Geçiş dönemi adaletinin en büyük paradoksu, çoğu zaman barışı inşa etmeye çalışırken hakikati parçalayabilmesidir. Oysa hakikat parçalandığında yalnızca geçmiş eksik anlatılmış olmaz; geleceğin hukuki ve ahlaki temelleri de zayıflar. Bu nedenle çatışma sonrası toplumların önündeki temel mesele, yalnızca şiddeti sona erdirmek değil, şiddetin bütün faillerini aynı etik ve hukuki ölçütler içinde değerlendirebilmektir.
Geçiş dönemi adaleti üzerine çalışan hukukçular ve siyaset bilimciler, farklı deneyimlerden hareketle ortak bir sonuca ulaşmışlar. Bu da, kalıcı barışın meşruiyeti, hakikat (truth), hesap verebilirlik (accountability), onarım (reparation) ve tekrar etmeme güvenceleri (guarantees of non-recurrence) arasında kurulacak dengeye bağlıdır. Bu ilkeler arasında birincilik, ikincilik, üçüncülük sıralamalar gibi bir hiyerarşi kurulamaz. Birinin ihmal edilmesi, diğerlerinin de anlamını aşındırır.
Bununla birlikte, uygulamada çoğu zaman dikkat çekici bir asimetri ortaya çıkar. Kamu otoritelerinin geçmiş uygulamalarının araştırılması, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez bir gereğidir. Ancak aynı açıklık talebi, sistematik şiddet üretmiş silahlı yapılara ve örgütlere yöneltilmediğinde, geçiş dönemi adaleti kendi kurucu mantığıyla çelişmeye başlar. Çünkü hukukun evrenselliği, yalnızca devleti bağlayan bir ilke değildir; örgütlü şiddet kullanan aktörler ve örgütler bakımından da aynı ölçüde ahlaki ve hukuki sonuçlar doğurur.
Tam da bu nedenle hakikati bilme hakkı (right to truth), yalnızca devlet kayıt ve arşivlerine erişim hakkı olarak yorumlanamaz. Bu hak; mağdurların, yakınlarını kaybeden ailelerin ve toplumun tamamının, sistematik şiddetin nasıl örgütlendiğini, kararların kimler tarafından alındığını, hangi emir zincirleri içinde uygulandığını ve hangi ihlallerin hangi saiklerle gerçekleştirildiğini öğrenme hakkıdır. Hakikatin öznesi devlet kadar, örgütlü şiddetin faili olan yapılar ve onların liderleri de olmak zorundadır.
Louis Joinet'nin cezasızlıkla mücadele ilkeleriyle başlayan, Diane Orentlicher tarafından geliştirilen ve Birleşmiş Milletler uygulamalarında kurumsallaşan yaklaşım bunu ifade eder: Mağdurların hakikati bilme hakkı, yalnızca bireysel değil, kolektif bir haktır. Pablo de Greiff'in vurguladığı gibi, geçiş dönemi adaletinin amacı yalnızca geçmiş suçları kayda geçirmek değildir; vatandaşların hukuk düzenine yeniden güvenmesini sağlayacak bir kamusal güven ilişkisi kurmaktır. Güven ise eksik bilgi üzerine inşa edilemez.
Bu nedenle gerçek bir yüzleşme sürecinde, yalnızca devletin resmî kayıtları değil, örgütsel hafızanın da kamu denetimine açılması gerekir. Emir-komuta zincirleri, karar alma süreçleri, finansman ağları, iç yazışmalar, kayıp kişilere ilişkin bilgiler, zorla katılım uygulamaları, örgüt içi infazlar, sivillere yönelik saldırılar ve bugüne kadar karanlıkta kalmış bütün ihlaller, bağımsız ve güvenilir mekanizmalar tarafından araştırılabilmelidir. Bu, siyasal pazarlığın değil, hesap verebilirliğin doğal sonucudur.
Priscilla Hayner'in hakikat komisyonları üzerine yaptığı çalışmaların gösterdiği gibi, hakikatin kurumsallaştırılması yalnızca tarih yazımı açısından değil, mağdurların onarımı açısından da belirleyicidir. İnsanlar çoğu zaman yalnızca cezalandırma istemez; ne olduğunu, neden olduğunu ve sorumluların bunu kabul edip etmediğini bilmek ister. İnkâr, mağduriyetin devam etmesidir. Sessizlik ise çoğu zaman ikinci bir ihlaldir.
Burada özellikle altı çizilmesi gereken nokta şudur: Hesap verebilirlik, intikamın hukuki adı değildir. Aksine, intikamı gereksiz kılan ilkedir. Gerçeğin açıklanması, sorumluluğun kabul edilmesi, mağdurların tanınması ve onarım mekanizmalarının işletilmesi, hukukun cezalandırıcı yönü kadar onarıcı yönünü de görünür kılar. Ruti Teitel'in işaret ettiği gibi, geçiş dönemi adaleti geçmiş ile gelecek arasında kurulan normatif bir köprüdür. O köprünün taşıyıcı kolonlarından biri çökerse, üzerinde yükselecek barış da kalıcı olamaz.
Onarım meselesi de aynı bütünlük içinde değerlendirilmelidir. Mağduriyetlerin giderilmesi yalnızca kamu otoritelerinin mali sorumluluğuna indirgenemez. Hukukun öngördüğü çerçevede, şiddetin üretilmesine katkı sağlayan yapıların sahip olduğu bilgi, belge ve imkânların onarım süreçlerine tahsis edilmesi, sembolik olduğu kadar hukuki bir anlam da taşır. Çünkü onarımın amacı yalnızca zararı telafi etmek değil, sorumluluğun görünür hâle gelmesini sağlamaktır.
Bütün bunların karşısında en sık dile getirilen itiraz ise pragmatiktir: "Barış için bazı dosyaları kapatmak gerekir." Oysa tarihsel deneyimler bunun tam tersini göstermektedir. Bastırılmış hakikatler unutulmaz; yalnızca ertelenir. Ertelenen her hakikat ise yeni kuşaklara devredilmiş bir güvensizlik mirası üretir. Bu nedenle tekrar etmeme güvenceleri yalnızca anayasal reformlarla değil, hakikatin eksiksiz biçimde ortaya çıkarılmasıyla mümkündür. Çünkü nedenleri bilinmeyen ihlallerin tekrarlanmasını önlemek de mümkün değildir.
Son kertede geçiş dönemi adaleti, bir tarafın geçmişini yargılarken diğer tarafın geçmişini tarihin karanlığına bırakma projesi değildir. Böyle bir yaklaşım, adalet üretmez; yalnızca yeni mağduriyet hiyerarşileri yaratır. Hukukun evrenselliği tam da burada anlam kazanır: Aynı ilke, aynı standart ve aynı hesap verebilirlik yükümlülüğü, şiddetin bütün failleri için geçerli olmadıkça ne hakikat tamamlanabilir ne de toplumsal uzlaşma sağlam bir meşruiyet zemini bulabilir.
Çünkü hakikat, müzakere edilebilecek bir siyasal taviz değil; demokratik toplumların ortak vicdanını ayakta tutan kamusal bir değerdir. Ve kamusal değerlerin en temel özelliği, bölünemez olmalarıdır.
Hakikatin yarısını açıklayan bir toplum, gerçekte hakikati açıklamış olmaz. Sadece suskunluğun sınırlarını yeniden çizmiş olur.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.