Kavram kargaşasından, kavramların içinin boşaltılmasından yakınan sözlere ve yazılara günlük hayatta sıkça rastlarız. Özgürlük, adalet, kardeşlik, eşitlik, irade ve demokrasi bu kavramlardan sadece bazılarıdır. Doğada, toplumda ve düşüncedeki kesintisiz hareketlilikten dolayı, nesnel gerçekliğin yansıması ve insan zihninin birer ürünü olan kavramların da tarihsel süreç içinde değişmesi, gelişmesi ve farklı anlamlar kazanması kaçınılmazdır.
Doğayı, toplumu ve kendisini anlamlandırmak için kavram üreten insan, üst düzey soyutlama yeteneği sayesinde bu bilgi birikimini sonraki nesillere aktararak bilim, felsefe ve sanat alanında muazzam gelişmeler sağlamıştır. Ancak kavramların bu olumlu etkisine karşın, insanlık tarihi trajik bir ikircilikle kendi kuyusunu da kazmıştır. İnsan, kavramları kavramaya çalışırken, kendi ürettiği kavramlar tarafından kavranıp esir alınabilmektedir. Esaretten kurtulmanın yolu bu kavramlarla felsefi bir hesaplaşmaya girişmekten geçer. Çünkü buradaki temel sorun, kavramların tarihsel süreç içindeki olağan anlam değişimi değil; egemenlik ve iktidar aracı olacak şekilde manipüle edilip birer baskı ve uyutma aygıtına dönüştürülmesidir.
Bu kavramsal manipülasyonun felsefi kökleri, antik dünyanın en büyük yanılsama ustası Platon’a ve onun "İdealar Kuramı"na dayanır. Platon, yeryüzündeki somut gerçeklikleri kusurlu, eksik ve birer gölgeden ibaret saymış; asıl hakikati gökyüzünde, zaman ve mekândan bağımsız, dokunulmaz ve kusursuz "aşkın idealar" dünyasına hapsetmiştir. Platon’un bu idealist felsefesi, yüzyıllar sonra Orta Çağ'da Kilise tarafından keşfedilmiş ve dogmaları temellendirmek için bir kalkan olarak kullanılmıştır. Kilise, toplumsal gerçeklikle bağı kopmuş bu aşkın ideaları (Tanrı, kilise hukuku, mutlak adalet vb.) dokunulmaz kılarak kitleleri yönetmenin ve köleleştirmenin en güçlü felsefi aracına dönüştürmüştür.
Ne yazık ki bu Platoncu ve dogmatik miras, günümüz Ortadoğu siyasetinde, özellikle de Türkiye ve Kürdistan’daki politik tartışmalarda varlığını/etkisini fazlasıyla hissettirmektedir. Kendini solda tanımlayıp materyalist felsefeyi referans olarak gösteren yapılar (Baas, Kemalist sol, PKK gibi) ironik bir şekilde kavramları toplumsal gerçeklikten kopararak Platon’un kusursuz aşkın idealarına dönüştürmüşler. Kavramlara yüklenen bu "kutsallık" ve "dokunulmazlık" nedeniyle, sağlıklı bir diyalog ve tartışma zemini ortadan kaldırılmıştır.
Bu denemenin amacı, Türkiye ve Kürdistan’da (özellikle PKK ve müttefikleri tarafından) kullanılan kavramları Platon’un idealar kuramı ve mağara alegorisi üzerinden felsefi bir sorgulamaya tabi tutmak; politik alanda sol ve felsefi olarak materyalist olma iddiasındaki bu yapıların gerçekte nasıl dogmatik bir anlayışı temsil ettiklerini ve kendi ürettikleri kültler/putlar vasıtasıyla kitleleri nasıl esarete ve yanılsamaya mahkûm ettiklerini ortaya koymaktır.
Türkiye ve Kürdistan’daki politik körlüğü/tıkanıklığı anlamak için felsefe tarihinin eski dehlizine, Platon’un karanlık mağarasına inmek gerekiyor. Platon, “idealar kuramı” ile kavram realizmine/dogmatizme alt yapı oluşturup kitleleri uyutarak yöneten diktatörlere güçlü bir silah bırakırken; aynı zamanda (mağara alegorisi ile) yanılsamadan beslenen bu diktatörlerin yönettiği insanların nasıl aptallaştığını ve gerçeğe/doğruya karşı nasıl düşmanca tutum aldıklarını da ortaya koymaktadır.
Platon, bir mağarada yüzleri duvara dönük, zincirlenmiş köleleri tasvir ederken; ‘kölelerin arkasında bir ateş yanmaktadır ve egemenler, ateşin önünden nesneler geçirerek duvara gölgeler düşürür. Zincirlenmiş insan için o gölgeler, yegâne ve mutlak gerçekliktir’. Bugün hem Kemalist solun hem de PKK’nin inşa ettiği hegemonik dil, tam anlamıyla bu mağaranın modern birer kopyasıdır. Bu yapılarda ‘havariler ve tefsirciler’, (yönetici kadrolar-devletçi aydınlar, kullanışlı akademisyenler v.s.) o mağaradaki duvarın arkasında duran, ellerinde kuklaları tutan gizli gardiyanlardır. Kitlelerin önüne 'halkların kardeşliği, kanton, demokratik özerklik, komünal yaşam, kadın özgürlüğü, barış, önderlik paradigması v.s)' adı altında felsefi olarak dondurulmuş, güncel toplumsal gerçeklikle bağı koparılmış kavramsal gölgeler fırlatılır. Kitleler, sokağın çıplak gerçeğini, işgali/sömürüyü, işkenceyi, hukuksuzluğu, toplumsal tahribatı, egemen devletlerle var olan antagonist çelişkileri ve pratik başarısızlıkları görmek yerine, duvara yansıyan bu görkemli ama içi boşaltılmış gölgeleri kutsar, onlara taparlar.
Önderlik(!) artık etten kemikten, hata yapabilen, tarihsel sınırları olan lider değildir; zamanın ve mekânın üstünde, dokunulmaz, eleştirilemez bir 'Aşkın idea'dır. Platon’un alegorisinde zincirlerini kırıp dışarı çıkan, güneşi (hakikati) gören felsefeci mağaraya geri döndüğünde nasıl delilikle suçlanıp aforoz ediliyorsa; bugün Öcalan kültünü ve dondurulmuş kavramlarını rasyonel bir eleştiriye tabi tutmaya çalışan herkes, mağaranın koruyucuları olan “özgür köleler” tarafından anında hain, işbirlikçi, ajan ya da kaçkın ilan edilerek karanlığa mahkûm edilir. Çünkü mağara düzeninin bekası, gölgelerin gerçek sanılmasına bağlıdır.
Abdullah Öcalan bu modern mağaranın trajik bir figürü mü, kendi yol arkadaşları ve örgüt mekanizmaları tarafından Platon’un ‘kusursuz idealar’ dünyasına/adasına sürgün mü edilmiş; yoksa kültün oluşmasında bizzat kendisi mi özel bir çaba içerisine girmiş? Modern mağaranın gardiyanları olan parti aygıtı ve havariler, Abdullah Öcalan figürünü kuşkusuz yukarılarda bir yerdeki "Kusursuz İdealar" dünyasına göndermişler. Ancak bu transandantal (aşkın) taht, sadece müritlerin dışarıdan dayattığı bir mühendislik ürünü değildir; bizzat Öcalan’ın kendi dili, söylemi ve pratiğiyle örülmüş felsefi bir adadır. Dahası baş mühendisin de (ontolojik devlet) buna önemli katkılar sunduğu aşikardır. Öcalan, hareketin tabanına kendisini rasyonel, sorgulanabilir veya hata yapabilir bir siyasi aktör olarak sunmaz. Onun, ’Lise dönemlerinde büyük felsefik bunalım yaşadım. Tanrı ile savaşı verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum’ şeklindeki beyanları, hem bir anropoform hem de Platon’un Devlet diyaloğunda resmettiği "Filozof Kral" tiplemesinin modern bir temsilcisi olmaktan hoşnut olduğunu gösteriyor. Platon’a göre sıradan insanlar duvara yansıyan yanılsamalar dünyasında yaşarken, devleti yönetme hakkı sadece tanrısal akla yaklaşmış ve hakikatin saf bilgisini kavramış Filozof Kral’a aittir. Öcalan, bu yarı-tanrılık söylemiyle kendisini tarihsel ve sınıfsal sınırların tamamen dışına fırlatır. Bu hamle, rasyonel eleştiri zeminini daha baştan imkânsız kılar; çünkü bir yarı-tanrının pratikleri, ölümlülerin argümanlarıyla yargılanamaz.
Bu felsefi barikatın epistemolojik ışık kaynağı ise hareket içinde üretilen ve sarsılmaz bir dogmaya dönüştürülen "Önderlik" “Kürd halk önderi” ve "Güneşimiz" gibi sıfatlarıdır. Platon’un mağara alegorisinde mağaranın dışındaki "Güneş", en üstün ideayı, yani her şeye varlığını ve anlamını veren "İyi İdeasını" temsil eder. Güneş olmasa ne dünya görünür ne de yaşam var olabilir. Kültün etrafına örülen "Güneşimiz" metaforu da tam olarak bu Platoncu işlevi görür: Öcalan, hareket için sadece politik bir lider değil; neyin doğru neyin yanlış, neyin yurtseverlik neyin ihanet olduğunu belirleyen mutlak ışık kaynağıdır. Kitleler bu güneşe doğrudan bakamaz, onu sorgulayamaz; sadece onun izin verdiği ölçüde aydınlanabilirler. Bu dokunulmazlık zırhı öyle katıdır ki, bu ışık kaynağına yönelen en ufak bir eleştirel projektör, anında ışığa karşı savaşan birer "karanlık ve şer odağı" olarak kodlanır; mahkum edilir ve gerektiğinde de yok edilidr.
Kültün kusursuzluğunu korumak için başvurulan en tipik ezoterik taktik ise Öcalan’ın sıkça sığındığı "Beni anlamıyorlar, anlam düzeyiniz çok geri" mistisizmidir. Bu söylem, tabanı sürekli aşağılayarak hizaya getiren felsefi bir kaçış rampasıdır. Platon felsefesinde İdealar her zaman saf, lekesiz ve kusursuzdur; yeryüzündeki somut nesneler ise o ideaların kötü, eksik ve kusurlu birer kopyasıdır. Öcalan’ın "beni anlamıyorlar" serzenişi, kitlelere gizemli bir hava verirken faturayı her zaman tabana keser: "Benim kurduğum paradigma (İdea) kusursuzdur, fakat sizler mağaranın çamurundan ve geri bilincinden kurtulamamış kusurlu kopyalarsınız." Mesajını iletir. Bu dilsel manipülasyon sayesinde, teorinin pratik hayattaki hiçbir çöküşü, yıkımı ve stratejik yenilgisi /Tanrıya/merkeze yazılamaz. Teori lekesizdir; suç, ideayı kavrayamayan somut insanın yetersizliğidir.
Buradan hareketle, mağara düzeninde İdeanın (Önderliğin) masumiyetini korumak, kaçınılmaz olarak "günah keçileri" yaratma pratiğini doğurur. PKK tarihindeki büyük askeri felaketler, iç infazlar, Kürdlerin ulusal kazanımlarına saldırmalar, kitlesel ölümler ve politik tıkanmalar hiçbir zaman Önderliğe fatura edilmez. Platonik sistemin bekası ve İdeanın lekesiz kalması için tüm günahlar, mağaranın içindeki "kötü uygulayıcılar" olan kadrolara yıkılır. Bu kadrolar "önderliği boşa çıkarmakla", "çetecilikle", “ajanlıkla” veya "yetersizlikle" suçlanarak pratik olarak yok edilir ya da tasfiye edilir. Kadrolar feda edildikçe, Önderlik İdeası kendi fildişi kulesinde, lekesiz ve kutsal bir form olarak parıldamaya devam eder.
Son aşamada bu felsefi esaret, hegemonik bir "dilsel giyotine" dönüşür. Örgütün kendisini doğrudan "Kürt Özgürlük Hareketi" kavramıyla tanımlaması, kavramın Platoncu anlamda mutlaklaştırılması ve mülkiyet altına alınmasıdır. Özgürlük ve Kürtlük artık somut, tarihsel, pratik ve devingen bir süreç olmaktan çıkarılıp, tek bir politik aygıtın tekelindeki aşkın bir "idea" haline getirilir. Kavramı gasp eden bu güç, kendisine yöneltilen en küçük eleştiriyi bile kavramın kendisine, yani özgürlüğe ve Kürt halkına yapılmış bir saldırı olarak sunma meşruiyetini kazanır. Böylece her eleştiri, "Kürt düşmanlığı" ya da "özgürlük karşıtlığı" olarak yaftalanır. Tıpkı Platon’un alegorisinde mağaradan çıkıp dışarıdaki gerçeği gören ve içeri dönüp "gördükleriniz sadece birer gölgedir" diyen felsefecinin, mağara düzeninin bekası adına anında hain ilan edilip yok edilmek istenmesi gibi; bu modern mağarada da kutsal kavramları ve kültü rasyonel bir süzgece tabi tutmaya çalışan herkes, gardiyanlar ve gölgelere tapan kitleler tarafından anında linç edilerek karanlığa mahkûm edilir.
Sonuç olarak, kendisini 'Kürdlerin kurtarıcısı, ilerici, sol ve materyalist' olarak vaftiz eden bu hegemonik yapının, pratikte Platoncu mistik bir idealizmin ve dogma bataklığının içine saplandığı açıktır. Kavramları egemenlerin prangalarından, yani Önderlik kültünün fildişi kulesinden kurtarmanın yegâne yolu; onları gökyüzündeki Platonik tahtlarından indirip tarihin, sokağın, somut toplumsal pratiklerin, ulusal ve sınıfsal çelişkilerin içine, yani ait oldukları diyalektik ve tarihsel materyalist zemine geri getirmektir. İnsan, kendi elleriyle ürettiği bu modern putları felsefi bir çekiçle parçalamadığı sürece, kendi rızasıyla sığındığı o mağaranın ebedi kölesi veya seyircisi olarak kalmaya mahkûmdur. Ancak put kırıcılık, sadece 'önderlik' kültünün deşifre edilmesiyle sona erebilecek bir süreç değildir. Bu aşkın mağaranın tavanını ayakta tutan diğer sütunların; yani tarihsel bağlamından koparılarak ebedileştirilerek romantize edilmiş ama Kürdistan gerçekliğinde karşılığı olmayan ‘devletsiz özgür yaşam, komünal yaşam’ gibi diğer kavramların da aynı felsefi çekiçle parçalanması, toplumsal gerçekliğin yalın haline ulaşmanın bir sonraki adımıdır…
5.08.2026
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.