Bu yazı, süregelen bir tartışmada ortaya çıkan tek bir cümleden hareketle yazıldı. Fakat o cümle, Kürt siyasal düşüncesinin yüz yıldır taşıdığı daha derin bir sorunun anahtarını içeriyor. Bu nedenle bu yazı yalnızca bir tartışma yanıtı değil; Kürt siyasal aklının epistemik temellerine ilişkin daha kapsamlı bir hesaplaşma denemesidir.
Söz konusu cümle şuydu: "yaklaşık beş yüz yıla yakın bir zamandır fiilen Osmanlı-Kürdistan çizgisinin dışında kalmış." Bu cümle, Rojhilat Kürtlerini Osmanlı-Kürdistan ekseninin dışında konumlandırıyor; Bakur'u bu eksenin içi, Rojhilat'ı ise çevresi olarak tanımlıyor. Ve "beş yüz yıl" diyerek başlangıç noktasını Kasr-ı Şirin Antlaşması'na, yani 1639'a bağlıyor.
Bu çerçevenin nereden geldiğini anlamak için tarihin içine girmek gerekiyor.
I. "Bin Yıllık Kardeşlik" Nereden Başlar? Tarih Ne Diyor?
Öcalan ve onun izinden giden Demirtaş gibi bazı Kürt siyasetçiler, Kürt-Türk ilişkisini "bin yıllık kardeşlik" ve "stratejik ittifak" kavramlarıyla tanımlamıştır. Bu narratife göre bu ortaklık, 1071 Malazgirt Savaşı'nda başlamış ve Türkler ile Kürtleri ortak bir tarihsel kaderin içinde birleştirmiştir.
Fakat tarih kaynaklarına baktığımızda bu iddia çöküyor. Çünkü Türklerin Kürdistan'a ilk girişleri 1071'den önce başlamıştır — ve bu girişler kardeşlikle değil, katliam ve yağmayla başlamıştır.
İbn Azraq, Tarih al-Farıqi adlı eserinde, Seyahat Güzergahı diyarı olan Diyarbakır bölgesinde Türklerin varlığını şöyle aktarır: Oğuz öncüleri 434 H/1042 M yılında Diyarbakır'a saldırarak masum halkı katlettiler ve yağmaladılar. İbn Azraq özellikle şunu vurgular: "Ve kân haza evvel zuhûr al-Türk bi-hâzihi'l-diyâr ve lem yekûn rau suvarahum" — "Bu, Türklerin bu diyarlarda göründüğü ilk zaman idi ve kimse onların yüzünü daha önce görmemişti." Yani Türklerin Kürdistan'daki ilk görünüşü böyle başlıyordu.
İbn Azraq'ın tanıklığından dört yıl önce, 429 H/1037-38 yılında, Oğuz Türkleri Rojhilat'ın kalbi olan Azerbaycan'a girmişti. Ortaçağın en önemli tarihçilerinden İbnü'l-Esir bu olayları şöyle aktarır:
"Daha önce Oğuzlardan bir grubun Azerbaycan'a ulaştığını söylemiştik. [Bölgenin Kürt hâkimleri, Rewadiler] onlara ikramda bulunmuş, onlarla akrabalık kurmuş ve şerlerini defetmek için yardım istemişti. Liderlerinin adları şunlardı: Bûka (Boğ), Kûktaş (Göktaş), Mansûr ve Dâna. Uzakta olsalar da şer, fesat, katliam ve yağmadan vazgeçmediler. Maragha'ya girdiler — 429 yılında — camiini yaktılar ve halkından çok sayıda kişiyi öldürdüler. Kürtlerden Hezbanîler de öyle. Durum ağırlaştı ve büyük bela çöktü." (İbnü'l-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih)
Bu iki tanıklık son derece önemlidir. Hem Diyarbakır'da hem de Maragha'da — yani hem Bakur'da hem de Rojhilat'ta — Türklerin ilk görünüşü katliamla başladı. Hezbanî Kürtleri Maragha'da, Diyarbakır halkı ise şehirlerinde bu ilk temas sırasında hunharca katledildi. Bu olaylar 1071'den onlarca yıl öncedir.
II. Mervânîler: Türkler Gelmeden Önce Kürdistan'da Ne Vardı?
"Bin yıllık kardeşlik" anlatısı, Türklerin gelişinden önceki Kürdistan'ı boş, ilkel ya da siyasal açıdan biçimsiz bir coğrafya olarak sunar. Oysa durum bunun tam tersidir.
Türkler Diyarbakır bölgesine girmeden kısa süre önce, 438 H/1046 yılında Nâsır-ı Husrev bu kenti ziyaret etmiş ve izlenimlerini şöyle aktarmıştır:
"Ben dünyanın çevresinde pek çok şehir ve kale gördüm; Arap ve Acem ve Hind ve Türk diyarlarında, Âmid şehri gibi bir yer görmedim ki yeryüzünde öyle olsun, ne de başkasından duydum ki böyle bir yeri görmüş olsun... Bu şehrin dışında ribatta kervansaraylar ve çarşılar vardır, hamamlar ve bir başka cami... Her yanı güzel bir düzenle kurulmuş." (Nâsır-ı Husrev, Sefername)
Nâsır-ı Husrev'in ziyaret ettiği bu şehir, Kürt Mervânî hanedanının başkentiydi. Mervânîler, Kürdistan'ın kuzeyinde ve bugünkü Türkiye ve Suriye topraklarında birkaç yüzyıl boyunca hüküm sürmüş, çoğulcu, hoşgörülü ve müreffeh bir Kürt devletiydi. Bu devlette Kürtler, Araplar, Süryanice konuşan Hristiyanlar ve diğer topluluklar bir arada yaşıyordu; büyük bir caminin hemen yanında bir kilise yükseliyordu.
Nâsır-ı Husrev'in bu ziyaretinden yalnızca on yıl sonra, 448 H/1056 yılında, Selçuklu Sultanı Tuğrul bu bölgeye saldırdı. Katliamlar, yağmalar ve esir alımlar başladı. 478 H/1066 yılında ise Sultan Melikşah'ın kumandanı Artuk, Diyarbakır'ı kuşattı. İbnü'l-Esir'in aktardığına göre yiyecek tükenen halk açlıktan ölmek üzereydi, ama teslim olmayı reddetti. Şehir nihayet ihanet sonucu düştü. Türkmenler bölgenin bahçe ve tarlalarını yaktı, büyükleri iple bağladı, kadınları esir aldı. En güzel at bir dinara, deve ve koyun neredeyse bedavaya satıldı. Esir alınan cariyeler ve köleler güzellikleri ve güçlerine göre bir ya da iki dinara satıldı. Son Mervânî hükümdarı Nâsırüddevle Melikşah'tan şehrinde kalmak için izin istedi; sultan reddetti ve onu Bağdat'a sürgüne gönderdi.
Böylece yüzyıllarca hüküm sürmüş, Nâsır-ı Husrev'in hayranlıkla tanımladığı Kürt Mervânî devleti, "kardeş" Selçuklular tarafından yıkıldı.
III. Osmanlı Dönemi: Fetihten Fermanâta
Selçukluların ardından Osmanlılar geldi. "Osmanlı-Kürdistan çizgisi" diye anılan bu dönemde ilişkinin gerçek niteliği neydi?
Osmanlı döneminde Kürdistan'ın siyasal coğrafyası, bir yandan sistematik biçimde küçültüldü. Kürt özerk emirlikleri — Çemişgezek, Bitlis, Soran, Botan, Baban ve diğerleri — birer birer ilhak edildi ya da parçalandı. Bu süreç, Osmanlı merkezi otoritesinin güçlenmesiyle birlikte hızlandı ve son büyük Kürt özerk yapısı olan Baban Emirliği 1851 yılında sona erdirildi. Kürdistan'daki kurucu siyasal yapıların sistematik ve bilinçli bir biçimde tasfiye edilmesiydi.
Öte yandan Osmanlı döneminde Kürdistan'ın en kadim toplulukları olan Ezidiler, tarihte eşi görülmemiş bir pogrom silsilesiyle karşı karşıya kaldı. Ezidi kaynakları ve araştırmacılar, Osmanlı yönetimi altında Ezidilere karşı gerçekleştirilen 72 katliam ve zorunlu toplu göç dalgasını (ferman) belgelemektedir. Bu pogromlar, Kürdistan'ın en eski yerli inançlarından birinin neredeyse yok edilmesine yol açtı. Pek çok Kürt, bu şiddet dalgaları sırasında hayatta kalmak için İslam'a geçmek zorunda bırakıldı.
Bu tarih, "Osmanlı-Kürdistan çizgisi"nin ne anlama geldiğini açıkça ortaya koyuyor: Kürt özerk yapılarının sistematik tasfiyesi, yüzyıllar boyunca süren katliam ve pogromlar, zorunlu din değiştirmeler ve son olarak Kürt kimliğinin yüzyılın başında açık inkâra maruz kalması.
Bu tabloyu "ortak çizgi" ya da "stratejik ittifak" olarak tanımlamak, tarihsel bir yanılgı değil; bilinçli ya da bilinçsiz bir tarih tahrifatıdır.
IV. Öcalan'ın Narratifi: Kasr-ı Şirin'i "İttifak İhlali" Olarak Okumak
Abdullah Öcalan, tüm bu tarihsel bağlamı tersine çevirerek Kürt-Türk ilişkisine yeni bir soy kütüğü yazdı. Öcalan'a göre Türkler ve Kürtler 1071 Malazgirt Savaşı'ndan bu yana bir "stratejik ittifak" içindedir. Kürt beylerinin Selçuklu ve daha sonra Osmanlı yönetimiyle zaman zaman girdikleri pragmatik ilişkileri, Öcalan bu narratif için tarihsel kanıt olarak kullandı.
Bu çerçevede 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması, Öcalan için kritik bir kırılma noktasıdır:
"Bu arada şunu da belirtmeliyim ki, 1639'da İran Safevi Hanedanıyla yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması, iki millet arasındaki stratejik ittifaka aykırıydı." (Öcalan, 2011)
Bu cümle son derece açıktır. Öcalan'a göre 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması, Türkler ile Kürtler arasındaki "doğal" ve "stratejik" ittifakı bozmuştur. Safevî İran'ın bu ittifakı kesmesiyle Rojhilat, Kürt-Türk ortak ekseninin dışına çıkmıştır.
Şimdi Ataoğlu'nun cümlesine dönelim: "yaklaşık beş yüz yıla yakın bir zamandır Osmanlı-Kürdistan çizgisinin dışında kalmış." Beş yüz yıl — 1639'dan bu yana. Osmanlı-Kürdistan çizgisinin "içi" — yani Bakur. "Dışı" — yani Rojhilat.
Bu iki çerçeve özdeştir. Ataoğlu, Öcalan'ın 1639 yorumunu, Öcalan'ın adını anmadan yeniden üretiyor. Ve böylece 1639'da Osmanlı ile Safevî devletlerinin Kürdistan'ı parçaladığı emperyal paylaşım antlaşması, Kürt siyasal özgünlüğünün kültürel hiyerarşisine dönüştürülüyor: Osmanlı sömürgesi Bakur merkez, Safevî-İran sömürgesi Rojhilat ise çevre.
V. Tarihin En Derin İronisi: Sömürgecinin Mührü Meşruiyet Belgesi Olarak
Bu noktada tarihin en derin ironisini adlandırmak gerekiyor.
Ataoğlu, beni "TC Kırosu" olma riskiyle suçladığı bir tartışmada, Türkiye Cumhuriyeti'nin önceli olan Osmanlı Devleti'nin sömürge çizgisini Kürt siyasal özgünlüğünün ölçütü olarak sunuyor. Başka bir deyişle: Osmanlı-Türk sömürgesi altında beş yüz yıl kalmış olmak, Kürt siyasal düşüncesi için bir meşruiyet belgesi haline geliyor.
Ibn Azraq'ın "bu diyarlarda ilk kez görüldüler" dediği, İbnü'l-Esir'in Hezbanî Kürtlerinin katliamını aktardığı, Mervânî devletinin yıkıldığı, yetmiş iki fermarın uygulandığı, son Kürt emirliğinin 1851'de tasfiye edildiği o tarihsel sürecin mührü — bugün Kürt siyasal meşruiyetinin ölçütü olarak sunuluyor.
Sömürgecinin kimliği, sömürgeleştirilenin hiyerarşisini belirliyor. Türk-Osmanlı devletinin Kürdistan üzerindeki sömürgeciliği, Bakur Kürtlerini daha "merkezi" bir Kürt siyasal özne yapıyor. İran devletinin sömürgeciliği ise Rojhilat Kürtlerini çevresel ve periferik kılıyor.
Bu, kırolaşmış bir tarih okumasının en ileri biçimidir. Kırolaştırma, sömürgeci devletin ürettiği kategorileri içselleştirip onları doğal ve meşru sayan bilinç biçimidir. Ve burada bu süreç en ileri aşamasına ulaşıyor: sömürgeci devletle birlikte olmak, Kürt siyasal tarihinin asli ekseni olarak sunuluyor.
VI. Kürt Siyasal Düşüncesinin Epistemik Tutsaklığı
Bu tartışma, bu noktada tek bir kişiyle ya da tek bir platformla ilgili olmaktan çıkıyor. Bu tartışma, Kürt siyasal düşüncesinin onlarca yıldır içinde döndüğü epistemik tutsaklığın somut bir örneğidir.
O tutsaklık şudur: Kürt siyasal aklı, büyük ölçüde kendi ulusal varoluşunu sömürgeci devletlerin ürettiği kategoriler içinden tanımlamıştır. Türk devleti için Kürt sorunu bir "iç güvenlik" ve "azınlık yönetimi" meselesidir. Öcalancı çizgi bu çerçeveyi derinden içselleştirmiş; Kürt özgürlüğünü Türkiye'nin demokratikleşmesine bağlamış, egemenlik talebini "aşırılık" olarak kodlamış ve Kasr-ı Şirin'i bir "ittifak ihlali" olarak okuyarak Rojhilat'ı Kürt-Türk ekseninin dışında konumlandırmıştır.
Ataoğlu bu Öcalancı çizgiyi kişisel olarak paylaşmıyor olabilir. Ama düşüncesinin içinden geçen epistemik çerçeve aynıdır. Bu tesadüf değildir. Bu, Bakur'da onlarca yıldır hâkim olan siyasal kültürün bilinç düzeyine nasıl kazındığının göstergesidir.
"Hiçbir millet yalnızca teorik üstünlükle özgürleşmemiştir" cümlesi de bu tutsaklığın ürünüdür. Kürtler son yüz yılda kavram ürettikleri için yenilmediler. Büyük ölçüde yanlış kavramlarla, başkalarının kurduğu kategorilerle ve sömürgeci siyasal dilin içinde hapsedilerek yenildiler. Sorun teori fazlalığı değildir. Sorun bağımsız, kurucu bir ulusal teorinin yokluğudur. İbn Azraq'ın aktardığı katliam, İbnü'l-Esir'in kaydettiği pogrom, yetmiş iki fermarın tarihi, Baban'ın düşüşü — bunlar yanlış teoriden değil, doğru teorinin bastırılmasından kaynaklandı.
VII. "Osmanlı-Kürdistan Çizgisi" Değil: Kürdistan'ın Bütünü
Kasr-ı Şirin Antlaşması, Kürtlerin bir tercihi değildi. Bu, Osmanlı ve Safevî imparatorluklarının Kürdistan üzerinde yürüttükleri savaşın sonucunda varılan bir emperyal paylaşımdı. Kürtler bu antlaşmanın tarafı değildi; nesnesiydiler.
Bu antlaşmanın çizdiği sınırı — ister Öcalan gibi "ittifak ihlali" olarak, ister Ataoğlu gibi "Osmanlı-Kürdistan çizgisi" olarak okuyun — Kürt siyasal düşüncesinin başlangıç noktası yapmak, sömürgeci güçlerin Kürdistan'ı nasıl parçaladığını doğallaştırmak demektir.
Kürdistan, dört devletin sınırları içinde parçalanmış tek bir tarihi halktır. Başûr ne kadar Kürdistan'ın parçasıysa, Bakur da, Rojhilat da, Rojava da o kadar Kürdistan'ın parçasıdır. Hiçbir parça, hangi imparatorluğun sömürgesi altında kaldığına göre diğerinin merkezi ya da çevresi olamaz.
Bu nedenle "Rojhilat'tan başlayın" cümlesi yalnızca pratik bir öneri değildir. Bu cümle, Kürdistan'ı emperyal sınırlar içinde parçalara bölen bir zihin yapısının ürünüdür. Ve Kürt Millî Platformu adını taşıyan bir yapının bu cümleyi sarf etmesi, o yapının "millî" iddiasını tartışmaya açmaktadır. Çünkü gerçek bir ulusal platform, herhangi bir Kürt aydınına "sen git kendi parçandan başla" diyemez. Millî olmak, dört parçayı Osmanlı ya da Safevî mirasına göre değil, Kürt tarihsel bütünlüğüne göre düşünmektir.
VIII. Yol Haritası: Sömürgecinin Haritasından Bağımsız Bir Strateji
Yol haritasının eksik olduğu iddiası da yersizdir. Benim savunduğum çerçeve son derece açıktır. İlk adım epistemik netleşmedir: Kürt halkı kendisini hangi imparatorluğun sömürge alanında kaldığına göre değil, tarihsel olarak parçalara bölünmüş ve kendi siyasal statüsünü belirleme hakkına sahip kurucu bir halk olarak tanımlamalıdır. Bu başlangıç noktası değişmedikçe, hangi kurum kurulursa kurulsun, o kurum ya Türk devletinin ya İran devletinin ya da Irak ve Suriye'nin epistemik çerçevesi içinde işlev görür.
İkinci adım dört parçanın her birinde kurumsal kapasite haritalanmasıdır: dil kurumları, hukuk savunma mekanizmaları, ekonomik dayanışma ağları, kadın ve gençlik yapıları, diaspora organları. Üçüncü adım bu yapıların parçalar arası koordinasyonunun kurulmasıdır — hiçbir parçanın diğerine hükmetmediği, Osmanlı ya da Safevî sınırlarını değil Kürt kurucu iradesini temel alan bir ortak zemin. Dördüncü adım anayasal ortak yazarlık ilkesinin hayata geçirilmesidir: Kürtler yaşadıkları devletlerde yalnızca tanınmayı talep eden bir azınlık olarak değil, anayasal düzenin ortak kurucusu olarak konumlanmalıdır. Beşinci adım dilsel egemenliğin inşasıdır: Kürtçe tüm varyantlarıyla kamusal otoritenin, eğitimin, hukukun ve diplomasinin dili olmalıdır. Altıncı adım uluslararası hukuk stratejisinin oluşturulmasıdır: Kürtlerin statü talebi parçalı ve tepkisel olmaktan çıkıp süreklilik taşıyan, belgelenmiş, uluslararası hukukla konuşabilen bir stratejiye dönüşmelidir.
Bu yol haritasının her adımının ölçütü şudur: Kürt kurucu iradesini güçlendiriyor mu, yoksa mevcut devletlerin egemenlik mantığına hizmet ediyor mu? Osmanlı sınırını mı, yoksa Kürdistan'ın tarihsel bütünlüğünü mü başlangıç noktası alıyor?
Kasr-ı Şirin'i Aşmak
İbnü'l-Esir, 429 H/1037 yılında Rewadî ve Hezbanî Kürtlerinin Oğuzlar tarafından katledilişini aktarıyor. İbn Azraq, 434 H/1042 yılında Diyarbakır halkına yapılan ilk Türk saldırısını "ilk kez yüzlerini gördük" diye anlatıyor. Nâsır-ı Husrev, 1046 yılında parlak Mervânî kentini betimliyor; on yıl sonra o kent Selçuklu saldırısıyla ateşe verilecektir. Yetmiş iki pogrom uygulandı Ezidi Kürtlere Osmanlı döneminde. Son Kürt özerk emirliği 1851'de tasfiye edildi. Ve 1639'da iki imparatorluk Kürdistan'ı kendi aralarında paylaştı.
Bu tarihin tamamını, "Osmanlı-Kürdistan çizgisi" ya da "bin yıllık stratejik ittifak" gibi kavramlarla örtmek, Kürt siyasal aklını sömürgecinin yazısıyla okumaktır. Öcalan bunu yaptı. Ve bu narratif, bugün farkında olmadan pek çok Kürt siyasetçisinin dilinde yaşamaya devam ediyor.
Kürt siyasal düşüncesinin bu epistemik tutsaklıktan kurtulması, şu soruyu kendisine açıkça sormasıyla başlar: Kürdistan'ın tarihsel bütünlüğünü mü başlangıç noktam, yoksa sömürgeci güçlerin çizdiği sınırları mı?
Kasr-ı Şirin, bize dayatılmış bir sınırdır. Osmanlı-Kürdistan çizgisi, sömürgecinin haritasından ödünç alınmış bir kavramdır. Bin yıllık kardeşlik, İbn Azraq'ın aktardığı katliamla başlayan bir tarihin üzerine örtülmüş bir efsanedir.
Kürt siyasal aklı ancak bu sınırları zihinsel başlangıç noktası olmaktan çıkardığında gerçek anlamda kurucu bir ulusal irade üretebilir. O zaman Bakur da, Rojhilat da, Başûr da, Rojava da — kimin sömürgesi altında kaldıklarına bakılmaksızın — aynı tarihin ortakları ve aynı geleceğin kurucu özneleri olarak görülür.
Arşın kolunuzda. Ama ölçtüğünüz şey, sömürgecinin çizdiği sınır mı, yoksa Kürdistan'ın bütünü mü? Bu soruyu yanıtlamadan atılan her adım, başkasının haritası üzerinde atılmış bir adımdır.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.