Önce kabaca kavramsal çerçeveyi tarif edeyim.
Birbiriyle karşılaşan iki kültürün varacağı dört yer vardır: Asimilasyon, entegrasyon, separasyon ve marjinalizasyon.
Asimilasyon/Benzeştirme, bir topluluğa içinde yaşadığı ev sahibi ya da baskın topluluğun normlarının (çoğu kez zorla) benimsetilmesidir.
Entegrasyon/Bütünleşme, bir grubun köken kültürünü korurken baskın veya ev sahibi kültürün kültürel normlarını gönüllü olarak benimsemesidir. Ancak bazılarına göre bu süreç genellikle asimilasyonla sonuçlanmaktadır. Dolayısıyla entegrasyon asimilasyonun "kibar adıdır."
Separasyon/Ayrılma, bir grubun kendi kültürel değer ve normlarını korumak için diğer grubun kültürüyle çok az temas kurmasıdır. Sosyo-politik formu, etnik gruplaşma, federasyon, konfederasyon veya bağımsız devlettir.
Marjinalizasyon/Dışlama ise grubun hem kendi kültürünü hem diğer grubun kültürünü benimsememe halidir. Bunun siyasi sonuçları, etnik temelli bölgeler, şiddetli çatışmalar, nihayet iç savaştır.
Karar vermek lazım
"Çatışma çözümü" veya "barış" süreçlerinde bu dört yaklaşımı, kabaca "Entegrasyon/Bütünleşme" "Separasyon/Ayrılma" başlıklarına indirgemek mümkün. Böyle bir sürece girmiş tarafların öncelikle bu iki sonuçtan hangisini hedeflediklerine karar vermesi gerekir.
Elbette süreç içinde tarafların tutumları, ilk kararları etkileyebilir. Başlangıçta ayrılma amacıyla masaya oturan taraf, karşı tarafın kapsayıcı, olumlu tavrını o kadar ikna edici bulur ki ayrılmaktan vazgeçer. Ya da tam tersi, bütünleşmek üzere masaya oturan taraf karşı tarafın samimiyetinden o kadar kuşku duyar ki ayrılmanın daha doğru olacağına karar verir. Bazen de ayrılık yoluyla bütünleşmek daha mümkün görülür. Sonuçta, bütünleşme ya da ayrılma kararı, tamamen süreci sürdürenlerin amacı, tavrı, dili ve uygulamalarıyla ilgilidir.
Daha önce Kuzey İrlanda ve Filipinler'de yürütülen başarılı çatışma çözümü süreçlerini anlatmıştım. İlki Britanya hükümetleri ile Sinn Féin/IRA örgütleri arasında; diğeri Filipinler hükümetleri ile (esas olarak) Moro İslami Kurtuluş Cephesi (MİKC) arasında yürütülmüştü.
İlkinde bir referandumla Kuzey İrlanda halkının İrlanda Cumhuriyeti'ne bağlanmayı onaylaması durumunda, bu kararın tanınacağı kabul edilerek, güç paylaşımı esasında özerklik kabul edilmiş ve "barış" sağlanmıştı. "Barış" geçici de olsa hala sürüyor. İkincisinde ayrılık talebi, federasyon yoluyla, yani "ayrılarak bütünleşme" yöntemiyle karşılanmıştı. Bu ülkede de "barış" hala sürüyor.
Türkiye'de Kürt çevrelerine göre Entegrasyon/Bütünleşme stratejisinin en başarılı olduğu ülke sayılan Güney Afrika Cumhuriyeti'nde neler oldu peki?
Güney Afrika'nın kendilerine Boer diyen bir avuç Beyaz Adam tarafından sömürgeleştirilme sürecini anlatmayacağım, çünkü bu haliyle bile yazı çok uzun oldu. Bilmeyenler internetten araştırır öğrenir nasılda. Konuya modern dönemden başlayacağım.
Apartheid'ın kurumsallaşması
1948’de yapılan seçimleri, ırkçı Beyazların Milliyetçi Parti'si kazanmıştı. Partinin seçim kampanyasının sloganı ise “apartheid” idi. Bu tarihten itibaren toplumun Siyah Afrikalılar, Beyazlar, Renkliler ve Hintliler/Asyalılar olarak dört ırka bölündüğü Apartheid denilen "yasal sınıflandırma" sisteminin nasıl işlediğine dair bir kaç örnek vereyim:
1949'te çıkarılan kanunla Siyahlar için Beyazlarla evlenmek yasaklanmıştı. 1950'de çıkarılan kanunla Siyahlar ve Beyazlar arasındaki cinsel ilişkiyi yasaklandı. 1950 yılında çıkarılan kanunla Siyahların ve Beyazların yaşayacakları alanlar belirlenmiş, Beyazlara ait olduğu belirtilen bölgelerden binlerce Siyah, zorunlu göçe tabi kılınmıştı. 1952 yılında çıkarılan kanunla tüm Siyah erkeklerin epeydir fiilen mecburi olan belgeleri taşımaları zorunlulu kılınmıştı. 1956 yılında yine kanunla bu zorunluluk kadınlar için de geçerli hale getirilmişti.
Dönüm noktası: Sharpeville Katliamı
Apartheid rejimin tanımladığı dört grup içinden Apartheid'e karşı olanlar (yani sadece Siyahlar değil) 1955’te Halk Kongresi’ni gerçekleştirmiş ve kongre "pasif direnişi" öneren Özgürlük Bildirgesi adlı metni yayınlamıştı. Apartheid'e karşı pasif mücadelenin etkisiyle Birleşmiş Milletler 1 Nisan 1960 tarihli 134 nolu kararıyla Apartheid'ı insanlığa karşı suç olarak kabul etmişti.
Ancak 21 Mayıs 1960’ta siyahların hareketlerini kısıtlamak için kullandığı "geçiş belgeleri"ni taşımayı reddederek apartheid yasalarını ihlal etmeleri şeklindeki şiddetsiz bir eylemde polisin açtığı ateş sonucu 69 kişinin öldüğü ve çok sayıda kişinin yaralandığı Sharpeville Katliamı'ndan sonra mücadele nitelik değiştirdi.
Bu olaydan sonra, zaten bir süre önce "terör örgütü" denilerek yasaklanmış olan ANC (African National Congress/Afrika Ulusal Kongresi) Gençlik Kolları başkanı Nelson Mandela ve arkadaşları örgütün silahlı kanadını kurup hükümete karşı silahlı eylemlere ve sabotajlara başladı.
1961-1963 arasında silahlı eylemler düzenleyen ANC’nin lider kadrosundan Nelson Mandela, Walter Sisulu, Govan Mbeki, Raymond Mhlaba, Dennid Goldberg, Ahmet Kathrada, Elias Motsoaledi, Andrew Mlangeni ve 7 kişi daha toplam 15 kişi) 1963’te Rivonia’da bir çiftlikte yakalandılar.
Rivonia yargılamaları
Bunlardan dördü hapisten kaçtı. Kalan 11 kişi 1964’te yargılandılar. Mandela yargılama sürecinde savunma yapmayı reddetti. Bu kişilerden sekizi, uluslararası tepkiler sayesinde idam cezasından kurtulup ömür boyu hapse mahkum edildiler. Bu sekiz kişiden yedisi 26 yıl, Nelson Mandela ise 27 yıl 8 ay (18 yılı Robben Adası’nda olmak üzere) hapiste kalacaktı... (Mandela'dan uzun, 28 yıl hapiste kalan, bir başka davada yargılanan Jafta Masemola idi.)
Gençlik ve işçi sınıfı meydana çıkıyor
Lider kadrosunun yokluğunda ANC epey pasifize olmuştu ki, 1973'ten itibaren, Siyah işçiler örgütlenmeye başladı. O yıl, güney liman kenti Durban'da büyük bir grev dalgası patlak verdi ve bu da yeni bağımsız ve yasadışı sendikaların temelini attı. Bu arada öğrenciler ve gençler mücadeleye katılmaya başladı.
16 Haziran 1976'da, Johannesburg'a yakın Soweto yerleşiminde okullarından çıkan yaklaşık 20 bin Siyah öğrenci Beyaz sömürgecilerin Afrikaan dilinin yerel okullarda eğitim dili olarak kullanılmasını protesto için caddeleri doldurdu. Polis gerçek mermiler kullanarak 23 kişiyi öldürdürdü.
1980'lerde Siyah kasabalarındaki okul boykotları ve gençlik ayaklanmaları, Güney Afrika'nın bazı bölgelerini yönetilemez hale getirdi. Eylül 1984'te, ülkenin madencilik ve sanayi merkezi olan Transvaal'da 300 bin ila 800 bin öğrenci ve işçi yeraltı sendikalarının çağrısı üzerine "evde kalma" eylemleri düzenledi.
Bunların etkisiyle Şubat 1985'te hükümet 21 yıldır hapiste olan Mandela'ya, siyasi faaliyette bulunmama koşuluyla serbest bırakmayı teklif etti. Mandela teklifi "Ben ve siz, halk, özgür olmadığımız bir zamanda hiçbir taahhütte bulunamam ve bulunmayacağım," diyerek reddetti.
O sırada Mandela'nın 1958'de evlendiği eşi Winnie Madikizela Mandela'nın etkisi altına girmiş olan ANC, Nelson Mandela'nın onaylamamasına rağmen, sokaklarda "Siyah terörü" estirmeye başlamıştı. 1990’lara kadar yoğun bir şiddetin yaşandığı "Siyah Huzursuzluk" döneminde hükümet tüm baskı politikalarına rağmen iktidarı elinde tutamayacağı anlaşılmıştı.
İç ve dış koşulların üst üste düşmesi
İçerde, silahlanma harcamalarını karşılamak için vergileri arttıran Beyaz hükümetler içerde %50'lere varan bir enflasyona neden olunca uluslararası bankalar kredi vermek istemediler. Ard arda iflaslar başladı. Bir nesil Güney Afrikalı olağanüstü hal altında büyümüştü. Protestolar artıyordu ve polis başa çıkamıyordu. Casuslar, çocuklardan ebeveynlerinin politikaları hakkında bilgi almak için bazı okullara gönderiliyordu. Bu Güney Afrika için bile benzeri görülmemiş bir şeydi. Ordu bir dizi firar ve askerlikten kaçma yaşıyordu. Halbuki özellikle Natal bölgesinde bir nevi iç savaş yaşanıyordu. Hükümet askerlik hizmetini 5 yıl aktif hizmete ve "emekliliğe kadar yedekte" uzatma planı ortaya atıldığında buna ordu içinden de tepkiler geldi.
Bir de dış faktör vardı. 1970'lerden beri dünya ölçeğinde sol ve liberal çevrelerin sürdürdüğü miting, grev, konser, protesto kampanyaların da etkisiyle yaygınlaşan uluslararası ekonomik ve askeri ambargoların üstüne Kasım 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması, Batılı ülkeler nezdinde ANC'nin "Kızılların kuklaları" olduğu argümanını artık kullanılamaz hale getirince, Güney Afrika'daki Apartheid yanlılarının eli zayıflamaya başladı. 1989'da yapılan seçimlerde ırkçı P. W. Botha hükümeti iktidardan düştü, yerine barış görüşmelerini başlatmaktan yana olan F. W. De Klerk hükümeti aldı.
Beyazlar pes ediyor
Daha önce yani 1985 ile 1990 arasında hem Siyahlarda hem de Beyazlarda aynı duygu hakimdi: İntikam alma yoluyla zafer. Dolayısıyla "barış" “sıfır toplamlı bir oyun” olarak görülmüştü. Buna karşılık De Klerk hükümetinin stratejisi “kazan-kazan” idi. Nitekim Ocak 1990'da hükümet ANC, Pan Afrikan Kongresi (Pan Afrikanist Congress-PAC) ve Güney Afrika Komünist Partisi üzerindeki yasağı kaldırdı. Ardından siyasi mahkumların serbest bırakılmalarına ve yurtdışında bulunanların ülkeye geri dönmesine izin verildi. 11 Şubat 1990 günü Nelson Mandela 27 yıl 8 ay sonra Robben Adası'ndan serbest bırakıldı. Ardından yeni Güney Afrika'nın nasıl olacağı konusunda ANC ve diğer siyasi partilerle görüşmeler başladı.
Dört yıl süren görüşmeler sonunda Apartheid rejimini düzenleyen yasalar iptal edildi. Tarafların entegrasyona (bütünleşmeye) dayalı birlik olmuş bir ülke üzerinde anlaşmaları üzerine 1993’te geçici bir anayasa metni hazırlandı ve anayasadaki geçici hükümlere göre ilk kez 27 Nisan 1994'te ırk ayrımı olmaksızın, tüm yurttaşların eşit ve özgür bir şekilde katılacağı demokratik seçimler yapıldı. ANC oyların %62'si ile 400 sandalyeli mecliste 252 sandalye kazandı. Seçimler sırasında Nelson Mandela'yı en çok Siyah Güney Afrikalılar için haklar sağlamaktan çok Beyazları yatıştırmaya odaklandığına inanan siyahlar, onlar arasında da en çok (1992'de boşandığı) eski eşi Winnie Madikizela (Mandela) eleştiriyordu. Nelson Mandela ve ANC eleştirileri dinledi ama geri adım atmadı.
Tarihle yüzleşme
1995'de Nelson Mandela’nın inisiyatifi ile Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu (Truth and Reconciliation-TRC) kuruldu. Aslında başlangıçta özellikle Siyahlar böyle bir komisyonun geçmişteki çatışmaları hatırlatarak yeni çatışmaları körüklemesinden endişe etmişti.
Ancak komisyonun başkanı Rahip Desmond Tutu, öncelikli amacın geçmişle hesaplaşmayı bitirerek potansiyel çatışmaları engellemek olduğunu belirterek itirazları yatıştırdı. Bu komisyonu dünyadaki diğer örneklerinden ayıracak özellik ise amaçlanan şeyin cezalandırmak değil hakikatin ortaya çıkarılmasıydı. Komisyon hem Güney Afrika ırkçı hükümetinin hem de ANC’nin yaptığı insan hakları ihlallerini soruşturacaktı.
1996 Anayasası
Komisyon çalışmaya başladıktan sonra anayasa çalışmalarına hız verildi. Mayıs 1996’da kabul edilen, Aralık 1996’da yürürlüğe giren Güney Afrika Cumhuriyeti Anayasası, ülkenin kolektif akılla oluşturulmuş ilk anayasası idi. Taslak metin üzerinde tartışma yürütülürken halk katılımının en geniş şekilde sağlanması amaçlanmıştı. Sıradan vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının ve siyasi partilerin fikirleri birbirine entegre edilerek ortaya çıkan yeni anayasada insan onuru, eşitlik, temel hak ve özgürlükler, seçme ve seçilme hakkı, çok partili ve düzenli seçim ile anayasanın üstünlüğü gibi demokratik değerler kabul ediliyordu.
Bütün Güney Afrikalılara, dillerini özgürce konuşmaları, istediği kültürel yaşamı sürdürmeleri için örgütlenme de dahil birçok özgürlük tanınmıştı. Böylece toplumsal, kültürel, ırki ve etnik farklılıklar güvence altına alınmıştı. 1996 tarihli 108 nolu Güney Afrika Cumhuriyeti Anayasası şu cümlelerle başlamaktaydı:
"Biz, Güney Afrika halkı, Geçmişimizin adaletsizliklerini tanıyalım; Ülkemizde adalet ve özgürlük için acı çekenlere saygı gösterelim; Ülkemizi inşa etmek ve geliştirmek için çalışanlara saygı gösterelim ve Güney Afrika'nın, içinde yaşayan herkese ait olduğuna ve çeşitliliğimizde birlik olduğumuza inanalım. Biz özgürce seçilmiş temsilcilerimiz aracılığıyla, bu Anayasayı Cumhuriyetin en yüce kanunu olarak kabul ediyoruz; Geçmişin bölünmelerini iyileştirelim ve demokratik değerler, sosyal adalet ve temel insan hakları temelinde bir toplum kuralım; Devletin halkın iradesine dayandığı ve her vatandaşın kanunla eşit bir şekilde korunduğu demokratik ve açık bir toplumun temellerini atalım. Tüm vatandaşların yaşam kalitesini iyileştirelim ve Uluslar camiasında egemen bir devlet olarak doğru yerde durabilen birleşmiş ve demokratik bir Güney Afrika kuralım. Tanrı insanlarımızı korusun."
Ubuntu felsefesi
Afrikalılar için anayasanın en etkileyici cümlesi şuydu: “İntikama değil ayakta durmaya, misillemeye değil onarıma, mağduriyete değil ubuntuya ihtiyaç duyuyoruz..."
Ubuntu, sömürgecilik öncesi Güney Afrika'nın imgelerinden biri olan ve insanların birbirine bağlılığına odaklanan hümanist bir felsefedir. "Ben, biz olduğumuz için ben’im" şiarını esas alan “ubuntu” öç almaya ve yaptırıma karşı çıkar. Ubuntu, insanlar arasındaki çatışmanın geçici olduğunu, sadece insan olarak gerçek doğamızın doğal düzeninden, birliktelikten kısa bir sapma olduğunu belirten bir ilkedir.
Ancak "Ubuntu" ilkesine rağmen "Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu", 2003'e kadar yoğun biçimde çalıştı. Komisyona çoğu mağdurlardan 21.290 başvuru yapılmış ve başvuranlardan 2 bine yakını kamuya açık alanlarda başlarından geçenleri anlatmıştı. Geçmişte şiddet eylemlerine katılmış olan 7 bin kişi af için başvurmuş, bunların büyük çoğunluğu reddedilmişti. Bunlar olurken milli marş ve bayrak değiştirildi, çeşitli simgeler, mekanlar, anıtlar kaldırıldı, değiştirildi veya yenileri oluşturuldu. (Bunları ayrıca ele almak lazım.)
Bitirirken:
Anlayacağınız üzere 15. yüzyıldan itibaren katı ve gaddar sömürgecilik politikalarının kurbanı olan, 1948 sonrası literatüre korkunç Apartheid suçunu "kazandıran" Güney Afrika'nın Beyaz rejimini yıkmak hiç kolay olmamıştı. Üstelik "Beyazlar" nüfusun sadece %9-10'unu oluşturduğu halde. Apartheid, içerde ANC, komünistler, öğrenciler ve işçilerin, dışarda sol ve liberal kesimlerin yoğun, kitlesel, sürekli, kurumsal mücadelesiyle "başarı"ya ulaştı, yani Siyahlar (ANC) iktidara geldi ve hala da iktidarda. Ama her şey halloldu mu? Güney Afrika'da "barış" sağlandı mı? İşte o da ayrı bir yazı konusu.
Gelecek yazı: Çeklerin ve Slovakların Kadife Boşanması.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.