baskılayacak ve ardından “Kimse karışmasın, bu bizim milli ve iç meselemiz” diyecekse, bunun adı egemenlik savunması değil, hesap vermekten kaçıştır.

Üstelik Avrupa Birliği açısından mesele yalnızca soyut bir ahlaki mesele de değildir. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında ticaret ve oldukca yaygın sermaye hareketleri ve gümrük ilişkileri vardır. Milyonlarca insanın aile, eğitim, çalışma ve yaşam bağları bulunmaktadır. 1960'lardan beri Türkiye’den Avrupa’ya kesintisiz işçi ve siyasi göç vardır. Dolayısıyla Avrupa’da yaşayan on milyona yakın Türkiyeli insan vardır.

Bu yüzden Ankara’daki demokrasi açığının ve insan hakları eksikliğinin sonuçlarını Brüksel’den, Berlin’den, Paris’ten veya Amsterdam’dan görünmez ilan etmek mümkün değildir.

“İşçilerimiz ve öğrencilerimiz bizi ilgilendirir” demek yeterli değildir. Çünkü aynı koşullar Avrupa’daki işçileri ve öğrencileri de ilgilendirir. Bir işçinin hakkı yalnızca pasaportuna bağlı değildir. Bir işçinin sendikalaşması engelleniyor, toplu pazarlık hakkı etkisizleştiriliyor, grev hakkı sürekli istisnalarla daraltılıyor, iş ölümleri sıradan bir istatistiğe dönüşüyor veya çalışanlar hukuk karşısında güçsüz bırakılıyorsa, bunun yalnızca “Türkiye’nin çalışma hayatına ilişkin iç düzenlemesi” olduğu söylenemez.

Çalışma hakları aynı zamanda uluslararası hukukun ve uluslararası çalışma standartlarının konusudur. Bunun bir de uluslararası ekonomik boyutu vardır.

Bir ülkede çalışanların haklarını aşağı çekerek rekabet avantajı yaratmak yalnızca o ülkenin işçisini etkilemez. Aynı malı üreten Almanya’daki, Fransa’daki, İtalya’daki veya başka bir Avrupa ülkesindeki işçilerin çalışma koşulları üzerinde de baskı yaratabilir.

O halde soru şudur: Türkiye’deki işçinin hakkı Avrupa’daki işçiyi ilgilendirmiyorsa, Türkiye’nin üretim ve ticaret politikalarının Avrupa’daki işçiyi ilgilendirmediğini de mi söyleyeceğiz? Elbette hayır. Zira ekonomik ilişkiler sınırları aşıyorsa, insan hakları neden sınırda dursun. Göçün başladığı yer sadece sınır kapısı değildir ki. Asıl çelişki göç tartışmasında ortaya çıkıyor. Son yıllarda Avrupa’da hemen her gün Türkiye’den ve Türkiye üzerinden gelen göç konuşulurken tartışma çoğu zaman insanların Avrupa’ya geldikten sonraki hayatına sıkıştırılıyor. Kaç kişi geldi? Nasıl entegre olacaklar? İş bulabilecekler mi? Sosyal yardım alacaklar mı? Bunlar konut piyasasını nasıl etkileyecekler? Toplumla uyum sağlayabilecekler mi? Bunların hepsi meşru sorulardır.

Fakat çok daha rahatsız edici bir soru genellikle, görmezden geliniyor ve müzekkere masasının dışında bırakılıyor.

İnsanları ülkelerini terk etmeye iten koşullar nasıl oluşuyor?

Göç politikası yalnızca sınırda başlamaz dedik ya... Göç veya muhacirlik bir insanın Avrupa’ya ulaşmasından çok önce başlar. O insanın ülkesindeki hukuk düzeninde başlar. İş yerinde başlar. Mahkemede başlar. Üniversitede başlar. Gazete bayisinde başlar. Sendika toplantısında başlar. Kadının iş gücüne katılımında başlar. Genç bir insanın “Bu ülkede benim geleceğim var mı?” sorusuyla ve o soruya verdiği cevapla başlar.

Dolayısıyla Avrupa’nın Türkiye politikası yalnızca NATO, sınır güvenliği, geri kabul anlaşmaları veya göç yönetiminden ibaret olamaz. Türkiye ile masaya oturan Avrupa, aynı zamanda Türkiye’de hukukun üstünlüğünü, demokratik kurumların durumunu, temel hakları, kadınların eşitliğini ve çalışma hayatındaki hakları da konuşuyor ve konuşmalıdır.

Bu, Türkiye’ye demokrasi ve insan haklarını “ihraç etmek” anlamına gelmiyor. Avrupa’nın kendi çıkarlarını ve kendi değerlerini ciddiye almasıdır bu.

Buna rağmen Ankara “milli egemenlik” kartını neden bu kadar sık kullanıyor Çünkü “milli egemenlik” kelimesi siyasi tartışmalarda bazen sihirli bir kelimeye dönüştürülüyor. Hükümet eleştirildiğinde “Biz egemen bir devletiz” deniliyor. İnsan hakları gündeme getirildiğinde “İç işlerimize karışmayın” deniliyor. Yargı bağımsızlığı sorulduğunda “Türkiye’nin kendi sistemi var” deniliyor. İşçi hakları konuşulduğunda “Kendi çalışma düzenimizi kendimiz belirleriz” deniliyor. Kadın hakları tartışıldığında ise “Bizim ahlaki ve toplumsal değerlerimiz farklıdır.” deniliyor.

Peki öyleyse sizin milli egemenlik dediğiniz şey, ne zaman vatandaşın hakkını korumak için kullanılıyor?

Milli egemenlik, bir devletin vatandaşları üzerindeki sınırsız yetkisi değildir ki... Tam tersine, modern hukuk devletinin temel fikri, devlet iktidarının da hukukla sınırlandırılmasıdır. Devletin gücü sınırsız olsaydı anayasa, bağımsız yargı, temel haklar, uluslararası sözleşmeler ve insan hakları hukukuna zaten ihtiyaç olmazdı.

“Milli ve iç meselemiz” denilen şey insanın özgürlüğüne, onuruna ve hakkına dokunduğu anda uluslararası toplumun meşru ilgi alanına girer.

Kuşkusuz Avrupa’nın da sicili kusursuz değil. Yani Avrupa’nın da bu konularda temiz bir sicili yok. Ancak Avrupa’ya ahlak dersi vermek de gerekmiyor. Göçmenlere yönelik uygulamalar, sınır politikaları, sığınma hakkı, ayrımcılık, ırkçılık, kadınlara yönelik şiddet ve çalışma hayatındaki eşitsizlikler Avrupa’nın da çözmesi gereken ciddi sorunlardır.

Fakat Avrupa’nın kendi eksiklikleri Türkiye’deki ihlalleri görünmez kılmaz. 

Tam tersine, ölçü herkes için aynı olmalıdır. Türkiye Avrupa’yı eleştirebilir. Avrupa Türkiye’yi eleştirebilir. İnsan hakları örgütleri hem Türkiye’yi hem Avrupa’yı eleştirebilir. Çünkü insan hakları bir takım oyunu değildir. “Sen beni eleştiremezsin, çünkü sen de kusurlusun” demek, insan hakları tartışmasına verilmiş bir cevap değildir. Bu, yalnızca konuyu değiştirmektir.

Avrupa yıllardır göçün sonuçlarını yönetmeye çalışıyor. Sınırları güçlendiriyor, Turkiye ile birlikte geri kabul mekanizmaları kuruyor, iltica sistemlerini yeniden düzenliyor ve göçü azaltmak için üçüncü ülkelerle anlaşmalar yapıyor. Bütün bunlar yapılabilir. Ancak göç politikasının tamamlanması için bir şey daha yapılmalıdır. O da, göçü üreten koşullarla yüzleşmek.

Türkiye ile ilişkilerde insan hakları, demokrasi, hukuk devleti, kadınların eşitliği ve işçi hakları diplomatik nezaket uğruna masanın altına süpürülmemelidir. Tam tersine, her fırsatta masanın tam ortasına konmalıdır ve eksik de olsa dönem dönem konulup konuşuluyor.

Bu bağlamda, Avrupa Türkiye ile sorunsuz ticaret yapabilir, yapıyor. Türkiye’ye yatırım yapabilir, yapıyor. Türkiye ile göç konusunda işbirliği yapabilir, yapıyor. Türkiye’nin Avrupa güvenliği açısından önemini kabul edebilir, ediyor.

Bütün bunların yanında Türkiye’deki demokratik gerilemeye de itiraz edebilir, ediyor, etmelidir.

Bu konular ve durumlar birbirini dışlamaz. Hatta uzun vadede birbirini tamamlar. Çünkü hukukun güçlü olduğu, vatandaşın kendisini güvende hissettiği, gençlerin eşit fırsatlara sahip olduğu, işçinin hakkını arayabildiği, gazetecinin korkmadan soru sorabildiği ve muhalifin tutuklanma korkusu yaşamadan siyaset yapabildiği bir Türkiye yalnızca Türkiye için değil, Avrupa için de daha istikrarlı bir Türkiye’dir.

Sonuç olarak,  günümüz dünyasında “milli ve iç mesele” kavramlarının arkasına saklanarak insan hakları ihlallerini uluslararası tartışmanın dışında tutmak giderek daha anlamsız hale geliyor. Artık Türkiye'nin şu ucuz siyasi retoriği geride bırakmanın zamanı gelmiştir. “Demokrasi bizim iç ve milli meselemizdir.” Hayır. Demokrasi be hukuk devleti ilkeleri bir hükümetin mülkü değildir. İnsan hakları hükümetlerin lütfu değildir. Hukuk devleti, bir hükümetin keyfine göre açıp kapatabileceği bir musluk değildir. İşçi hakları, kadın hakları, ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı birer “milli tercih” olamaz, değildir. Ve en önemlisi,  bir hükümetin kendi vatandaşlarına nasıl davrandığı, vatandaşlar başka ülkelerin sınırlarına ulaştığında uluslararası bir meseleye dönüşmez. Zaten başından beri uluslararası bir meseledir. Türkiye’de demokrasi zayıfladığında yalnızca Türkiye kaybetmez. Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan insanlar kaybeder. Onları kabul eden toplumlar etkilenir. Avrupa’nın göç politikası, iş gücü piyasası ve sosyal dengeleri etkilenir. Türkiye’nin ekonomisi etkilenir. Nihayetinde Türkiye ile Avrupa arasındaki siyasi ilişki de etkilenir. Bu nedenle Avrupa’nın Ankara’ya sorması gereken soru artık “İç işlerinize ne kadar karışabiliriz?” olmamalıdır.

Asıl soru şudur; “İnsanların ülkelerini terk etmek zorunda kalmasına yol açan koşullar konusunda neden susalım?” Çünkü insan hakları sınır kapısında bırakılmaz. Demokrasi, gümrükten geçirilmesi gereken bir ithal mal değildir. Hukuk devleti de Ankara’nın “milli ve iç meselemiz” damgasıyla uluslararası vicdandan muaf tutulabilecek bir ayrıcalık değildir.

 

Darmstadt 16.08.2026