Bugün 24 Kasım 2000, İzmir, ben Ahmet Aras. Melik Fırat abimizle söyleşi yapıyoruz. Bu söyleşi özellikle Şeyh Said Efendi olayı ve onun çevresinde gelişen olaylarla ilgili olacak. Melik abi bu olayları birebir yaşamış bir insan olarak sorularımızı cevaplayacak.

* * *

Ahmet Aras: Önce şunu sormak istiyorum ailenizle ilgili: Önce siz Melik Fırat olarak Şeyh Said Efendinin kardeşinin mi torunusunuz, yoksa oğlunun mu oğlusunuz? Önce onu öğreneyim?

Melik Fırat: Evet, mademki siz soruyu oradan sordunuz ben de oradan cevap vereyim. Şeyh Said Efendi, Şeyh Mahmud’un oğludur, o da Şeyh Elîyê Palo’nun oğludur. Şeyh Elîyê Palo da Kürdistan’da Nakşibendi tarikatının postnişinlerindendir.

Ahmet Aras: Onu soracağım, önce siz kısaca bunu söyleyin!

Melik Fırat: Evet, Şeyh Said Efendi yedi kardeştirler. En büyüğü Şeyh Said Efendidir. Ondan bir küçüğü Şeyh Bahaddin Efendidir. Kendisi hem müftüdür, hem müderristir. Yani ailenin medresede ders veren bir şahsiyeti olarak temayüz etmiştir. O da babamın babasıdır. Yani babam Şeyh Şahabettin’dir. O da Şeyh Bahaddin’in oğludur.

Ahmet Aras: Şu halde siz Şeyh Said Efendinin kardeşinin torunusunuz.

Melik Fırat: Evet, ben Şeyh Said Efendinin kardeşinin torunuyum, annem de Şeyh Said Efendinin kızıdır.

Ailemiz Kürdistan’da medrese sahibi bir aile olarak hizmet verirken, yedinci dedemiz Seyid Haşim zamanında 4. Murat tarafından 1639 yılında toplu kıyıma tabi tutulmuş, medreseleri de yıkılıp yakılmıştır, aileden yalnız Seyid Haşim’in küçük oğlu Seyid Hüseyin kurtulmuş. Ondan öncesini kesin bilmiyoruz.

Ahmet Aras: Neredeler o zaman dedeleriniz?

Melik Fırat: Bismil’in Çılstûn köyündeler. Şimdiki adı Kırkdirek’tir. Yani medreseleri Kırk direk üstüne kurulu olduğundan öyle adlandırılmış. O medrese Kürdistan’daki diğer medreselere hoca yetiştiren bir nevi dar-ulfünun niteliğindedir. Yani diğer medrese hocaları oradan icazet alarak gidip değişik yerlerde hoca yetiştirmişler.

Seyid Haşim’in oğlu Heci Hüseyin’dir, onun oğlu Melle Heyder’dir, onun oğlu Melle Qasım’dır, onun oğlu da Melle Eli’dir. Sonra Şeyh Eliyê Paloyî olarak adlandırılan zattır. Onun oğlu Şeyh Mahmudê Feyzi’dir, onun oğlu da Şeyh Said Efendidir. Ailemizin soyağacı böyle gelmiş ve Seyid Haşim’den sonra gelenler de medrese geleneğini sürdürmüştür.

Şeyh Eliyê Paloyî Bağdat’a gidip Süleymaniye’deki Mevlana Xalid’in halifesi oluyor, ondan icazet alıyor, ordan Palu’ya geliyor. Mevlana Halid Süleymaniyeli bir Kürttür ve Caf aşiretindendir. Sonra gidip Şam’a yerleşmiş, orada ölmüştür.

Ahmet Aras: Zannederim 1800’lerin başlarında icazet veriyor?

Melik Fırat: Evet, Şeyh Eli’nin Palu’ya gelişi 150-160 sene önce olmuş, yani 1800’lerin başları…

Ahmet Aras: Melik abim şunu sormak istiyorum: Şeyh Elîyê Palo ile beraber Mevlana Halid’in halifesi olarak Kürdistan’dan başka kimseler de var, örneğin bu Seyda giller, Kamuran İnan’ın dedesi, Küfrevilerin dedeleri gibi.

Melik Fırat: Onu açıklıyayım: Mevlana Halid çok ünlü bir ilim adamı olarak Hindistan’a Yeni Delhi’ye gidiyor. Orada Abdullah-i Dehlewî’nin (diğer bir lakabı Gulam-i Ali) yanına gidiyor O’nun yanında iki yıl kaldıktan sonra ondan icazet alarak Kürdistan’a gelip Nakşibendiliği yayıyor.

Mevlana Halid 300 tane halifeye icazet vermiş, Süleymaniye ve Bağdat’ta. Suriye, Mısır, Kafkasya, Kürdistan, Hicaz, Yemen ve Anadolu’dan tutun Balkanlara kadar her yerden halifesi var. Mesela Kürdistan’dan Seyit Tahayê Nehri’ye halifelik veriyor, onu halife yapıyor. Seyit Taha Gews’e halifelik veriyor. Yani direkt olarak değil. Asıl adı Sigbettulah’tır Gews’in. Hizan’lıdır. Onlar da aslen Abbasi’dir. Yani şu Van’daki Arwasi’lerdendir. Şeyh Muhammedê Küfrevi de Seyit Taha’nın halifesidir. Seyda giller de (Seydayê Taha) Sigbetullah’ın yani Gews’in halifesidir.

Ahmet Aras: Mevlana Halid’in Kürdistan’da (bizim tarafta) başka halifesi yok mu? Örneğin Diyarbakır’daki Ensarilerin halifelik durumları yok mu?

Melik Fırat: Hayır, onlar kendi halinde fakir insanlarmış, öyle bir durumları falan yok. Daha doğrusu Derviş dediğim kimselerdendirler. Mesela Kafkasya’da Şeyh Şamil ile Şeyh Fevzi, Mevlana Halit’in ikinci elden halifesi olmuşlar.

Ahmet Aras: Bildiğim kadarıyla Şeyh Said Efendi ailesinin etkisi çok fazla ve geniştir. Mesela diğer şeyh ailelerinin etkisi en fazla bir ilin sınırları içindedir, ama Şeyh Said Efendi ailesinin etkisi beş-altı ili aşar. Erzurum, Elazığ, Muş, Diyarbakır, Bingöl ve daha başka yörelerde etkili aile.

Melik Fırat: Malatya, hatta Erzincan yöresi de dahildir buna, gerçi son elli yıldaki durum değişmiş orda. Asıl önemli olan bir başka husus Şeyh Eli efendinin (Paloyî) Türkler arasında da çok halifesinin olması. Mesela İstanbul’da, Kastamonu’da, Bolu’da ve Ankara’da halifeleri olmuştur. Şeyh Eli Efendi Türkler arasında Şeyh Ali Septi hazretleri adıyla anılır.

Şeyh Elîyê Palo’nun 40 halifesi varmış, bunlardan otuzu Kürt, on tanesi de Türkt’tür. O Türk halifeler de gidip Gümüşhane, Bolu, Amasya, Ankara ve İstanbul’da irşat görevlerini yapıyorlardı.

Şeyh Elî Efendi kendiliğinden Bağdat’a, Mevlana Halid’in yanına gitmemiş, Mevlana Halit onu çağırmış, götürmüş. O yine Diyarbakır yöresinde ataları gibi medresesinde ders verirken Mevlana Halid Hindistan’dan döndükten sonra ona haber gönderip yanına götürmüş. Demiş ki Şeyh Abdullahê Dehlevî seni çağırmamı ve sana icazet vermemi istedi. O da Bağdat’a gidip uzun sayılacak süre Mevlana Halid’in yanında kalmış, sonra yine onunla beraber Şam’a gitmiş. Mevlana Halid’i çok sevdiği için ondan ayrılmak istememiş. Sonra oradan dönüp eski köyüne (Çılstûn) dönünce bakmış orda eski durum yok, ordan ayrılıp Harput’a gelmiş. Harput çok eski bir kültür merkezidir. Orda çok Ermeni varmış, Kürt varmış, hatta Hristiyanların orda bir de kolejleri varmış.

Şeyh Eli Efendi kısa zamanda o yörede büyük şöhret sahibi oluyor. O sıralarda Karacimşitler adında bir aile orada hükümranmış. Osmanlı sultanları orayı onlara ‘has’ veya ‘Timar’ şeklinde vermiş, aileyi oranın hükümranı yapmış. Vergi toplamak, asker toplamak, hapsetmek-bırakmak gibi her türlü idari yetki Karacimşit beylerinin elindeymiş anlayacağın. Bu Karacimşitlerin katibi, yetkilisi durumunda olan Molla Eli adında bir zat varmış. Bu zat çok bilgili, şair ve uyanık biriymiş. Bu Molla Eli de Şeyh Eli’ye intisab ediyor, ona tabi oluyor. Şeyh Eli bir ara sıkılıp oradan ayrılmak isteyince Mola Eli engel oluyor, bırakmıyor, diyor ki: Gel Palu’ya, Palu’da Murat nehrinin kenarında sana bir ev yaptıralım, orada otur!. Bunun üzerine Şeyh Eli Palu’ya gelip-şu anda türbesinin bulunduğu yere-yerleşiyor. Orada yerleştikten bir süre sonra tekrar kızıp gidip Muş’a yerleşiyor. Orda da Alattin Paşa var, ona yer veriyorlar. Neyse onun detaylarına girmeyelim, çok uzun çünkü. Sonra Karacimşit beyleri haber gönderip onu tekrar Palu’ya geri götürüyorlar. İşte o zaman orada ona bir medrese yaptırıyorlar, cami yaptırıyorlar. Ve birçok yöreden kimseler gelip onun yanında okuyup yetişiyorlar. Şeyh Eli’nin yanında okuyup halife olarak icazet alanlar da değişik yerlere gidip irşat görevlerini yerine getiriyor. Tabi onların da (Halifelerin) kendi hinterlandı var. Mesela Melekanlı Şeyh Abdullah, Çanlı Şeyh Ehmed, Muş’ta Şeyh Elyê Şêxmus, Xelefanlı Şeyh Ehmed, Malazgirt’te Heci Heydarê Kêrsê, Diyarbakır tarafında Hani’de Sendêli Şeyh Mehemed, Palu’nun içinde Çarşıbaşında Mahmut Sani. Kiğı tarafında Şeyh Selim Efendi ve daha pek çokları gibi kimseler, aynı şekilde Türk illerinden gelenlerle beraber kırk dolayındaki kimseler gelip onun yanında yetişip feyz alıp tasavvufi bilgilerle donanıp kendi memleketlerine geri gidiyorlar. Burada bu tasavvuf konusunda da bazı açıklamalar yapmakta  fayda mülahaza ediyorum. Tasavvufun buradaki anlamı, insanın kendini arındırması. Aynen tıptaki psikiyatri dalı gibi. Nasıl ki doktor hiç ilaç vermeden hasta olan kişiyle konuşa konuşa, onun ruhi derinliklerine nüfuz ederek, onun bir takım psikomatik rahatsızlıklarını giderip rahatlatıyorsa, bu da öyle, ona benzer. Tabi inanışında tasavvufa şu noktada cevaz verilmiş. İslam’ın getirdiği düzeni bütünüyle yaşayan adam olacak. Bu adam düşlediği, o düzeni yaşayamazsa huzur bulamaz. İşte tasavvuf bu anlamda inanmış insanı huzura kavuşturmak amacını güder. Bunun için de gaye, kişiye ilahi vahyin gerçeklerini, Peygamberin sözlerini açıklamak ve ruhi derinliklerdeki düğümleri çözmektir. Bu da kişiyi iyilik, dürüstlük, hak ve adet duygularıyla bezemek, doğru konuşmak ve kin beslememek suretiyle İslamiyet’in müsbet ilimleriyle buluşturmaktır.

Ahmet Aras: Yani tarikat bizatihi bu mudur?

Melik Fırat: Evet budur. Ama günümüzdeki birçok uygulama, tarikatı bu esaslardan soyutlayarak, tamamen şekilci biçimlere büründürülmüştür. Yani külahlar, cübbeyle, abayla yapılan işler gibi.

Şimdi eski Osmanlıca deyimiyle tasavvufun üç öğesi var: Biri eskar, biri etvar, biri de edgar. Eskar demek Allah’ı düşünmek; etvar, tavır ve davranış biçimi; edgar ise devir anlamındadır, yani halka kurup zikretmektir. Son iki unsur şekli unsurlardır, bunlar pek önemli değil. Asıl olan eskardır, yani daima Allah’ı düşünüp, her an onu hatırlayıp, onunla beraber olmaktır. Demek oluyor ki tasavvufun amacı bireyi kötü insani niteliklerinden kurtarıp onu iç huzura kavuşturmaktır.

Ahmet Aras: Aileniz Şeyh Said efendi zamanında mı Qolhisar’a gelmiş?

Melik Fırat: Hayır, Şeyh Said Efendinin babası Şeyh Mahmud Efendi zamanında. Şeyh Mahmut Efendi babasının ölümünden sonra senede 7-8 ay Palu’dan kalkarak Malatya, Bingöl, Diyarbakır, Erzurum ve başka yerlere gidip gezermiş. Gittiği yerlerde belli bir süre çadır kurarak halka nasihat edermiş. Tabii beraberinde yakınları ve dervişleri de olurmuş.

Hınıs’a 3 km mesafede bulunan Qolhisar köyü Muş’taki Aladdin Paşalarınmış. Onun torunu Nusret Beye aitmiş. Bu köyün yarısını Şeyh Mahmut efendinin hanımı, yani büyük nenemiz almış, geriye kalan diğer yarısını Şeyh Mahmud efendinin kendisi sonradan almış. Şeyh Mahmud Efendi birinci dünya savaşından kısa bir süre önce, yani 1914’te ölmüş. Savaş başlayınca memleketteki pek çok ileri gelen Batı’ya göçerken, Şeyh Said Efendi de kardeşleriyle birlikte oradan ayrılarak gidip Piran’a yerleşiyor. Çünkü Şeyh Mahmud Efendi daha önce kısa bir süre Piran’da kalmış. Orada onun bahçeleri falan varmış. Şeyh Said Efendi Piran’da bir-iki kış geçirir. O arada Ruslar bölgeyi işgal edince Qolhisar’ı yıkıp yakıyorlar. Qolhisar ikinci defa da 1925’te Şeyh Said isyanından sonra yıkılıp yakılıyor. En son olarak da 1966’daki depremde yıkıldı. 1925’ten sonra Qolhisar köyü devlet mülkiyetine geçirilmiş. Zira T.C. bir aileyi sürgüne gönderdiğinde, menkul-gayrımenkul bütün mallarına el koyuyor, evdeki tencere-tabak, kaşık-çatalına kadar her şeye el koyuyor.

Ahmet Aras: Onları konuşacağız. Şimdi Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde genellikle değil diyebilirim ki istisnasız Kürt beyleri ve ileri gelenleri devleti desteklemişler. O arada Şeyh Said efendinin tavrı nasıl olmuş?

Melik Fırat: Şeyh Said efendinin Mustafa Kemal’le direk veya endirek herhangi bir ilişkisi olmamış. Onun için de ne Mustafa Kemal’e yandaş olmuş, ne de ona karşı tavırda olmuş. Yani tamamen nötür durumda olmuş. Ama bazı yaşlıların anlatımına göre Ruslar geldiğinde Badirhanilerden Abdürrezzak Bey vasıtasıyla Kürt ileri gelenleriyle temas kurmuşlar. Denmiş ki çekilmeyin, göç etmeyin, yerinizde kalın. Ruslar size dokunmayacak ve haklarınızı da tanıyacak. Rusların bu önerisini Kürtlerin hemen hemen yüzde doksan beşi red ediyor. Sebep dini gayretler. Bir de Ermenilerin durumundan ötürü elimizde vesika olmamakla beraber, bazı anlatımlara göre, Şeyh Said Efendi Rusların bu önerisine sıcak bakmış. Bazı Kürt aydınlarının dikkat çeken değerlendirmeleri var. Aslında Kürtlerin bu toptan göç olayını tahrik eden İttihat Terakki’nin entelijans servisidir. Çünkü hükümet Rusların bu önerisini haber almış ve Kürtlerin Ruslarla uyuşma ihtimalinden endişeye kapılmış. İttihat Terakki Kürt göçünü teşvik ederek bir taşla iki kuş vurma amacını gütmüş. Bir yandan Kürtlerin Ruslarla uyuşma ihtimali ortadan kalkacak, öbür yandan da göç edenlerin en az yarısı yollarda kırılmış olacak. Çünkü mevsim kış olduğundan aç, bi-ilaç yollara düşen insanların büyük bir bölümünün öleceği kesindir. İttihat-Terakki biliyorsunuz ki nasyonalist fikirlere sahip ve çok gaddar bir rejim kurmuş.

Ahmet Aras: Komitacıdır İttihatçılar?

Melik Fırat: Evet komitacıdır.

Ahmet Aras: Melik abi, yalnız burada bir şey hatırlatmak istiyorum: Kürtlerde esasen bir Ermeni korkusu var. Olayları yaşayanlardan çok dinledim bunu. Yani Ermeniler gelip öç alacaklar diye.

Melik Fırat: Tabi, onu şöyle vurgulamak istiyorum: Benim biraz önce söylediklerim yarım kaldı. Şeyh Said Efendi Abdürrezzak Bey vasıtasıyla gelen Rusların bu teklifine olumlu bakanlardandır. Ve bunu etraftaki birçok Kürt ağa, bey ve aşiret reisiyle de konuşmuş, bir fikir teatisinde bulunmuş. Bakmış ki, hepsinin fikri Ruslara karşı olmak şeklindedir. Yani Ruslara güvenmiyorlar. Bunun da tek sebebi Ermeniler. Bildiğiniz gibi Ermeniler de Hristiyanların Gregoryan mezhebindendir ve diğer Hristiyanlara göre Ruslara daha yakındırlar. Ve Ermenilerin kiliselerinde silahlı komiteler kurulmuş, hem Taşnaksiyun, hem Hınçak teşkilatları yerleşmiş. Kürtler onlardan korkmuş ve onların Ruslarla birlikte kendilerine zulmedeceğinden korkmuş. Hani daha önceleri, yani 1914-15 yıllarındaki Ermeni tehciri sırasında çok sayıda Ermeni kırılmış, pek çoğu yollarda soğuk, açlık ve hastalıklardan ölmüş. Hatta Kürtlerden kendini bilmeyen birçok Kürd de o işe katılmışlardır. Şimdi vakıa böyle olunca da Kürtler göç etmişler. Böylece Kürtlerin yüzde ellisi göç etmiş.

Ahmet Aras: Ama Kürtlerin büyük ölçüde Ermenilere saldırmış olduğu da gerçek değil mi? Kürtlerden bu suça bulaşmayan hemen hemen yok gibidir, diye söylenir?

Melik Fırat: Hayır, öyle değil. Doktor Naci böyle anlatıyor, ama yanlış. O dürüstlük adına biraz gereksiz gayretkeşlik oluyor. Bir kere Kürtlerde Kürtlük şuuru yok. Daha çok aşiret ilişkileri ve din belirleyicidir. Bakın mesela benim dedem Şeyh Said Efendi bizzat müdahale etmiş. Ermenileri korumaya çalışmış. O yörede bulunan bütün ağalara, ‘aman bunu yapmayın, din bunu kabul etmez, dini ne olursa olsun insan öldürmek günahtır’ şeklinde telkinlerde bulunmuş, kesin olarak karşı durmuş. Ermeni kaynakları bundan sözederler. Hatta Şeyh Said Efendi Ermenilerden yetim, dul ve kimsesiz 20-30 kişiyi korumasına alıp onları beslemiş.

Şeyh Said Efendi Zırkan, Cıbran, Hesenan ve Heyderan beyleriyle konuşmuş, Dımıli kesiminden kimselerle konuşmuş Rus önerisini. Olumlu karşılık alamayınca Hınıs’tan kalkıp Piran’a gidip yerleşiyor.

Şeyh Said Efendi bu aşiret alaylarının başındaki ağalar-beyler gibi savaşa katılmamıştır. Onu vurgulamak istiyorum. Hatta Mustafa Kemal Erzurum’a geldiği zaman dedem Şeyh Bahaddin efendiyi çağırmış. Dedem o zaman hem müftüdür, hem de müderristir. Kendisi gitmemiş, ama adamlarından iki kişiyi göndermiş, onlar da Erzurum Kongresi’ne katılmışlar.

Ahmet Aras: Hangileridir onlar?

Melik Fırat: Biri Melle Feyat, diğeri de Aladdin paşalardan Kamil beydir. Kongreye katılmışlar ama onlar da Erzurumlu diğer bir kısım siviller gibi Atatürk’e (güvenip) destek vermemişler. Erzurum mebusu Necati Bey ve başkaları gibi. Ama Mustafa Kemal’i esas onlara kabul ettiren Kazım Karabekir’dir. Orda Kolordu kumandanıdır, askeri gücü var. O teminat verdikten sonra Mustafa Kemal üstünden üniformasını çıkarıp sivil olmuştur.

Ahmet Aras: Melik abi bir de şunu sormak istiyorum. Birinci Dünya Savaşı sonrasında bildiğiniz gibi galip devletlerin, yani İngilizlerle Fransızların bir ‘Ermenistan-Kürdistan federasyonu’ tasarıları var. Hatta Sevr antlaşmasına maddeler şeklinde sokuyorlar bunu. Ama Kürtler toptan karşı çıkıyorlar bu tasarıya. Şerif Paşa tek başına kalıyor. Nedir oradaki durum?

Melik Fırat: Evet, doğru ama Şerif Paşa Sevr’de yoktur. Lozan’da var. Şimdi şunu vurgulamak istiyorum: Birçok Türk tarihçisi veya sistemin adamı yazar, Sevr-Sevr diye tutturmuş gidiyorlar. Zannediyorlar ki Sevr Kürtler için yapılmış. Hayır!.. Sevr’in Kürtlerle hiç bir alakası yok. Kesinlikle yoktur. Bunu cehaletten söylüyorlar. Sevr Ermeniler için yapılmış ve Kürtlerin meskun olduğu bölgeleri Ermenilere bırakıyor. Yani Sevr’de kesinlikle Kürtlerin lehinde bir şey yoktur.

Kürtlerin durumu esasen Lozan’da uzun tartışmalara konu oluyor. Kürtler Lozan’da kaybediyor. O da şu: Kürt aydını davasını bilmiyor ve dünyayı bilmiyor ve maalesef bugün de aynı durumdadır. Kürt halkı ise bu meselelerden çok uzak. Lozan’da İsmet Paşa diyor ki, ben Bitlisliyim ve Kürdüm. Atatürk de konuşmalarında diyor ki bu Kürt ve Türk birliğidir. Meclisteki Kürt milletvekilleri milli kıyafetlerini giyip Meclis’e giderek telgraf çekiyorlar Lozan’a. Mesela Dersim milletvekili Hasan Hayri Kürt kıyafetleri giyip meclise gitti diye sonradan idam ediliyor. Kürt sorunu yine de Lozan’da kesin bir sonuca ulaştırılamamış, açık bırakılmıştır. Sebebi de o zaman dünyaya hükmeden emperyal güç İngiltere’dir. İngiltere’nin Kürtlere karşı büyük bir tedirginliği var. Diyorlar ki Kürtler serkeş, muteasıp ve dine çok bağlılar. Onların da niyeti Ortadoğu’daki ve Müslüman ülkelerdeki dini silmek. İngiltere’nin 1900’lerin başından itibaren gizli dosyalarında misyonerlerin, cizvitlerin raporları var. Yani diyorlar ki biz Kürtleri bir ‘state’ durumuna getirirsek bu bizim için çok tehlikeli olur. Çünkü Selahaddini Eyyubi gibi bir Kürt bütün Müslümanların başına geçerek Haçlıları kutsal yerlere bırakmadı. Binanaleyh onun için diyorlar ki biz Kürtleri dağıtalım. Ve Kürtleri İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında dağıtıyorlar. Kürdlerde de nasyonalist fikirler gelişmediği için Kürtler ümmet fikrine sarılmışlardır. Mustafa Kemal de bizim mücadelemiz birlik mücadelesidir, birlikte olmak mücadelesidir dediği için Kürtlerin beyleri, ağaları, şeyhleri, hocaları demişler ki biz beraber olalım. Hatta Şeyh Mahmud Berzenci var Süleymaniyeli. Ta Hakkari’den Süleymaniye’ye kadar bir hinterlanda sahip. O dahi İngiltere’nin kendisine verdiği krallığı kabul etmiyor, red ediyor. ‘Biz Müslüman kardeşlerimizden (Türklerden) ayrılmayız’ diyor. Ama bilahare aklı başına varıyor, ama o zaman da ne Ruslar, ne İngilizler, kimse iltifat etmiyor. İngiltere de Kürtleri istediği gibi dağıttı ve dünyada da hiç kimse ses çıkarmadı. İşte o zaman Şerif Paşa gidip uğraşıyor, kendini pareliyor, ama hiç kimse ona kulak asmıyor, Lozan’da tek başına kalıyor.

Ahmet Aras: İsterseniz şimdi gelelim Şeyh Said Efendinin olayına. Yani 1925 hareketine. Ama ondan önce bir şey sormak istiyorum. Bir ‘Azadi’ Cemiyetinden sözediliyor. Kimileri böyle bir cemiyetin olmadığını ve konunun sadece bazıları arasında konuşulma aşamasında olduğu şeklinde olduğunu söylerken diğer bazıları da bunun yazılı tüzüğünün, programının olduğunu söylüyor, hatta cemiyetin kurucu listelerini yayınlıyor. Burada işin aslı nedir? Gerçeği sizden dinlemek istiyorum.

Melik Fırat: Bunun aslı… Babam, amcam ve mücadelenin içinde yer almış olan başkalarının bana anlattıklarına göre söyleyeyim. Önceden Kürt Teali Camiyeti, sonra da Azadi Cemiyeti var. Teali Cemiyeti ümmetçidir, herhangi bir ayrılma düşüncesi yoktur. Ama Azadi Cemiyeti mensupları içinde ağa, aşiret reisleriyle birlikte Fransız ihtilalinden etkilenmiş aydınlar da var. Yani bunlar nasyonalisttir, böyle bir hareketi başlatmayı düşünüyorlar. Fakat İttihat-Terakki’nin ikinci takımı olan Cumhuriyeti kuranların çok şiddetli davranacağını bildikleri için çok gizli hareket etmişlerdir. Beşer veya onar kişilik hücreler kurmuşlar. Onun için bir grup başka bir grubu tanımıyor, ama grubun başı herkesi tanıyor. Bu cemiyetin başı Miralay Halit Bey’dir.

Ahmet Aras: Tarih olarak hangi tarihe denk geliyor?

Melik Fırat: 1920’den sonra

Ahmet Aras: Yoksa 1923’ten sonra?

Melik Fırat: Yani 1920’de Kürt aydınları tarafından oluşturulan böyle bir hareket var. Ama Cumhuriyet kuruldu ya, onlara da bir statü tanınacak, bakıyorlar ki Cumhuriyet ilan edilince onları yok sayıyor, her şeyi silip süpürüyor. Yani onları yok farzettiği için onlar da Cemiyet’i hücre şeklinde kuruyor. Bu Cemiyet’in parlamentodaki temsilcisi Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya’dır. Ve birçok tanınmış kişi içindedir. Mesela Heyderan aşireti reisi Kör Hüseyin Paşa, Xueti/Xwêtî aşireti reisi Heci Musa Bey gibi birçok tanınmış kişi var.

Bu hareketin merkezinden beyin takımı, Kürtlerin sosyal durumu ağalar, aşiretler ve tarikatlara bağlı olduğu için, bunların hepsini kapsayacak bir ruhani lidere ihtiyaç duyuyor. İlmi, irfani, aile yapısı itibariyle kimsenin itiraz etmeyeceği bir kişi. Yani manevi lider. Halit Beyin aşireti olan Cıbranlılar da zaten Şex Ali Palo’nun ailesine mensupturlar. Halit Beyin kendisi de Şeyh Said efendinin kayınbiraderidir. Diyorlar ki, Malatya’dan tutun ta Erzurum, Diyarbakır’a kadar kendisine bağlı aileler olan Şeyh Said Efendi’yi biz bu işin ruhani lideri yaparsak iş kolaylaşır, yani işin yüzde ellisi hal olmuş olur.

Bunun üzerine 1924’te Yusuf Ziya onlar Qolhisar’a gelip Şeyh Said Efendiyle konuşuyorlar. Daha önce aralarında haberleşme olmuş zaten, ama bu sefer gelip direkt olarak Şeyh Said Efendiye teklif ediyorlar: ’Sen bu işin başı olmayı kabul eder misin?’ diyorlar. O da ‘ederim’ diyor. Şeyh Said Efendi tabi aydın bir kimliğe sahip, yani İran’ı, Arap ülkelerini biliyor, dillerini biliyor, geniş medrese kültürü var, geniş tasavvuf bilgisi var, halkın içinde Mustafa Kemal’in durumu da belli, matbuatı takip ediyor. Şeyh Said Efendinin öyle aşireti falan yok, bir beylik ağalık gücü de yok ki devleti ele geçirmek gibi bir hedefi olsun. Onunki halkın içinde ahlakla, nasihatle halka doğruyu söylemek şeklindedir.

Bu işin içinde Halid Bey’den başka Diyarbakır’daki Cemil Paşalar, Dr. Fuatlar, Heci Extiler gibi aydınlar var, bürokrasinin içinden askeri ve mülki kimseler var, birçok ağalar, aşiret beyleri var.

Ama bütün bunları bir beyin takımı organize edecek, teşkilat kuracak, yani partileştirecek. Ama bunu yapamıyorlar. Bunu yapamayışlarının iki sebebi var. Biri Kürtlerin lakaytlığı, tembelliği, diğeri de dış güçler. İngilizler, Ruslar ve diğer Batılı devletler, hepsi Mustafa Kemal’i destekliyor. O arada Yusuf Ziya’yı Ankara’dan, Halit Beyi de Erzurum’da tutuklayıp Bitlis’e götürüyorlar. Nedeni de Yusuf Ziya’nın kardeşi olan yüzbaşıyla o zaman binbaşı olan İhsan Nuri’nin Şemdinli’de 200-400 kadar askerle (O da biraz mübalağalı) başkaldırması. Kendilerine gelen bir telgrafı yanlış yorumlayıp zamansız bir iş yapıyorlar.

Bu olaydan sonra Yusuf Ziya ile Halid Bey yakalanıp Bitlis’e götürülüyorlar. Ardından Şeyh Said Efendiyi de yakalayıp götürmek istiyorlar.

O tutuklanma hadisesinden üç-dört ay önce Şeyh Said Efendi Halid Beye üç kere haber gönderiyor. Yani hem mektup yazıyor, hem de adam gönderiyor. Diyor ki ‘Gel Kürdistan’da aşiretin içine gir, teşkilatını kur.’

Halit Bey de diyor ki, ‘daha vakit var.’

Ahmet Aras: O zaman teşkilat şeklinde bir şey yok demek?

Melik Fırat: Hiç yok.

Ahmet Aras: Yani sadece tasavvur şeklinde mi?

Melik Fırat: Evet, tasavvur şeklindedir. Yani bireylerin birbiriyle konuşmuş olması şeklindedir.

Ahmet Aras: Evet?

Melik Fırat: Yani herhangi bir tüzük yazılmamış, herhangi bir program, strateji yok. Yani sözde, düşünce şeklindedir.

Ahmet Aras: Burayı açıklığa kavuşturalım. Bu nokta, sizin dedikleriniz çok önemli, çünkü bazıları değişik şeyler söylüyor. Yani Şeyh Said Efendi, Halit Bey, Yusuf Ziya ve daha başkaları arasında bu sadece konuşma şeklinde, kendi aralarında konuşmuşlar, bu işi yapalım mı demişler?

Melik Fırat: Evet sadece sözlü düşünce şeklindedir.

Ahmet Aras: Yani tüzük yok, program yok, kurucu listesi yok. Öyle mi?

Melik Fırat: Evet yok. İstihbarat bu durumu öğrenince Halid Beyle Yusuf Ziya’yı yakalayıp götürüyor. Bundan ötürüdür ki, Şeyh Said Efendi iki defa haber göndermiş, bir defa da adamla mektup göndermiş. Demiş ki, ‘Halid bey gel, Kürdistan’a gel, aşiretinin içinde teşkilat kur.’

Halid beyin verdiği cevap: ‘Efendi merak etme zamanı daha var’ şeklindedir.

Bunun üzerine Şeyh Said Efendi kendini ele vermiyor. Yani Hınıs’a Erzurum’dan bir bölük jandarma gönderiyorlar onu da yakalayıp götürmek için.

Ahmet Aras: Galiba daha önce istinabe yoluyla ifadesini Hınıs’ta almak üzere çağırıyorlar.

Melik Fırat: Evet önce istinabeyle ifadesini alıyorlar, Şeyh Said ‘ben hastayım gitmem’ deyince istinabeyi kafi görmeyerek sonradan da asker gönderiyorlar.

Mesela Halid Beyi bir bölük askerle alıp götürüyorlar. Bir gece de Patnos’ta kalıyorlar. Patnos’ta da Hüseyin Paşa var, onun da teşkilata sözlü anlaşması var. Hüseyin Paşa’nın oğlu Nadir Beyin söyledikleri var. Sonradan diyor ki: ‘Ben Halid beyin arkasına düştüm yetişemedim.’

O zaman Halid Bey Hüseyin Paşa’ya haber gönderiyor, diyor ki, ‘Bana Kırk tane madeni altın gönder.’ Gayesi, orada onu bir bölük jandarmanın elinden kurtarabilir. Hüseyin Paşa’nın oğlu kendisine diyor ki, ‘Baba o kırk altın istemiyor.’

Hüseyin Paşa da diyor ki, ‘Evet oğlum biliyorum kırk altın istemediğini, ama o gitse senin babanın bir ayağı Tahran’da bir ayağı da Sivas’ta olacak.’

Böyle söylediği tevatürdür, ama bu söylenti onların mahfillerinden gelen bir söylentidir.

Şeyh Said Efendi bakıyor ki gelip kendisini de götürecekler, oradan ayrılıyor. Cuma günü Hınıs’a gidip Cuma namazını kılıyor, camide vaaz verip çıkıp atına binerek yola koyuluyor. O zaman nenem diyor ki, ‘Efendi sen bizi bırakıp nereye gidiyorsun? Sonra bu zalimler gelip hepimizi öldürüp, perişan edecekler.’

O da atına binmiş halde-elinde bir çubuk varmış- çubuğunu sallayarak diyor ki: ‘Hiç kimse gelmezse de ben tek başıma bu çubuğumla onlara karşı hareket edeceğim.’ Bu onun son sözleri oluyor.

Şeyh Said Efendi oradan ayrılıp Şuşar üzerinden Göynüg’e gidiyor. Orada aşiret reislerinden Kamil Bey, Baba Beylerle görüşüp konuşuyor. Oradan değişik yerlere uğrayarak Piran’a kadar gider. Tabi hem o yörelerdeki aşiret reisleriyle görüşüyor, hem de uzakta olanlara mektuplar gönderiyor. Diyor ki, ‘Bu sistem bizi yok sayıyor, dinimizi eziyor, şu ediyor, bu ediyor falan.. Önümüzdeki yaz toplanıp bir araya gelelim ve mücadele için karar verelim.’ Yani hep tebliğ aslında. Düşünün geliyor Piran’a. Piran’la Diyarbakır arası yüz kilometredir. O zamanın yol şartlarına göre oldukça uzak. Biz hadisenin detaylarına girmeyelim, çünkü çok uzar, ona da vaktimiz müsait değil, biz şöyle kuş bakışı şeklinde anlatalım. Şimdi Piran’da da en küçük kardeşi Şeyh Abdurrehim Efendi var, onda misafirdir yani. O zaman Diyarbakır’dan iki teğmenle birkaç jandarma gönderiliyor Piran’a, silah patlıyor ki bu bir provakasyondur. Niye provakasyondur. Çünkü Mürsel paşa komutasında, Suriye hattından trenle Diyarbakır’a asker gönderiliyor.

Ahmet Aras: yani daha olay patlak vermeden?

Melik Fırat: Hayır, olayı patlak verdiriyorlar, verdirenler de onlar. Bu provakasyonla silah patlayınca, haber yayılıyor Kürtler arasında. Deniyor ki, Şeyh Said üzerine asker yollandı. Bunun üzerine Kürtler galeyana geliyor, eline sopasını, silahını alan harekete geçiyor. Bir kesimi Elazığ’a, bir kesimi de Diyarbakır’a hücum ediyor. Organizasyon yok, teşkilat yok, herhangi bir kuruluş yok. Tamamen kendiliğinden oluyor. Olay patlak verince, Bingöl’deki bir grup Çan Şeyhleri, Kiğı Şeyhleri, Şeyh Şerif onlar bir grup hemen adamlarıyla beraber Elazığı’a yürüyorlar ve Elazığ’ı da ele geçiriyorlar.

Ahmet Aras: Karşı koyma olmuyor mu?

Melik Fırat: Olmuyor. Olmuyor, ama şehri ele geçirenler, kötü niyetli bazı kimselerce tahrik edilmiş olduklarından ve cehaletten bir takım kötü davranışlarda bulunuyor, yanlış şeyler yapıyorlar ve şehir halkı bundan rahatsız oluyor. Tabi teşkilat yok, başı yok, kıçı yok, tam bir başıboşluk hali.

Ahmet Aras: Burada bir şey sormak istiyorum: Şu Ahmet Kabaklı’yı biliyorsunuz, yazar, onun babası da Elazığ’ın alınması sırasında vurulup öldürülmüş. Bazıları diyor ki, ‘İsyancılar safında olduğundan hükümet güçleri tarafından vurulmuş. Ahmet Kabaklı’nın kendisi de, ’Hayır, babam bir grup ileri gelenlerle isyancılara nasihat etmek için gittiğinde isyancılar tarafından vurulmuş’ diyor. Bu konuda bilginiz var mı?

Melik Fırat: Hayır onu bilmiyorum. Yalnız kesin olarak bildiğim bir şey var, o da şudur: Orda, Elazığ’daki karşı kesimdeki insanlara, yani harekete katılmamış kesimdeki bazı gruplara karşı birtakım haksızlıklar yapılmış. Elazığ’ın birçok dindar kesimi çıkıp o bazı çapulculara nasihat vermişlerdir. O bir vakıa. O başıboşlukta birtakım nahoş olaylar olunca-çünkü teşkilat yok, bir şey yok- Şeyh Said Efendi her tarafa adamlarını göndermiş, ’Yapmayın, etmeyin, zamanı değil’ demiş.

Ahmet Aras: O başıbozukların o zaman Elazığ’da geniş çapta yağma yaptığı söylenir.

Melik Fırat: Hayır, öyle geniş çapta değil. Evet bazı kendini bilmeyenler tarafından bazı şeyler yapılmış, ama öyle söylendiği gibi geniş çapta değil. Maalesef o gibi durumlarda ufak ta olsa yapılan bazı şeyler çok büyütülmüş.

Ahmet Aras: Mesela Diyarbakır’a ‘Elazığ tamamen yağma edildi’ şeklinde haberler gitmiş.

Melik Fırat: Karşıda Osmanlıdan gelen, İttihat Terakki ile Cumhuriyet’e intikal eden çok güçlü bir devlet yapısı var. İstihbarat teşkilatı kurumları, kendine bağlı teşkilatlarıyla bunlar yapılan provakasyonları çok iyi değerlendirip yönlendiriyor.

Ahmet Aras: Galiba o Elazığ olaylarından sonra Şeyh Said Efendi her tarafa mektup yazıp adamlarıyla göndermiş: ‘Halka zarar vermeyin, öyle yanlış şeyler yapmayın’ diye.

Melik Fırat: Evet, tabi, o olaydan sonra şeyh Said Efendi mektup yazıyor, diyor ki: ‘Siz halktan bazı ihtiyaçlarınızı karşılamak için bir şey alırsanız, ona karşı sonradan ödenmek şartıyla senet yazıp verin.’ Ve Şeyh Said Efendi ondan sonra çok feryat-figan ediyor. Şeyh Said Efendi Diyarbakır’a yürünmesini istememiş. Bu konuda etrafındakilerin hemen hemen hepsini de ikna etmiş. Bazılarının söylediğine göre Hanili Salih beyden olmasa Diyarbakır’a yürünmeyecekmiş. O çok ısrar etmiş Diyarbakır’a gitmek için. ‘Biz burayı alabiliriz’ demiş. Halbuki Diyarbakır’ın içinde asker var ve gidilince de oradaki eşraf harekete geçmemiş. Mesela Diyarbakır’daki Cemil Paşalar görevini yapmamış, harekete geçememiş. Onlara haber verilmiş, ‘Suriye hattından asker geliyor, önleyin’ diye. Onlar önleyebilirlerdi, güçleri de vardı ama önleyememişler. Ve Diyarbakır’daki aydınlar şehirde bir karşı mukavemet de kurmamışlardır. Tabii ki bunun asıl nedeni teşkilatsızlıktır. Teşkilat olmayınca öyle oluyor. Sonra Diyarbakır’dan geri dönülüyor.

Ahmet Aras: Bilinen şeyler, sonra Şeyh Said Efendi oradan dönüp Hınıs-Varto taraflarına geçiyor ve Abdurrahman Paşa Köprüsü’nde yakalanıyor.

Melik Fırat: Onu da üç kelimeyle söyleyeyim: Şeyh Said Efendinin niyeti Hınıs’a gelip-alabilirse-çoluk çocuğunu alarak Bitlis’e gidip Yusuf Ziya’ları kurtarıp Hakkari yöresine geçmek ve orada teşkilat kurmaktır. Fakat gelince maalesef Şeyh Said Efendinin bacanağı, hem de Halit beyin akrabası olan emekli Binbaşı Kasım Bey tarafından oyalanıyor, askerler gelinceye kadar. Çünkü onun daha önce Atatürk’e gönderdiği mektuplar var. Askerler gelinceye kadar oyalıyor, askerler gelince de, Çarbuhur denen yerde, Abdurrahman Paşa köprüsü başında, akrabası ve adamlarıyla gidip Şeyh Said Efendinin atının başından tutup götürüp askerlere teslim ediyor. Şeyh Said Efendinin yakalandıktan hemen sonra da Halid Beyle Yusuf Ziya Bitlis’te kurşuna diziliyorlar.

Ahmet Aras: Yanlış hatırlamıyorsam sizinle yaptığımız bir konuşmada Şeyh Ali Rıza Efendinin size şöyle dediğini anlatmıştınız: ’Ali Rıza Efendiye niçin anılarını yazmak istemediğini sormuşsunuz. O da yazmayışının iki nedeni olduğunu söyledi: O da çok sevdiği iki kişi -Cibranlı Halid beyle, Melekanlı Şeyh Abdullah- için yazmadığını söylemiş. Çünkü gerçeği yazarsa sözlerinin onlara dokunacağını belirtmiş.

Acaba Halid beye haber gönderildiği halde Erzurum’da kalıp gelmeyişine mi kızgın. Çünkü Halid bey hem böyle bir şey tasarlıyor, hem de Erzurum’da devletin bir subayı olarak görevine devam ediyor, diye.

Bir de Binbaşı Kasım bir yandan devletin yetkili kimseleriyle, askeri yetkililerle temasta iken, bir yandan da Melekanlı Şeyh Evdılla’yı kandırarak onun vasıtasıyla o oyalamayı yapıp yakalamayı gerçekleştiriyor. Çünkü ben bunu Binbaşı Kasım’ın henüz yayınlanmamış olan anılarında okudum. Melekanlı Şeyh Evdılla’ya da dokunacak husus bu mudur?

Melik Fırat: Binbaşı Kasım mektubunda yazıyor. Diyor ki, ‘Şeyh Eli Rıza Efendi Varto’da evimi ablukaya aldı, beni öldürecekti. Melekanlı Şeyh Abdullah’a haber gönderdim, Şeyh Abdullah geldi bırakmadı.’

Tabii Şeyh Ali Rıza Efendi görüyor, onun hem valiyle, hem askerlerle teması var, oyalamak istiyor. Ali Rıza Efendi onun durumunu öğrenince ya öldürmek, ya da derdest etmek istiyor. Şeyh Abdullah bırakmıyor. Yani o, Şeyh Abdullah’ı ikna edip kandırıyor Amcam Şeyh Ali Rıza, ‘Halit Bey çok alim, fazıl ve muhterem bir zattı. Fakat mübarek Erzurum’da oturdu da oturdu. Babam Şeyh Said ona haber gönderdi, mektup yazdı, gelmedi. Halbuki gelseydi, teşkilat kursaydı, o hadiseler olmazdı. Hatıralarımı bu iki husus için yazmıyorum. Eğer yazarsam, detaylara girersem, çok sevdiğim bu iki insanı incitmiş olacağım’ diyordu. Ama bize vasiyet etti: ’Bu gerçeği anlatın’ diye.

Ahmet Aras: Herhalde Şeyh Ali Rıza Efendi size daha başka detayları da anlatmıştır?

Melik Fırat: Tabi. Şeyh Ali Rıza Efendi de bu işin içindedir. Önce Beyrut’a gidiyor, oradan vapurla İstanbul’a gidip Seyit Abdülkadir’le görüşüyor. Ama bu işin başındaki asıl kişi Halid Bey’dir, Albaydır, devlet işlerini biliyor, çok yetkin fazıl bir zattır. Ama amcam (Şeyh Ali Rıza) onun görevini yapmadığını söylüyordu. Çünkü Şeyh Said ailesinin öyle dünyevi işlerle devlet işleriyle bir ilgisi yok. Onların görevi, sadece ruhanidir. Onun için amcam çok üzülüyordu, söylemek istemiyordu.

Ahmet Aras: Biliyorsunuz Ali Rıza Efendi Hesenan beyleri, Zırkan Beyleriyle birlikte İran’a geçiyor. Ferzende, Süleymanê Ehmed, Keremê Kolağası ve başkalarıyla birlikte. Bir de İran’a geçerken Celaliler tarafından yolları kesiliyor. Galiba Ali Rıza Efendi o sırada Şeyh Said Efendiyle beraber değil, başka yerdedir. Onlar neredeler o sırada, bir de İran’a nasıl geçiyorlar?

Melik Fırat: Melekanlı Şeyh Abdullah hem Şeyh Eliyê Palo ailesine mensuptur, hem yeğenimizdir, hem de Şeyh Said Efendinin damadıdır, yani kızının kocası. Ve Muş-Bingöl bölgesinin de komutanıdır. Amcam onu da çok seviyordu.

Şeyh Ali Rıza Efendi o sırada Hınıs taraflarındadır. Hesenanlı Halid beyle birleşiyor. O ayaklanma olayını öğrenince Halid Bey ve diğer sözü geçenlerle birlikte İran’a yöneliyorlar.. Amacı, İran’a geçip Sımko’nun yanına gitmek, oradan da Hakkari bölgesine geçerek orda teşkilat kurmaktır. Eğer Hakkari’ye geçip teşkilat oluştururlarsa idamları falan önleyebileceklerini düşünüyorlar.

Şeyh Ali Rıza Efendinin yanında amcaları Şeyh Mehdin ile Şeyh Diyadin var, kardeşleri Şeyh Gıyaseddin ile Şeyh Selahattin var. Ayrıca Hesenan Beylerinden Halid Bey, Süleymanê Ehmed, Ferzende; Zırkanlı Keremê Kolağası, Heci Heyderê Kêrsê ailesinden dört-beş kişi, Şeyh Mıhemed Sıdıq, Şeyh Hüseyin’in oğlu Şeyh Necmeddin ve başkaları var. Bir de kendisine bağlı onbeş-yirmi kişi var. Mesela meşhur Medoyê Keleş bunlardan biridir. Cumhuriyet’ten önce de firarlık yapmış, savaşçı yaman bir kişi.

Neticede bunlar 150-200 kişilik bir grup olarak İran hududuna yöneliyorlar. Onlar gidiş esnasında bir yandan askerlerle savaşırken, bir yandan da ‘milis’ olmuş Kürt aşiretleriyle vuruşmak zorunda kalıyorlar. Bunlar da Heyderanlar, Ademan ve Celali aşiretleridir. Amcam Şeyh Ali Rıza Efendi diyordu ki, ‘Biz gündüz değil, ancak geceleri yürüyüp yol alabiliyorduk. Gece 10 kilometre, 20 kilometre yürüyüp bir dağdan bir başka dağa, bir gedikten bir konağa geçerek, gündüzleri de etrafımızı saran aşiretin silahlı milisleriyle çarpışıyorduk.’

Öylece sınırı geçip İran’ın Hoy bölgesine gidiyorlar. İranlı askerler tarafından enterne edilmek üzere sarılıyorlar. Amcam Şeyh Ali Rıza kumandanın yanına gidiyor. Silahlar yavaş yavaş veriliyor. Amcam kumandana silahların teslim edileceğini söylüyor. O arada Hesenanlı Halid beyin oğlu ‘Silahımı vermem’ deyince iş büyüyor. Oradakiler kendilerini sarmış olan İranlı askerler tarafından mitralyözlerle taranıyor. O esnada kumandanın odasında bulunan amcamın başına tabanca kabzasıyla vurup kırıyorlar kafasını. Amcamın kafasında yara izi öyle duruyordu. T.C., İran Şahı’yla anlaşıyor ‘onları orada temizleyin’ diyor. İran da onların hepsini yoketmek için öyle yapıyor. Amcam Şeyh Diyadin orada şehit düşmüş. Ondan başka pek çok Kürt ileri geleni öldürülüyor. Süleymanê Ehmed, Keremê Kolağası ve daha pek çokları gibi.

Ahmet Aras: Ferzende de yaralanıyor.

Melik Fırat: Evet Ferzende yaralanıyor. Artık onun detayına girmeyelim. İranlılar o şekilde çok sayıda kimseyi öldürdükten sonra, geri kalanları da yaralı-sağ demeden soyup soğana çevirerek götürüp hapse atıyorlar. Yani o geri kalanların paralarını, eşya ve elbiselerini, yani her şeylerini alıyorlar, don-gömlekle  Tebriz’e götürüp hapse atıyorlar.

Birkaç ay sonra İran onları hapisten salıyor. Onlar da çıkıp Sımko’nun yanına gidiyor. İsmail Ağa, Şıkak aşiretinin reisi. Sımko o zaman çok güçlüymüş. Amcam diyordu ki, ‘Sımko o kadar büyük bir güce sahipti ki Tahran’a gidip cerd (talan), her tarafı talan eder ve gelirdi. Rıza Şah’ın gücü ona yetmezdi.

Amcam diyordu ki, ’Ne ettik, ne yaptıksa Sımko’ya bir şey anlatamadık. Günlerini eğlenceyle geçiren keyif sahibi bir adamdı ve ne zaman, ne yapacağı da belli olmazdı. Tüfeğini alıp evinin damına çıkar yakınlarda geçen bir yolcu gördü mü adamın bir önüne, bir arkasına ateş eder eğlenirdi.’

‘Bir iki ay sonra baktık ki bize hiç kulak asmadığı gibi, bir de üstelik bizi tutup Türkiye’ye teslim de edebilecek bir anlayıştadır. Bunun üzerine biz kendi aramızda konuştuk, dedik ki tek tek çıkıp gidelim buradan. Çünkü beraber çıkmamıza izin vermiyordu. Teker-teker herkes kaçtı, gitti. Bazılarını da takip etmişler, vurmuşlar falan.

Amcam Şeyh Hüseyin’le beraber iki at alıp ayrılıyorlar oradan ve Revandız’a gidiyorlar. Seyit Tahayê Neryê’nin torunu Seyid Taha oradadır o zaman, onun yanına gidiyorlar. Oradan da Iraq’a, Hakkari’ye geçmeyi planlıyordu. İşte burada enteresan bir anekdot var, amcam anlatıyordu. Diyordu ki, ‘Biz ondan ayrıldığımızda, düşündük ki Sımko bizi takip ettirir, vurdurur falan; neyse olmadı. Biz oradan iyice uzaklaştık, 25-30 kilometre kadar. Dağlık mıntıkadır zaten. O sırada çıktı karşımıza silahlı bir Kürt, silahını doğrulttu üstümüze, bize ‘Teslim olun, siz benim esirimsiniz’ diye bağırdı. Bizde de silah falan yok, atlarımızın üstündeyiz. Baktık yapacak bir şey yok, olur dedik. Düştü adam önümüze, on beş kilometre kadar gittikten sonra bir vadinin içindeki bir köye vardık. Onun evi köyden biraz uzak, ayrı bir yerdeydi. Bizi götürdü evine, atlarımızı ahırına çekti, bizi de odaya aldı. Hepimizin elini kolunu bağlayıp çekip gitti. Aradan beş-on dakika geçtikten sonra evin hanımı yanımıza geldi Kürtçe bize dedi ki, ‘Bakıyorum ki siz muhterem insanlara benziyorsunuz, benim kocam hırsızdır. Sırf üstünüzdeki elbiselerinizi ve atlarınızı almak için sizi öldürebilir. Kocam köye gitti, o gelmeden ben ellerinizi çözeyim, çekin gidin yolunuza.’ Ardından kadıncağız çarçabuk ellerimizi çözdü, atlarımızı çıkardı verdi, biz de atlara binerek hemen ayrıldık oradan. Oradan ayrıldıktan sonra Şeyh Hüseyin’e döndüm, dedim ‘Şeyh Hüseyin görüyor musun, bir toplum olgunlaşmadan ne kadar zor. Biz hayatımızı, malımızı, canımızı, her şeyimizi bu toplum için verdik, şimdi bu dağın başında bir Kürt bizi atımız, elbisemiz için öldürecek. Ne kadar üzücü, hüzün verici bir durum..’

Ahmet Aras: Şeyh Said Efendi, o sırada Halep’e, Şam’a falan sürülerini gönderip sattırmış. Kaç sürüdür bunlar? Onunla ilgili bir soru soracağım.

Melik Fırat: Şeyh Said Efendinin kendisinden ziyade oğlu Şeyh Ali Rıza efendi, yani amcam, hem okumuş, hem de genç yaşta müderris olmuş, o ticaret işlerine bakıyor. Şeyh Said Efendinin 20-30 sürüsü vardı. Her sürü 500 baş hayvan olduğuna göre o zamana göre epeyce zengin sayılırdı. Çünkü o zamanlar zengin olanların en zenginin bir, bilemediniz en çok iki sürüsü olurdu. Şeyh Said Efendinin sürüleri Bingöl yaylalarında ‘SERKARLAR’ vasıtasıyla otlatılır, sonra da amcam Şeyh Ali Rıza Efendi onları götürüp Şam’da, Beyrut’ta satardı.

Ahmet Aras: Kesin olarak kaç sürü?

Melik Fırat: Yirmi sürü kendisinindi, on sürüyü de başkalarından alıp, onlara katarak gönderip sattırırdı. Şeyh Said Efendinin Kolhisar dışında da o bölgede arazileri vardı. Hınıs Ovası’nda Yeniköy ve Goma Kesper’de ve Karayazı’nın Beyro köyünde de araziler, vardı.

Beyro (Hecibeyrem) köyü de 40-50 bin dönümdür. Tabi Şeyh Said Efendi kendisi çok zengin olduğu için hiç bir şekilde zekat almaz, kendisi fakir fukaraya zekat verirdi. Mesela bizim oralarda Küfreviler, Seydagil ve diğerleri hem müritlerden zekat alır, hem de salma gibi para toplarlardı.

Ahmet Aras: Özellikle Şeyh Ali Rıza efendi 20-30 sürü götürüp satmış Şam’da, Halep’te ve Beyrut’ta ve parasını da altın olarak getirmiş. Onu söyler misiniz?

Melik Fırat: Evet, amcam o sürüleri satıp paraları altın olarak getirdikten sonra olay patlak veriyor. Altınlar bir heybeye (hurca) doldurulmuş halde bir katıra yükletilmiş olarak Şeyh Said Efendinin yanındaydı. O, Çarbuhur’da yakalandıktan sonra bütün altınlar askerlerin eline geçti.

Ahmet Aras: Size bir şey soracağım. Fetullah diye bir isimi tanıyor musunuz? Çünkü o, gençlik çağında Şeyh said Efendinin kişisel hizmetinde bulunmuş.

Melik Fırat: Fetullah değil de Şeyh Said Efendinin katırının seyisliğini yapan Karaağaç köyünden Çerkez adında biri vardı. Karaağaç köyü hep Alevidir. Bizim köye çok yakın olduğu için Şeyh Said Efendi ailesinin bütün işlerini, hizmetlerini onlar yapardı. Şeyh Said Efendiyle birlikte o Çerkez de yakalanıyor. Sonradan onun Alevi olduğunun farkına varıyorlar. Diyorlar ki, ‘sen alevisin, senin Şeyh Said’le ne işin var? Seni bırakacağız falan…’ O’nun da onlara söylediği söz şu: ‘Bu dünyada ki Şeyh Said Efendi yaşamıyorsa, ben de yaşamak istemiyorum.’ Bunun üzerine O’nu da idam ediyorlar. Yani Diyarbakır’da Şeyh Said Efendi ile birlikte asılan 46 kişi var ya, onlardan biri de o Çerkez’dir.

Ahmet Aras: İşte o Fetullah siz milletvekili olduğunuz zaman sizin yanınıza gelmiş, onu odacı yapmışsınız, o da odacı olarak bizim köye geldi 1958’de. O anlatıyordu, “Ben çocukluğumdan Şeyh Said Efendilerin evinde büyüdüm, onun hizmetindeydim, hareket esnasında da yanındaydım. Şeyh Said Efendi Şam’a 15-20 sürü koyun gönderip sattırmıştı. O sürülerin parası bir heybedeydi, bir katırın terkisine bağlanmıştı. O katır bana teslim edilmişti. Şeyh Said Efendi yakalanmadan önce söyledi, altın heybesini getirip bir çarşafın üstüne döktük. Kendisi 240 altın alıp kuşağına bağladı, diğerlerini 50, 100, 150’şer diğerlerine dağıttı. Onlar da kuşaklarının arasına sararak bellerine bağladılar. Kısa bir süre sonra baktım ki altınları alanlardan birçoğu oradaki dere ve vadilerden sıvışarak kaçıp gittiler. Şeyh Said Efendi ısrarla benim de ayrılıp gitmemi istedi. Ben gitmek istemiyordum. ‘Evladım biz yakalanacağız, hiç olmazsa sen git kurtul’ dedi, ben de ayrıldım” demişti. Onun doğruluk derecesi nedir?

Melik Fırat: Onu bana anlatmadılar, ben bilmiyorum teferruatını, fakat bildiğim kadarıyla Şeyh Said Efendi yakalandığı zaman, yanında kalanlarla birlikte hepsinin üstünde para, altın, kıymetli eşya ne varsa hepsini askerler alıyor. Bir de o adamın anlattığının doğru olduğunu zannetmiyorum. Çünkü o esnada onlar kuşatma altındalar. Fakat bütün o altınların asker tarafından alındığı kesin.

Ahmet Aras: Şimdi geçelim Ali Rıza Efendinin Iraq’a geçişine. Orada Barzani’nin abisi Şeyh Ahmed’in yanına mı gidiyor?

Melik Fırat: Hayır, Şeyh Ahmed’in yanına değil Rewanduz’a gidiyor. Rewanduz’da Seyit Taha var, yani büyük Seyit Taha’nın torunu, onun yanına gidiyorlar. Orda kısa bir süre kaldıktan sonra Bağdat’ta İbrahim Rawi var, onun yanına gidiyorlar. İbrahim Ravi hem büyük bir alimdir, hem de Rufai tarikatının postnişinidir. Ona misafir oluyorlar, o da onlara çok saygı gösteriyor. İbrahim Rawi’nin çocukları da Irak’ın hem krallık döneminde, hem de sonrasında devlette önemli görevlerde bulunuyorlar. Sanırım şimdi dahi onların çocukları yine devletin yüksek görevlerindedirler.

Ahmet Aras: Peki Şeyh Ali Rıza Efendi orda ne kadar kaldıktan sonra Suriye’ye geçiyor?

Melik Fırat: Hayır, aslında Suriye’ye gidip kalmıyor, Suriye’ye geçip kısa bir süre içinde hemen geri Bağdat’a dönüyor. Mesela orada Hoybun kurulunca o katılmıyor.

Ahmet Aras: Ben diyorum, onu soracağım Hoybun olayını, oradaki Kürd ileri gelenleri Şeyh Ali Rıza Efendiye öneride bulunuyorlar falan, ondan öncesi:

Melik Fırat: Şeyh Ali Rıza Efendi daha Rewanduz’da iken Ağrı olayını duyuyor ve o zaman orada bulunan İhsan Nuri’yi Ağrı’ya gönderiyor. Hoybun Cemiyeti kuruluna kendisi katılmıyor.

Ahmet Aras: Onu soracağım, O Hoybun olayını, oradaki Kürt ileri gelenleri Şeryh Ali Rıza Efendi’ye öneride bulunuyorlar falan, ondan öncesi..

Melik Fırat: Şeyh Ali Rıza Efendi daha Rewanduz’da iken Ağrı olayını duyuyor ve o zaman orada bulunan İhsan Nuri’yi Ağrı’ya o gönderiyor.

Ahmet Aras: Pardon sözünüzü unutmayın, zaten daha Hoybun kurulmadan Ağrı isyanı oluyor ve İhsan Nuri’nin Ağrı’ya gidişi de yine Hoybun’un kuruluşundan önce değil mi?

Melik Fırat: Evet öyle. Mehmet Bayrak da kitabında bahsediyor. Aynen anlattığım gibi yazıyor. Şeyh Ali Rıza Efendinin yanında Liceli Fehmi ve daha başkaları da var o görüşmede. Geliyorlar amcamın yanına. Amcam İhsan Nuri ile diğer subay arkadaşına diyor ki, ‘Hareket başlamış, Heskê Broyê Telli köylü, cahil bir adamdır, bir şey bilmiyor (Dünya ahvalini) siz gidin yönetin hareketi. Bunun üzerine onlar yola koyuluyor, sanırım İhsan Nuri’nin subay arkadaşının soğuktan ayağı yanıyor, o gelemiyor, İhsan Nuri tek başına çıkıp gidiyor Broyê Heskê Telli’nin yanına.

Ondan sonra Celadet ve bir grup, Kürdistan’ın birçok yöresini Ermenilere vermek üzere Hınçak ve Taşnaksutyunla ittifak yaparak Hoybun cemiyeti’ni kurmak istiyorlar. Amcam bunu kabul etmiyor. Onlar davet edince de Liceli Fehmi ile amcası Şeyh Mehdin’i gönderiyor. Orda da aralarında hararetli tartışmalar oluyor, kavga ediyorlar, hatta Liceli Fehmi onlardan birisinin kafasını kırıyor. Bildiğin gibi Liceli Fehmi Şeyh Said Efendinin katibiydi. Hulasa amcam Şeyh Ali Rıza Efendi onların önerilerini kabul etmiyor ve Hoybun olayından uzak duruyor, “Biz Kürtlerin yaşadığı mıntıkaları niye Ermenilere verelim?” diyerek.

Ahmet Aras: Ne kadar kalıyor Şeyh Ali Rıza Iraq’ta?

Melik Fırat: Sanırım 1930’ların başlarında çıkan afla dönüyor. 1925’ten sonra, 1926’da onlar Iraq’ta iken bizim aileyi toptan Batı’ya sürdüler. Kadın, çoluk-çocuk hepsi. Bir kısmını Eğridir’e, bir kısmını da Milas’a. 1930’ların başlarında af çıktı, kadın ve çocuklar memlekete döndüler, onlar da Iraq’tan dönüp geldiler.

Ahmet Aras: Şeyh Selahaddin Efendi de onlarla beraber mi geldi, yoksa sonradan?

Melik Fırat: Şeyh Selahaddin Efendi sonradan geldi. Şeyh Selahaddin Efendi o zaman Bağdat Harbiyesi’nde okuyordu. Velisi de Nuri Sait Paşa’ydı. O Harbiye’yi bitirdikten sonra-tam hatırlamıyorum-sanırım iki sene sonra geldi. Harbiye’yi bitirdiğinde, Nuri Sait Paşa, ‘Gitme burada kal, subay olarak görev yaparsın’ diyor, ama aile onun gelmesini istediğinden kalmıyor. Tabi gelir gelmez hudutta yakalanıp tutuklanıyor. Vay Şeyh Said’in oğlu Harbiye’de okumuştur, burada ‘Şimali Kürdistan Cumhuriyeti kuracak’ diyerek onu tutukluyorlar ve onunla beraber daha birçok kişi tutuklanıp yargılanıyor.

Ahmet Aras: He ya, Şeyh Selahaddin Efendi o mahkeme zabıtlarını bana da göstermişti 1963’te (Üstünde bir mühür bulunmuş, o mührün üstünde Arap harfleriyle Ş.C.K. harfleri varmış, o harfler o şekilde yorumlanmış.)

Melik Fırat: Yargılamaları Ankara’da 4-5 sene sürdü. Sonra oniki yıl ceza verdiler Şeyh Selahaddin Efendiye. Sonra-tam hatırımda değil- sanırım 1940’lara doğru salıverildi. Ve o da Trakya’da yanımıza geldi. Biz o zaman Trakya’da sürgündeydik. Sonra 1947’de ‘Mecburi İskan Kanunu’ kaldırılınca, biz de hep beraber Hınıs’a döndük.

Ahmet Aras: Bir de Hüseyin Paşa’nın vurulması olayını soracağım size Melik abi.

Melik Fırat: O konu tam net değil, flu bir olaydır. Galip ihtimal şu olabilir: Hüseyin Paşa bilindiği gibi Halid Beye yardım etmedi, Şeyh Said Efendi olayı sırasında devletin yanında yer aldı, aşireti İran’a geçmek isteyenlerin yolunu kesti; buna rağmen sonra onu da sürdüler. Kendisini sürgünde öldürebilirler diye kaçıp Iraq’a gittiler Heci Musa’yla birlikte. Hacı Musa, Küfrevi Şeyhi Abdülbaki, Norşin’deki Şeyh Paşa anılarında onların durumunu anlatıyor, çünkü o sırada kendisi Bitlis valisidir. Diyor ki, Kazım Dirik: ’Bunlar bana geldiler, dediler ki bize silah verin, para verin, biz Şeyh Said’e karşı mücadele edelim. Ben de onların o isteğini Mustafa Kemal’e söyledim. Mustafa Kemal ‘Boşver Kazım’ dedi. Sonra ikinci defa yine aynı öneriyle bana geldiklerinde, tekrar M. Kemal Paşayla konuştum. O da o zaman ‘Peki, bir dene’ dedi. Ben de onlara para ve silah verdim.’

Ahmet Aras: Hangileri onlar?

Melik Fırat: Şeyh Evdulbaki, Şeyh Mahsun ve Heci Musa. Sonra da Kazım Dirik diyor ki, ‘Biz Şeyh Said meselesini haledince çağırdım onları, verdiğim silahları geri aldım, verdiğim altınların da iki mislini aldım ve sürgün ettim hepsini. ’İşte maalesef Kürtlerin hayatlarında böyle ibretlerle dolu şeyler var. Bunlardan ders alınca yine iyi, ama aynı durumlar devam ediyor.

Ahmet Aras: Şimdi bunlar sürgün yerinden kaçıp gidiyorlar Irak’a. Sonra nasıl oluyor?

Melik Fırat: Onlar kaçıp Barzani bölgesine gidiyor. İkisinin arası hoş değil, birbirlerine kırıcı sözler söylüyorlar.

Ahmet Aras: Heci Musa ile Hüseyin Paşa’nın?

Melik Fırat: Evet, söylenenlere göre, deniyor ki Hüseyin Paşa oradan ayrılınca Heci Musa bey zehirlenip ölüyor. Adamları diyor ki, ’Araları bozuk olduğu için Hüseyin Paşa zehirledi onu.’

Sonra firar olarak kendi mıntıkasına geldiğinde Heci Musa Beyin yeğeni Medeni de tutup Hüseyin Paşayı vurup öldürüyor.

Ahmet Aras: Sanırım Hüseyin paşa daha İran topraklarında iken vuruluyor. Sınıra yakın bir yerde.

Melik Fırat: Tabi tabi, öyle… Sonra da aradan 40 yıl geçtikten sonra Hüseyin Paşa’nın torunu (kızı tarafından) Muş’ta, cami avlusunda vurup Medeni’yi öldürdü.

Ahmet Aras: Hüseyin Paşa’nın oğulları Nadir beyle Salih Beyin Ağrı isyanıyla ilişkileri ne şekilde oluyor?

Melik Fırat: Onların Ağrı isyanıyla ilişkileri olmamıştır. Çünkü Ağrı isyanına o civardaki yakın çevreden kısmen katılma olmuş, ama öyle diğer bölgelere yayılmamıştır. O Çevre dışında diğer aşiretler katılmamıştır.

Ahmet Aras: İhsan Nuri hatıralarında yazıyor ama, sanırım bazı şeyleri söylemek istemiyor, ya da farklı şekilde anlatıyor. İhsan Nuri anılarında, kendisinin onlara direktif verdiğini, onların hareketini yönlendirdiğini söylüyor. Oysa ki onların çıkışı Ağrı isyanından çok sonradır.

Melik Fırat: Kimlerin?

Ahmet Aras: Bu Hüseyin Paşa’nın çocuklarının.

Melik Fırat: Nereye olan çıkışları?

Ahmet Aras: Devlete karşı başkaldırıyorlar, o Zilan deresi olayları falan.

Melik Fırat: Onların çıkışı çok sonradır. Aslında onların devlete başkaldırmaları da yoktur. Ama onlar o Zilan Deresi olayının içinde değiller. Gerçi o Zilan deresi mıntıkasındaki aşiretler onlara bağlıdır, ama onların o olayla alakası yok. Asıl orada Kadıri şeyhleri var, olayın içinde onlar. Olayı da asıl tahrik eden eski Ağrı milletvekili Ehmoyê Broyê Kekê’dir. Soyadları da Alpaslan’dır, hani şu son dönemlerde Ağrı milletvekilliği yapan Fecri Alpaslan’ın babası. Kendisi Ademidir. İşte o hadiseyi o tahrik etmiş, olaydan sonra da Geliyê Zilan ve bütün o dağları da kendi üstüne geçirerek tapulamıştır. Buna karşılık CHP döneminde milletvekili yapılarak ödüllendirilmiştir.

Onun oğlu Fecri iki dönem milletvekilliği yaptı. Namazında niyazında terbiyeli bir çocuktu. Bana karşı da çok saygılıydı. Bir ara kendisiyle o olayı konuşmak istedim. Mecliste bir gün kendisini çağırdım, dedim ki hele gel seninle o olayı konuşalım. Öyle irkildi ki, bana dedi ki, ‘Bak bana bu meseleleri konuşma! Eğer konuşursan ben seninle konuşmam!..’ Tepkisi çok sert oldu, acaip.. hani derler ya ‘Esluhu ve nesluhu.’ Onlar da babalarının çizgisini sürdürüyorlar yani.

Ahmet Aras: Çok teşekkür ederim Melik Abi, güzel bir söyleşi oldu sağol.

Yayına hazırlayan: Yaşar Karadoğan

[1] Abdülmelik Fırat ile 24 Kasım 2000’de yapılan mülakat, Ahmet Aras arşivi, Bant no: 86A

1 Şirove

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*