Ezidilik, Zerdüştlük, Musevilik, Müslümanlık (özellikle Alevilik), Hıristiyanlık (özellikle Nasturilik) gibi tek tanrılı dinlerle, Manicilik ve Mazdekçilik gibi pagan inanışlarından ve tasavvuf felsefesinden izler taşıyan bir çeşit “bağdaştırmacı” (senkretik) bir inanış.
Ezidi adının etimolojisi ile ilgili pek çok iddia var. Bunlardan en bilineni İslam tarih yazımında esas olarak Kerbela Olayı’ndan dolayı kötülük ve kalleşliğin simgesi olarak kabul edilen Muaviye’nin oğlu Yezid’den geldikleri. Bu nedenle de Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemi literatüründe “Ezidi” terimi değil “Yezidi” terimi yaygın.
Ezidiler bu etimolojiyi kendilerini “ötekileştirmek” için yapıldığı gerekçesiyle reddediyorlar. Ancak Sünni Müslümanların yoğun olduğu Halep ve Sincar Dağları civarında güçlü bir Yezid kültü olmasına karşılık Şiilerin daha çok olduğu Dicle’nin doğusunda Ezidiler, Muaviye ve Yezid’in adını pek anmamaları, bu konunun da yeterince aydınlatılmamış olduğunu düşündürüyor.
Kendilerine göre “Ezidi” adı “yaratılmış” anlamına gelen Kürtçe ezda sözcüğünden gelir. Bazıları da Fars-Pehlevi inanışında “İyilik tanrısı” için kullanılan iz(e)d, yaz(a)d, yezdan, yazdan sözcükleriyle, bazıları ise Zerdüştlüğün başkenti İran’daki Yezd şehri ile ilintilendirirler. Bu etimolojik karışıklık, Bilgi Üniversitesi'nin Ezidi öğretim üyesi Amed Gökçen’in yayına hazırladığı Osmanlı ve İngiliz Arşiv Belgelerinde Yezidiler adlı kitapta da görülür. Kitabın adında Yezidilik denirken, kitabın önsözünden itibaren “Ezidilik” terimi kullanılır.
Ezidiliğin dört dönemi
Amed Gökçen, Ezidiliği dört döneme ayırarak ele almayı önerir. Bu dönemleri kendi dilime çevirirsem, birinci dönem tamamen “gizemli”, “müphem” anlatılarla örülmüş olan mitolojik dönemdir. İkinci dönem Ezidiliğin kaybolmaya yüz tuttuğu 11. yüzyılda onu kurallara bağlayan Şeyd Adî Musafir dönemidir. Üçüncü dönem Şeyh Adi sonrasında, çeşitli liderlerin katkılarıyla hem mitolojik söylemi hem Şeyh Adî’nin tarihselleştirdiği anlatıyı içeren geniş zamandır. Dördüncüsü ise modernleşme ile birlikte Osmanlı belgelerinden ve Avrupalı seyyahların, araştırmacıların yazılarından izleyebileceğimiz dönemdir.
Ezidiliğin sözlü kaynakları
Ezidilik hiçbir şekilde dini bir kitaba ihtiyaç duymayan ve sözlü gelenekle sonraki kuşaklara aktarılan bir ibadetler ve kurallar bütününe sahiptir. Belirli bir zaman diliminde üretilen kitapların çeşitli nedenlerle imhası yüzünden bu kitaplarda yazıldığı iddia edilen kurallar bütünü ve dini anlatılar Kavval, Şeyh ve Pirler tarafından nesilden nesile ezberlenerek aktarılan kutsal ilahiler ve şiirlerle günümüze ulaşmıştır. Eziidîlik inancı esas olarak gelenekle biçimlenmiş olduğundan Irak’ta ya da Ermenistan’da yaşayan Ezidiler için kutsal olanla Türkiye’de yaşayan Ezidiler için kutsal olan farklı olmuştur. Bu yüzden, bu yazıda ifade edilen pek çok şeye, farklı geleneklerden gelenlerin itiraz etmesi mümkündür.
Ezidiliğin yazılı kaynakları
Sözlü aktarımın yazıya dönüşmüş hali diye bilinen Kiteb-a Cilwe (Tecelli Kitabı) ile Mushaf-ı Reş (Kara Kitap) adlı metinler ise ilk kez 1880'lerde ve 1890'larda Musul bölgesinde ortaya çıkmış. Bu metinlerin Süryani kökenli bir el yazması satıcısı ve tercüman olan Jeremiah Shamir tarafından, Batılı Şarkiyatçıların "Ezidilerin gizli kitaplarını bulma" merakından maddi kazanç elde etmek amacıyla kaleme alındığı çoktan kesinleşti.
Bu sahteciliğin hikayesi şöyle:
Mardin'de görev yapan Amerikalı Protestan misyoner Alpheus Newell Andrus, bölgedeki yerel muhbirlerden elde ettiği (aslında Jeremiah Shamir'in tezgahından çıkan) İngilizce bir metni Amerika'ya göndermiş. Metin, 1891 yılında Edwin Munsell Bliss tarafından hazırlanan iki ciltlik The Encyclopaedia of Missions (Misyonlar Ansiklopedisi) adlı eserin Yezidiler (Yezidis) maddesi altında ilk kez geniş kitlelere ulaştırılmış. Andrus'un bu yayınının ardından metin adeta bir zincirleme reaksiyonla Avrupa dillerine çevrilmiş ve oryantalist dünyada büyük bir tartışma başlamış.
Batı dillerinde yayımlanan bu "sahte" metinler, ironik bir şekilde Doğu'ya geri dönmüş. Bölgedeki bazı Arap ve Kürt yazarlar, batı kaynaklarında gördükleri bu metinleri yeniden Arapçaya ve Kürtçeye çevirerek "Ezidilerin gizli kitapları bulundu" başlıklarıyla bölgede dolaşıma sokmuşlar.
Özellikle oryantalist Maximilian Bittner ve Süryani bilimci Alphonse Mingana gibi uzmanlar, metnin dilini analiz ettiklerinde bunun antik bir dinî metin değil, batılı seyyah ve misyonerlerin merakını paraya tahvil etmek isteyen yerel şahısların (başta Jeremiah Shamir) kurgusu olduğunu bilimsel olarak ortaya koydukları halde (uzmanlara göre metinde kullanılan Kürtçe, Jeremiah Shamir'in de memleketi olan Erbil bölgesinde konuşulan Sorani lehçesine ait modern dil yapılarını barındırıyordu. Üstelik metinde Kürtçede hiç bulunmayan Arapça fonetik harflerin kullanımı gibi büyük tutarsızlıklar saptanmıştı) zamanla literatürde çok fazla yer bulduğu ve yabancılar tarafından "Ezidilerin Kitapları" olarak tanındığı için günümüz modern Ezidi toplumunda sembolik bir aidiyet kazanmış durumda.
Ezidilik inancının esası
Sözlü ve yazılı kaynaklardan edindiğimiz Ezidi inancına göre Tanrı, ilk olarak kendi nurundan Melek Tavus'u yaratmıştır. Diğer altı melek ise Melek Tavus'un nurundan var edilmiştir. Bu yönüyle o, Tanrı’nın dünyadaki görünür iradesi ve mutlak vekilidir.
Tanrı insanı (Âdem) yarattıktan sonra tüm meleklere ona secde etmelerini emreder. Diğer melekler secde ederken, Melek Tavus bu emre karşı çıkar. Gerekçesi ise şudur: "Ben senin nurundan yaratıldım, Âdem ise balçıktan. Ben senden başkasına secde etmem."
Bu itaat testi sonucunda Tanrı, Melek Tavus'un kendisine olan mutlak sadakatini ödüllendirir ve onu tüm yaratılmışların, dünyanın ve diğer meleklerin başına lider olarak atar.
Ezidilik dışındaki semavi dinlerde (İslam, Hristiyanlık, Yahudilik) benzer bir secde etmeme hikayesi Şeytan figürüne aittir ve o lanetlenmiş bir "düşmüş melek" olarak görülür.
Ezidilik bu yorumu kesinlikle reddeder. Ezidi inancında Melek Tavus asla kötülüğün sembolü değildir; aksine iyiliğin, bilgeliğin ve koruyuculuğun kaynağıdır. Ezidiler, Melek Tavus'un adının Şeytan kavramı ile yan yana getirilmesini büyük bir hakaret ve günah kabul ederler.
Melek Tavus, dünyada tavus kuşu formuyla sembolize edilir. Tavus kuşu; güzelliği, azameti, yeniden doğuşu ve ölümsüzlüğü temsil eder. Ezidi köylerinde ve kutsal mekânlarında "Sancak" adı verilen, tavus kuşu şeklindeki pirinç veya bronz heykeller çok kutsaldır ve belirli dönemlerde halkı kutsamak için dolaştırılır.
Ezidilikte mutlak bir "kötülük ilkesi" veya insanları yoldan çıkaran karanlık bir varlık yoktur. İyilik de kötülük de insanın kendi iradesindedir. Melek Tavus, insanlara doğru yolu gösteren, onları koruyan adil bir rehberdir.
Özetle, Türkiye kamuoyunda yanlış bir biçimde “Şeytana Tapanlar” diye karalanan Ezidilerin inançları arasında ne şeytana tapmak ne de kötülüğü sembolize eden şeytan vardır. Dahası Şeytan kavramına benzeyen kaytan, şad, şer, melun ve lanet gibi kelimeleri telaffuz etmeleri bile yasaktır. Amed Gökçen’in sözleriyle devam edersem “Melek Tavus herhangi bir tanrısal gücü barındırmayıp sınırlı bir kudrete sahiptir. Tıpkı diğer melekler, canlı ve cansız varlıklar gibi O da kadir-i mutlak olan Tanrı tarafından yaratılmış ve her daim Tanrı’nın hükmüyle yönetilmiştir. Dolayısıyla bu haliyle Melek Tavus, Ezidilikte, ilk yaratıcı olan Tanrı’nın -emirlerini yerine getiren- vekili veya yardımcısı olarak telakki edilir”.
Anlaşılan Ezidiler, hem Müslümanlıkta ve Hıristiyanlıkta yeri olmayan Melek Tavus’un halkı olmanın hem de egemen Türk ve Arap etnisitesinden olmak yerine Kürt olmalarının cezasını çekmişlerdir. Ne de olsa “öteki”nin hele de azınlık ise, kendinden daha aşağı ve kötü olduğu fikri insanlık tarihinin en eski negatif bilgisidir.
Şeyh Adî ve Laliş
Mensuplarınca “dünyanın en eski dini” olduğu iddia edilen Ezidilik varlığını Melek Tavus’a borçluysa da bir inanç sistemi olarak bugünlere ulaşmasını Şeyh Adî bin Musafir’e (Misafir) borçlu olmalı. Şeyh Adî, 1075 yılında Lübnan’da Beit Far (bugün Hirbet Kanafar) köyünde, Müslüman bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Soyunun Emevi Halifesi Mervan bin Hakim’e uzandığı rivayet edilir. Gençliğinde Sufi mistisizminin önemli ismi İmam Gazalî’den ders alan Şeyh Adî, bu sırada Kadiri tarikatının kurucusu olan Kürt asıllı Abdülkadir Geylanî ile tanışmış, ardından Bağdat’tan Hakkârili Kürt boylarının kontrolünde olan Musul civarındaki Laliş Vadisi’ne göçmüştü.
Şeyh Adî, 1116 yılında Abdülkadir Geylani ile birlikte Mekke’ye yaptığı hac ziyareti dışında 1162’de ölümüne kadar Sincar’daki Laliş’te kalmış. Bu yüzden bugün Laliş Tapınağı Ezidilerin en kutsal mekânı, hac yeri.Burada Ezidi inancını yazıya döken Şeyh Adî’nin yazmalarından yapılan kopyaların Berlin ve Londra’daki kütüphanelerde olduğu sanılmaktadır. Şeyh Adî’nin yeğeni Hasan, gelenekte, Ezidi inanışını yeniden şekillendiren diğer önemli kişi olarak yer alır.
Ezidilik inancına göre, Huda (Xuda, Yaradan) sırasıyla yarattığı yedi melek aracılığıyla göğü, yeri, insanlığı ve Ezidi soyunun selameti için, Şeyh Adî bin Musafir’i yaratıp onu Musul yakınlarındaki kutsal şehir Laliş’e gönderdikten sonra dünya ile ilgilenmeyi bırakmış. Bu andan itibaren Tanrı iradesinin faal ve yürütücü uzvu, Tanrı’nın ikinci şahsiyeti olan Melek Tavus olmuş. Tanrının önce yanından kovup yedi bin yıl sonra bağışladığı baş meleği Tavus, halkını göstermek için parmağıyla bir çember çizmiş ve “Çember içindeki bu halk benim halkımdır” demiş. Osmanlı coğrafyasında bir Ezidi’nin etrafına bir çember çizildiğinde, çemberi çizen tarafından silininceye kadar çemberden çıkamadığı rivayetinin kaynağı bu. Bir zamanlar, bunu bilenler çarşıda, pazarda, okulda karşılaştıkları Ezidileri daire içine alıp, dairenin içinde mahsur kalan Ezidi’nin çırpınmaları, ağlamaları ve yalvarmalarını eğlenerek izlerlermiş. Buna benzer bir durum, Ezidilerin mavi renkli giysiler giymemesi ya da marul yememesi gibi tabularla da ilgili. Konuyu bilenler, bunların çoğunun gelenekle ilgili olduğunu ve bugün uygulanmadığını söylüyor.
Şerefname ve Seyahatname'de Ezidiler
Ezidilikten ilk söz eden yazılı kaynak 1597’de yazılmış ve Kürtlerin kroniği olan Şerefname’dir. Ezidilerin bir şekilde düşman olarak gösterildiği kitabın bazı bölümleri eksik olduğu için buradan hikâyenin tümü öğrenilemez, ancak Ezidilerin tüm Mezopotamya’ya kan kusturan Moğolların şerrinden, “Aksak” Timur’un ölümüyle (1405) kurtuldukları, Safevi-Osmanlı çatışmasından kazançlı çıkarak Yavuz Sultan (I.) Selim döneminden yani 16. yüzyıldan itibaren Hakkâri ve Diyarbakır’dan Musul ve Halep’e kadar uzanan bölgede bir çeşit otonomi içinde yaşadıkları anlaşılıyor.
Osmanlı yönetim sistemi içinde Ezidiler, aynen Kızılbaşlar, Zeydîler, Şiîler, Şabaklar, Nusayrîler gibi “Millet” statüsü kazanamamışlarsa da zındık, mülhid diye de adlandırılmamışlar. Bilindiği gibi bu terimler genel olarak “kâfir”, “inançsız’” demek. Halbuki 1655’te Musul’a giden Evliya Çelebi, Ezidileri “Allahsız Araplar ve Kürtler” olarak tanımlar.
19. yüzyıl kaynaklarında Ezidiler
Ayandan Mustafa Nuri Paşa’nın Abede-i İblis (İblis’in Kulları/Şeytana Tapanlar), yine aynı dönemde Musul ulemasından Hayyatzade Mehmet Zahri Efendi’nin yazdığı Feridetü’s-Seniyye fi Keşfi Akaid-i Yezidiye (Yezidilerin İnançlarını Açıklayan Değerli/Eşsiz İnci) adlı kitaplar ve Britanyalı seyyah, arkeolog, çivi yazısı uzmanı, sanat tarihçisi ve diplomat Austen Henry Layard’ın 1849 yılında yayımlanan Nineveh and its Remains adlı iki ciltlik eseri ve 1853 yılında yayımlanan Discoveries in the Ruins of Nineveh and Babylon eseri Avrupalı tarihçilere Ezidilik inancı hakkında yol gösteren kaynaklar olmuştur.
Tanzimat döneminde Ezidiler
18 ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Safevi İmparatorluğu, Çarlık Rusyası ve Avrupalı güçlerin savaş alanına dönüşen Mezopotamya’nın kaotik ortamında hayatta kalmayı başaran Ezidiler, 1832-1838 arasında önce Osmanlı paşası Hafız Mehmet’in tasalluduna uğradı. Cebel Sincar’a saldıran Paşa otuz bin koyuna el koymuş, yüzlerce kadını esir edilerek Mardin pazarında köle olarak sattırmıştı. Aynı tarihlerde Cizre’ye saldıran Reşit Paşa’nın seferinde, Osmanlı ordusunda müşavir olarak görev yapan Moltke’nin anlatımıyla, şeytana tapanlar oldukları için, hemen hemen bütün erkekler öldürülmüş, kadın ve çocuklar esir olarak götürülmüştü. Aynı dönemde Revanduz Emiri Muhammed'in dini fetvalara dayanarak başlattığı imha harekâtı sırasında büyük kayıplar yaşadılar. Bunu 1840-1848 seferlerindeki kayıplar izledi.
1849 Fermanı ve muafiyetler
Musul'daki İngiliz Konsolosu Layard ve İstanbul Büyükelçisi Stratford Canning'in diplomatik girişimleri ve Ezidi lideri Hüseyin Beg ve dini lider Şeyh Nasr'ın başvuruları sonucunda, Abdülmecid döneminde 1849 yılında bir ferman yayınlandı. Bu fermanla kitap ehli kabul edilmedikleri için resmî belgelerde uzun süre Müslümanlığın "sapkın bir kolu" (Fırka-i Dalle) veya putperest/ateist olarak nitelendirildirilen Ezidilerin dini hassasiyetleri göz önünde bulundurularak Müslümanlarla aynı şartlarda askerlik yapmaktan muaf tutulmaları ve kendi inançlarına göre yaşamaları güvence altına alındı.
Ancak 1872 yılında Musul Valisi, Ezidileri de zorunlu askerlik kapsamına almak için harekete geçti. Bu durum, 1849'daki fermanın açık bir ihlaliydi. Askerlik baskısı üzerine Ezidi liderler, 1872 yılında Babıali’ye (Osmanlı Hükümetine) resmi bir dilekçe gönderdiler. Bu tarihi belgede, Ezidilerin neden Müslüman bir orduda askerlik yapamayacağına dair 14 maddelik dini ve kültürel gerekçe sıralandı. Dilekçede öne çıkan bazı maddeler şunlardı: Ezidi inancına göre bir Ezidinin, başka dine mensup kişilerin giydiği kıyafetleri (Osmanlı askeri üniformasını) giymesi yasaktı. Dinlerine göre sabah ve akşam güneşe bakarak dua etmeleri gerekiyordu, askeri disiplin içinde bunu yapmaları imkansızdı. Müslümanların helal saydığı bazı yiyecekler ve kaplar Ezidi inancında tabuydu.
II. Abdülhamid'in Müslümanlaştırma politikaları
1872'deki bu itirazlar ve İngiltere'nin diplomatik baskıları sayesinde süreç bir süre ertelense de 1876 yılında II. Abdülhamid’in tahta çıkışı ve hemen ardından patlak veren 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) dengeleri tamamen değiştirdi. Devlet varoluşsal bir savaşa girince, muafiyetler göz ardı edilmeye başlandı. II. Abdülhamid döneminde yürütülen İslamcılık politikası gereği, Ezidiler gayrimüslim değil "aslen Müslüman olup yoldan sapmış bir topluluk" (fırka-i dalle) olarak görüldü. Bu teze dayanarak, "Müslümanlar askere gidiyorsa, Ezidiler de gitmek zorundadır" denilerek muafiyetleri tamamen rafa kaldırıldı.
1890’ların başında nasihat ederek Ezidileri nasihat ederek yola getirmeyi (yani Müslümanlaştırmayı) amaçlayan Heyet-i Tefmiye kurulduysa da Dördüncü Ordu ve Fırka-i İslâhiye Komutanı Ferik Ömer Vehbi Paşa 1892 yılında Cebel Sincar’a sefer düzenlerken, “nasihat” yöntemini bir kenara bıraktı, önce Müslümanlığa geçmeyi reddedenleri önce falakaya yatırdı. Ardından birlikleri Ezidilerin merkezi ibadet yeri olan Laliş Tapınağı'nı yağmaladı ve Ezidilik inancının en kutsal nesneleri olan Melek Tavus'u simgeleyen pirinç "Sancaklar" (Tavus heykelleri) ile diğer tarihi kutsal emanetleri müsadere edilerek Musul'a getirildi ve depolara kaldırıldı. Bu süreçte Müslümanlığı kabul eden bazı aşiretler Hamidiye Alayları’na (Reşidiye Taburu’na) kabul edildiler. Bunlar arasında Ahmet Türk'ün Kürt siyasetçi Ahmet Türk'ün anne tarafından dedesi olan Dınna aşireti lideri Hüseyin Kanco (Kanco Bey) de vardı.
Süleyman Nazif'in iyi niyetli çabaları
1913 yılında Musul Valiliği görevine atanan Süleyman Nazif, bölgede toplumsal barışı ve adaleti sağlamak amacıyla radikal adımlar attı. Ezidilerin inanç hürriyetine saygı duyulması gerektiğini savunarak, 1892'den beri devlet elinde tutulan bu kutsal sancakların ve emanetlerin asıl sahipleri olan Ezidi ruhanilerine iade edilmesi yönünde Babıali'ye resmi yazılar yazdı. Süleyman Nazif sadece emanetleri iade etmekle kalmadı. Musul Vilayet Meclisi'nin de desteğini alarak Ezidiliğin müstakil bir din/mezhep olarak resmen tescil edilmesini istedi. İstanbul'a yazdığı raporlarda, bu insanlara kâğıt üzerinde zorla "Müslüman" demenin şer'an ve fiilen hiçbir karşılığı olmadığını, 1909 Kanun-ı Esasi'sinin (Anayasa) getirdiği inanç özgürlüğünden Ezidilerin de faydalanması gerektiğini açıkça savundu. Süleyman Nazif Paşa'nın bu adaletli tutumu sayesinde, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesindeki o gergin atmosferde Musul'da yaşayan yaklaşık 68.000 Ezidinin üzerindeki devlet baskısı ciddi oranda hafifledi. Valinin bu yapıcı adımları sayesinde kutsal sembollerin bir kısmına yönelik iade ve serbestiyet süreci işletildi ve Ezidilerin üzerindeki yasal takibatlar durduruldu. (Yani bazı yazarların “1913’te Osmanlı Devleti Ezidiliği din olarak tanıdı” yargısı doğru değil.)
Ancak bu yumuşama dönemi kısa sürdü, 1915-16 Ermeni kırımında istisnalar hariç, Ermenileri destekleyen Ezidiler zararlarını bir daha kapatamadılar.
Yok oluşun eşiğinde
1800’lerin başında Osmanlı İmparatorluğu’nun Mezopotamya coğrafyasında 120 bin, 1900’ların başında 37 bin, 1920’lerin başında Türkiye Cumhuriyeti’nde, ağırlıklı olarak Mardin’in Midyat, Şanlıurfa’nın Viranşehir, Siirt’in Kurtalan, Batman’ın Beşiri, Diyarbakır’ın Bismil ve Çınar ilçeleri ile Hakkâri’nin köylerinde 18 bin Ezidi yaşarken, bugün Türkiye'de sürekli olarak ikamet eden yerleşik Ezidi nüfusu ise yalnızca 300 ila 500 kişi civarında.
Bu dramatik düşüşte, 1832-1938 arasındaki imha harekatları, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, II. Abdülhamid’in 1890’lardaki İslamlaştırma politikaları ile İttihat ve Terakki’nin gayrimüslim politikaları en büyük role sahip. Cumhuriyet Dönemi’ndeki azalma ise malum Türkleştirme politikalarının sonucu. Son dönemeci ise 1985’te PKK’ya karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilmeleri oluşturuyor.
Bugün Dünya yüzünde, büyük bir çoğunluğu Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Cezayir, İran, Gürcistan, Rusya ve Ermenistan (Gümrü ve Erivan’ın köylerinde) olmak üzere yaklaşık 1,5 milyon Yezidi’nin yaşadığı tahmin ediliyor. (Ancak bu sayıyı 500 bine kadar indiren kaynaklar da var.) Türkiye ve Iraktaki Ezidilerin dili ağırlıklı olarak Kürtçenin Kurmancı lehçesi. Ancak Ortadoğu cemaatlerinde Arapça konuşanlar da var. Gürcistan ve Ermenistan’daki Ezidiler kendilerini Kürt kabul etmiyorlar. Türkiye’de “Ezidilik” bir din olarak resmen kabul edilmediği için Ezidilerin kimliklerindeki din hanesine bazen çarpı işareti “X” konmakta, bazen de “bilinmeyen din” ibaresi düşülmek.
IŞİD'in 2014 Şengal soykırımı
2104'ün Haziran ayında IŞİD Irak’ın Musul şehrini ele geçirdikten sonra işgal ettiği bölgelerde, “kâfir” olarak nitelediği grupların kadınlarına yönelik sistematik tecavüzler yaptı. 3 Ağustos 2014 tarihinde IŞİD Musul’un Sincar (Şengal) bölgesine saldırdığında Ezidiler can havliyle yerlerini yurtlarını bırakıp Türkiye’ye veya Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne sığındılar O tarihten beri de henüz çoğu yerlerine, yurtlarına dönemediler.
Ezidiler tarihleri boyunca 73 defa kırıma uğradıklarını hesaplıyorlar ve bunu 73 Ferman terimi ile sembolize ediyorlar. Ezidi toplumunda "ferman" kelimesi, Osmanlı dönemindeki resmi imha buyruklarından mülhem olarak etnik temizlik, katliam ve soykırım anlamında kullanılır. Literatürdeki 73 sayısal sembolü tam olarak kronolojik bir listeyi değil, toplumsal hafızadaki kitlesel kırımların çokluğunu ifade ediyor elbette. 73. Ferman da 2014'teki soykırım...
BM'nin soykırımı tanıması
Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası insan hakları örgütleri ve bölgesel Ezidi Kurtarma Ofisi verilerine göre, 3 Ağustos 2014'ten bu yana en az 3 bin ila 5 bin arasında Ezidi katledildi, yaklaşık 7 bin Ezidi kadın ve çocuk kaçırılarak sistematik tecavüze ve cinsel köleliğe maruz bırakıldı. Halen yaklaşık 3 bin Ezidinin akıbeti bilinmemekte ve kayıp olarak aranmakta.
Avrupa Parlamentosu, 4 Şubat 2016 tarihinde kabul ettiği resmi kararla IŞİD’in Ortadoğu’da başta Ezidiler ve Hristiyanlar olmak üzere dini/etnik azınlıklara uyguladığı şiddeti "Soykırım" olarak tanıdı. Parlamento, üye devletleri ve uluslararası toplumu bu suçu soykırım olarak kabul etmeye ve kurbanları anmaya davet etti, ancak bunu küresel düzeyde takvime bağlamadı.
Ezidiler, bu günün münhasır olarak Ezidi Soykırımı Günü olmasını talep ediyorlardı. Bu çağrıya ilk cevap Ermenistan'dan geldi. Ermenistan Aralık 2025 tarihinde kabul ettiği yasa tasarısıyla dünyada 3 Ağustos gününü devlet düzeyinde resmen "Ezidi Soykırımı Kurbanlarını Anma Günü" ilan eden ilk ülke oldu. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamentosu 3 Ağustos tarihini Êzîdî Soykırımı Günü" olarak resmi takvime aldı.
Ezidi katliamını resmen soykırım olarak tanıyan başlıca uluslararası yapılar ve devletler şunlar:
Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Konseyi, Almanya (Federal Parlamento/Bundestag Ocak 2023'te tanıdı ve Alman mahkemelerinde IŞİD üyelerini soykırımdan mahkum etti), ABD Temsilciler Meclisi Birleşik Krallık, Fransa, Belçika, Hollanda, Kanada, Avustralya ve Portekiz parlamentoları.
Farkettiğiniz üzere, tarihsel olarak Ezidiliğin anavatanı olan Türkiye bu listede yok.
Sözün özü: 3 Ağustos 2014'ün üstünden 12 yıl geçti ama Ezidilerin, özellikle de Ezidi kadınlarının çilesi bitmedi! 3 Ağustos gününün özel olarak EZİDİ SOYKIRIMI GÜNÜ ilan edilmesiyle de bitmeyecek ama bu tanımanın Ezidi toplumu açısından sembolik önemi olduğu çok açık.
Özet Kaynakça:
John Guest, Yezidiliğin Tarihi, Avesta Yayınları, İstanbul, 2001.
Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü (Dinler, Mezhepler, Tarikatler, Efsaneler), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1975.
Roger Lescot, Yezidiler/Din Tarih ve Toplumsal Hayat, Cebel, Sincar ve Suriye Yezidileri, Avesta Yayınları, İstanbul, 2001.
Osmanlı ve İngiliz Arşiv Belgelerinde Yezidiler, Yayına Haz. Amed Gökçen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012.
Birgül Açıkyıldız, The Yezidis: The History of a Community, Culture and Religion, Bloomsbury Academic, 2020. (Bu kitabı edinip okuyamadım, sadece bilgi için ekledim.)
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.