Türkiye'de son yılların en önemli siyasi projesi olarak sunulan "Terörsüz Türkiye" süreci, ilk bakışta yalnızca Ankara ile Apocu hareket arasındaki ilişkileri ilgilendiriyor gibi görünebilir. Oysa bu süreç, çok daha geniş bir jeopolitik denklemin parçasıdır. Bu nedenle ABD ile İran arasında imzalanabilecek kapsamlı bir barış anlaşmasının etkileri yalnızca Tahran ve Washington arasında kalmayacaktır. Böyle bir anlaşma, Ankara'nın Kürt meselesinden Gazze-Hamas politikasına kadar uzanan stratejik hesaplarını yeniden şekillendirebilir.

Bu konuda ilginç olan nokta, Türkiye'deki hemen her siyasi çevrenin aynı gelişmeye birbirinden tamamen farklı anlamlar yükleyebilmesidir. İktidara yakın çevreler, İran ile ABD arasında bir uzlaşmanın bölgesel istikrarı artıracağını ve Türkiye'nin güvenlik risklerini azaltacağını savunabilir. Muhalif çevreler ise aynı gelişmeyi Ankara'nın elindeki manevra alanını daraltacak bir süreç olarak görebilir.

Haklı çıkacak olan tarafı ise büyük ölçüde anlaşmanın içeriği ve zaman belirleyecektir.

Eğer Washington ile Tahran arasında gerçek anlamda siyasi ve diplomatik bir normalleşme gerçekleşirse, son elli yılın Ortadoğu düzeni köklü biçimde değişebilir. Çünkü bölgedeki birçok çatışma, 1979 İran İslam devriminden bu yana,  doğrudan ya da dolaylı olarak İran-ABD rekabetinin ürünüdür. Irak'tan Suriye'ye, Lübnan'dan Yemen'e kadar uzanan hatta ortaya çıkan güç boşlukları ve vekâlet savaşları yeni bir döneme girebilir.

Bu durumda en dikkat çekici sonuçlardan biri Kürtler açısından ortaya çıkacaktır.

Son yıllarda Apocu Hareketin Rojava diye adlandırdığı Suriye'nin Kürt bölgelerindeki yapılar, büyük ölçüde ABD'nin İran'a karşı kurduğu bölgesel dengeleme stratejisinin bir parçası olarak önem kazandı. Washington için bu yapılar yalnızca DEAŞ'a karşı mücadele eden yerel ortaklar değildi; aynı zamanda İran'ın Irak-Suriye-Lübnan hattındaki nüfuzunu sınırlayan bir jeopolitik araçtı.

Ancak İran ile ABD arasında kapsamlı bir uzlaşma sağlanırsa bu mantık zayıflayabilir.

Bu durum, Kürtler için hem fırsat hem de risk anlamına gelir.

Risk tarafı şudur. Eğer Washington artık İran'ı çevreleme politikasını öncelik olmaktan çıkarırsa, Suriye'deki Kürt yapılarının stratejik değeri azalabilir. Böyle bir senaryoda Ankara uzun süredir talep ettiği güvenlik düzenlemelerini elde etmek için Batıda daha güçlü bir diplomatik zemine kavuşabilir.

Fırsat tarafı ise daha az konuşuluyor.

Çünkü İran ile ABD arasında bir uzlaşma, bölgede askeri rekabetin azalması anlamına gelirse, Kürt siyasi hareketleri ilk kez uzun süredir güvenlik eksenli değil siyasal eksenli bir müzakere ortamına yaklaşabilir. Silahlı yapıların öneminin azalması, sivil ve siyasi aktörlerin öneminin artmasına yol açabilir.

Bu durumda da "Terörsüz Türkiye" süreci devreye giriyor.

Ankara'nın son dönemdeki yaklaşımı, Kürt meselesini bölgesel güvenlik denkleminden ayırarak Türkiye sınırları içinde yeni bir siyasi normalleşme ve entegrasyon zemini oluşturmaya dayanıyor. Sürecin bu aşamadaki başarısı ya da başarısızlığı ayrı bir tartışma konusu olsa da, devletin temel hedefinin sınır ötesi çatışmaların iç siyaseti belirleme gücünü azaltmak olduğu açıktır.

ABD-İran barışı gerçekleşirse Ankara bu hedefine hiç olmadığı kadar yaklaşabilir.

Çünkü Türkiye'nin uzun yıllardır karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri, Kürt meselesinin yalnızca Türkiye'nin değil, aynı zamanda Washington'un, Tahran'ın, Şam'ın ve zaman zaman Moskova'nın da müdahil olduğu uluslararası bir dosya haline gelmesiydi.

Barış anlaşması bu dış etkenlerin bir kısmını zayıflatabilir.

Ancak bunun tersi de mümkündür.

Anlaşma İran'ın bölgesel meşruiyetini ve ekonomik kapasitesini artırırsa, Tahran'ın Irak ve Suriye üzerindeki etkisi yeniden güçlenebilir. Bu durumda İran destekli yapılar ile Türkiye'nin nüfuz alanları arasındaki rekabet daha farklı biçimlerde devam edebilir. Böyle bir senaryoda Ankara'nın beklediği rahatlama gerçekleşmeyebilir de.

Gazze meselesi de aynı denklemden bağımsız değildir.

Türkiye son iki yılda İsrail'e yönelik sert söylemlerini sürdürürken aynı zamanda bölgesel yalnızlığa düşmemeye çalıştı. Ancak Ortadoğu'nun güç merkezi Gazze'den yeniden İran dosyasına kayarsa, Ankara'nın diplomatik öncelikleri de değişmek zorunda kalacaktır.

Bunun nedeni de basittir.

Gazze'de Türkiye'nin etkisi büyük ölçüde siyasi ve ahlaki söylem üzerinden şekilleniyor. İran-ABD uzlaşması ise doğrudan güç dengelerini değiştiren stratejik bir gelişme olacaktır.

Böyle bir durumda Ankara, Filistin meselesindeki sert retoriği sürdürse bile dikkatini yeniden Suriye, Irak ve Kürt meselesine çevirmek zorunda kalabilir.

Asıl kritik soru ise şudur.

Washington ile Tahran arasındaki olası barış, Türkiye'nin son yıllarda kurmaya çalıştığı yeni dengeyi güçlendirecek mi, yoksa zayıflatacak mı?

Bugünden kesin bir cevap vermek mümkün değildir.

Ancak bir gerçek şimdiden görülmektedir.

Ortadoğu'da uzun yıllardır birçok aktör siyasetini İran ile ABD arasındaki çatışma üzerine kurdu. Eğer bu çatışma sona ererse, yalnızca Tahran ve Washington değil; Ankara, Kürt hareketleri, İsrail, Körfez ülkeleri ve hatta Gazze siyaseti de kendilerini yeni bir gerçekliğin içinde bulacak.

Bu nedenle olası bir ABD-İran barışının en büyük sonucu savaşın sona ermesi olmayabilir.

Asıl sonuç, herkesin yıllardır alıştığı siyasi hesapların geçerliliğini yitirmesi olacaktır.

Ve böylesi dönemlerde kazananlar, yeni dönemi en hızlı okuyanlar olur. Kaybedenler ise eski kavgaların ve çatışmaların devam edeceğini varsayarak siyaset yapanlar  olacaktır.