Giriş: Sosyolojik Maya ve Siyasi Potada Millet

Sosyoloji literatüründe millet kavramı, modern devletin çizdiği hukuki-idari sınırların çok ötesinde, organik bir toplumsal gerçekliğe tekabül eder. Hukuki millet kavramı bireyi devlete bir “pasaport” ve anayasal sözleşme ile bağlarken; sosyolojik millet, insan topluluklarını ortak dil, tarihsel bellek, kültürel kodlar, “tasada ve kıvançta ortaklık” felsefesiyle birbirine mühürler. Başka bir ifadeyle; hukuki millet mekanik bir ortaklığı, sosyolojik millet ise dinamik bir toplumsal vicdanı temsil eder.

Dünya tarihi, sosyolojik bir mayaya sahip olan toplulukların siyasi bir egemenlik (devlet) çatısı altına girme sancılarıyla doludur. Bu sancının ve evrimin en çarpıcı, literatürde birbiriyle en çok paralellik gösteren üç öznesi; İtalyanlar, Almanlar ve Kürtlerdir. Bu makale; parçalanmış mirlikler/prenslikler evreninden modern çağın siyasi gerçekliğine uzanan bu üç sosyolojik milletin tarihsel yolculuğunu; edebiyatın inşa edici gücü, siyaset felsefesinin teorik arayışları ve jeopolitiğin acımasız realitesi ekseninde karşılaştırmalı bir analize tabi tutmaktadır.

1. Kültürel İnşa ve Dilsel Uyanış: Dante, Luther ve Melayê Cizîrî

Sosyolojik bir milletin uyanışı, her zaman egemen saray dillerinin ya da evrensel dinsel dillerin hegemonyasına karşı yerel dilin ve edebiyatın rüştünü ispat etmesiyle başlar. Toplumsal hafıza, önce şairlerin ve dil bilimcilerin kaleminde billurlaşır.

• İtalyan Sahnesi (Dante Alighieri - 13. Yüzyıl): Avrupa aydınlarının ve seçkinlerinin Latince yazdığı bir çağda Dante, şaheseri İlahi Komedya’yı halkın konuştuğu İtalyanca (Toskana lehçesi) ile kaleme aldı. Dante’nin bu tercihi sadece edebi bir devrim değil, İtalyan parçalanmışlığına karşı ortak bir dilsel kimlik ve sosyolojik bir omurga inşa etme girişimiydi.

• Alman Sahnesi (Martin Luther - 16. Yüzyıl): Almanya henüz yüzlerce küçük prenslikten ibaretken, Martin Luther İncil’i Almancaya tercüme etti. Bu çeviri, farklı lehçeleri konuşan Alman topluluklarının ilk kez ortak bir edebiyat dilinde buluşmasını sağladı. Kültürel milliyetçiliğin (Kulturnation) temeli böylece atıldı.

• Kürt Sahnesi (Melayê Cizîrî - 16. Yüzyıl): Orta Doğu coğrafyasında Arapça ve Farsçanın edebi, felsefi ve dinsel mutlak hakimiyeti sürerken, Melayê Cizîrî muazzam divanını yüksek bir Kürtçe (Kurmancî) ile yazdı. Cizîrî, Kürt dilinin estetik, tasavvufi ve entelektüel olarak en üst düzey eserleri üretebileceğini kanıtlayarak, sonraki nesillere tarihsel bir özgüven ve sosyolojik bir maya miras bıraktı.

2. Parçalanmışlık Çağında Siyasi Egemenlik Arayışı: Machiavelli ve Ehmedê Xanî

Dilsel ve kültürel uyanışı takip eden aşama, coğrafi parçalanmışlığın yarattığı acıyı hisseden ve bunu aşmak için "siyasi birlik" teorisi üreten dehaların sahneye çıkışıdır. Burada Niccolò Machiavelli ile Ehmedê Xanî arasındaki felsefi akrabalık, siyaset biliminin en büyüleyici paralelliklerinden biridir.

• Machiavelli’nin Prensi (16. Yüzyıl): Machiavelli döneminde İtalya; Floransa, Venedik, Milano, Napoli ve Papalık gibi birbirini tüketen prensliklere bölünmüştü. Bu zafiyet, İtalya’yı Fransa ve İspanya gibi dış güçlerin oyun sahası haline getiriyordu. Machiavelli, ünlü eseri Hükümdar (Il Principe) ile bu parçalanmışlığı bitirecek, tüm güçleri tek elde toplayıp dış güçleri topraklardan kovacak merkezi ve mutlak bir "Prens" (Lider) arayışını formüle etti.

• Ehmedê Xanî’nin Padişahı (17. Yüzyıl): Xanî’nin yaşadığı dönemde Kürtler; Botan, Baban, Soran, Hakkari, Bitlis gibi kendi aralarında rekabet eden mirlikler halinde yaşamaktaydı. Xanî, bu mirliklerin iç çekişmeleri nedeniyle Osmanlı ve Safevi imparatorlukları arasında sıkışıp kaldığını, sınır boylarında birer "anahtar" ve cephe unsuru olarak kullanıldığını bizzat deneyimledi. Xanî, şaheseri Mem û Zîn’de, tıpkı Machiavelli gibi, parçalanmışlığı bitirecek merkezi bir "Padişah" (Hükümdar) arayışını ve Kürtlerin kendi kendilerini yönetme idealini teorize etmiştir.

Hem Machiavelli hem de Xanî, sosyolojik olarak var olan ama siyasi olarak parçalanmış milletlerinin kurtuluşunu merkezi otorite, ülke birliği ve egemenlik fikrinde görmüş; biri İtalyan uyanışının, diğeri ise modern Kürt ulusal bilincinin ilk teorisyeni olmuştur.

3. Tarihsel Senkronizasyon ve Siyasi Eylem Dalgaları: Mir Bedirhan, Garibaldi, Bismarck ve Şeyh Ubeydullah

Fikir dünyasında olgunlaşan bu sosyolojik gövde, 19. yüzyıla gelindiğinde kabına sığamaz hale gelmiş ve ardı ardına siyasi egemenlik hamlelerine dönüşmüştür. İşin en çarpıcı yanı, bu hamlelerin kronolojik sıralaması ve "çağın ruhu" (Zeitgeist) ile kurduğu eş zamanlı bağdır. Uluslaşma (devlet) literatüründe genellikle Doğu toplumlarının Batı'yı geriden takip ettiği varsayılır; ancak bu kronoloji incelendiğinde Kürtlerin, Avrupa'nın devleşen ulus-devletlerinden çok daha erken veya eş zamanlı refleksler gösterdiği görülür.

Bu tarihsel eylemliliğin ilk ve en öncü hamlesi 1840'larda Botan Miri Bedirhan tarafından gerçekleştirilmiştir. Mir Bedirhan, Avrupa’da Garibaldi’nin İtalyan birliği için kılıç sallamasından yaklaşık 15 yıl, Bismarck’ın Alman prensliklerini demir yumrukla birleştirmesinden ise tam 30 yıl önce harekete geçmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun Tanzimat Fermanı (1839) ile başlattığı merkeziyetçilik politikalarına karşı aşiret konfederasyonlarını ve mirlikleri birleştiren Bedirhan, kendi adına para bastırmış, modern baruthaneler kurmuş ve fiili, yarı-bağımsız bir devlet mekanizması inşa etmiştir. Bu erken hamle, Kürt sosyolojik milletinin sadece kültürel değil, idari ve askeri olarak da devletleşme olgunluğuna Avrupa'daki akranlarından daha önce eriştiğinin açık bir kanıtıdır. Ancak aşiretler arası geleneksel rekabetlerin ve küresel güçlerin Osmanlı'nın toprak bütünlüğünü kutsayan statükocu yaklaşımı, bu öncü deneyi trajik bir yenilgiyle sonuçlandırmıştır.

Mir Bedirhan'ın tasfiyesinden sonra, Avrupa sahnesinde bu kez benzer bir parçalanmışlığın acısını çeken İtalyanlar ve Almanlar sahneye çıkmıştır. 1861 yılına gelindiğinde Giuseppe Garibaldi, akıllıca bir diplomasi ve askeri seferberlikle yarımadadaki küçük devletleri Sardinya Krallığı çatısı altında birleştirerek İtalyan Birliği'ni kurmuştur. İtalyanların bu hamlesinden tam 10 yıl sonra, 1871'de ise Prusya Başbakanı Otto von Bismarck, "Kan ve Demir" politikasını devreye sokmuştur. Bismarck, içerideki isteksiz ve dağınık katolik prenslikleri Prusya etrafında konsolide etmek amacıyla akıllıca bir hamleyle Fransa'yı kışkırtarak Sedan Savaşı'nı başlatmış; bu ortak dış düşmana karşı kazanılan büyük askeri zaferin yarattığı ulusal coşku dalgasıyla Alman İmparatorluğu'nun kurulduğunu ilan etmiştir.

Avrupa bu birleşme zaferlerini kutlarken, Orta Doğu'da mirliklerin yıkılmasından doğan boşluğu dolduran yeni bir dalga yükselmiştir. Alman birliğinden sadece 9 yıl sonra, 1880'de Şeyh Ubeydullah Nehrî, aşiret bağlarını modern bir siyasal mobilizasyona dönüştüren ilk kitlesel Kürt ulusal hareketini başlatmıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın (93 Harbi) yarattığı otorite boşluğunu ve Berlin Antlaşması'nın getirdiği harita değişikliklerini çok iyi analiz eden Şeyh Ubeydullah, dönemin İngiliz Konsolosu William George Abbott'a yazdığı resmi mektupta Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu ve kendi işlerini kendilerinin idare etmek istediğini belirterek, sosyolojik milletin hukuki-siyasi statü talebini dünyaya ilan etmiştir. Şeyh Ubeydullah, hem Osmanlı hem İran topraklarını kapsayan büyük bir askeri harekatla haritayı değiştirmeye çalışsa da, bu kez de karşısına dönemin küresel emperyalist paylaşım dengeleri dikilecektir.

4. Karşılaştırmalı Sonuç: Neden Başaramadılar?

Sosyolojik birer millet olarak edebi ve teorik evrim süreçleri neredeyse birebir paralel ilerleyen, hatta siyasi eylem takviminde Mir Bedirhan ile Avrupa'dan daha erken yola çıkan Kürtlerin, Garibaldi ve Bismarck gibi neticelere ulaşamamış olması tamamen "Realpolitik" ve jeopolitik koşullarla açıklanabilir. Bu üç milletin kaderini ayıran temel farklar iç dinamikler, endüstriyel altyapı ve en önemlisi uluslararası sistemin sergilediği tutumda gizlidir.

İç dinamikler ve altyapı açısından bakıldığında; İtalya birliğini kurarken arkasında Sardinya Krallığı gibi köklü bir idari ve ekonomik yapıya sahipti. Almanya ise Prusya gibi muazzam bir sanayi ve askeri makineyi merkez üs olarak kullanmıştı. Hem Garibaldi hem de Bismarck, diğer küçük hanedanlıkları ve prenslikleri kendilerine tabi kılabilecek endüstriyel bir gücü arkalarına almışlardı. Oysa Kürt coğrafyasında Mir Bedirhan veya Şeyh Ubeydullah döneminde, tüm yapıları kalıcı olarak tek bir disiplin altında toplayacak modern, endüstriyel ve merkezi bir "Prusya" benzeri odak yoktu. Toplum, Batı tipi bir feodalizm deneyiminden farklı, kendine has dinamikleri olan aşiret yapılarının ve aşiretler arası geleneksel güç dengelerinin kıskacındaydı. Merkezi bir devlet aygıtının ve endüstriyel sınıfların yokluğunda, aşiret konfederasyonlarının geçici ittifaklarına dayanan askeri hareketler, iç rekabetler ve saf değiştirmeler nedeniyle kırılgan bir zeminde kalmıştır.

Ancak en belirleyici kırılma noktası uluslararası ilişkilerin acımasız sisteminde yaşandı. İtalyanlar birleşirken Fransa ve İngiltere gibi dönemin süper güçleri, Akdeniz dengeleri ve Avusturya İmparatorluğu'nu zayıflatmak adına bu birleşmeye diplomatik destek verdiler, en azından göz yumdular. Bismarck ise muazzam diplomasi dehasıyla Rusya ve İngiltere'yi önceden nötralize ederek Fransa ile yalnız savaşmayı başardı. Kürt mukavemetleri ise küresel siyasetin en acımasız ve statükocu dönemine denk geldi. 19. yüzyıl boyunca Avrupa devletlerinin dış politikası, "Doğu Sorunu" çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü korumak ve bölgede kontrol edilemez bir güç boşluğunun doğmasını engellemek üzerine kuruluydu. Bu nedenle, Mir Bedirhan 1840'larda Avrupa'dan önce bayrak açtığında da, Şeyh Ubeydullah 1880'de Alman birliğinden hemen sonra harekete geçtiğinde de İngiltere ve Rusya gibi küresel aktörler, statükonun bozulmaması adına Osmanlı ve İran devletlerinin bu hareketleri askeri olarak bastırmasına diplomatik ve istihbari destek sağladılar.

Nihayetinde; Dante’den Garibaldi'ye uzanan hat, sosyolojik bir milletin doğru jeopolitik zamanlama, endüstriyel bir merkez gücü ve dış destekle nasıl hukuki bir ulus-devlete dönüşebileceğini dünyaya kanıtlamıştır. Melayê Cizîrî’den başlayıp Mir Bedirhan’ın öncü adımlarıyla devam eden ve Şeyh Ubeydullah ile olgunlaşan Kürt hattı ise; sosyolojik olarak bir millet yapısı ve güçlü bir aidiyet bilinci her ne kadar erken kristalleşmiş olsa da, içsel endüstriyel merkez eksikliği ile dönemin emperyalist statüko koruyuculuğu birleştiğinde, bu sosyolojik gövdenin siyasi bir ulus-devlet zırhına bürünmesinin önündeki engelleri tarihin sayfalarına kaydetmiştir. Kürtler bugün de Orta Doğu’da sınırları aşan canlı bir sosyolojik millet gerçeği olarak varlıklarını sürdürürken, bu tarihsel kronoloji ve felsefi miras, onların modern sosyo-politik karakterini derinden şekillendirmeye devam etmektedir.

Kaynakça

• Alighieri, D. (2012). İlahi Komedya (Çev. R. Teksoy). İstanbul: Oğlak Yayınları.

• Bismarck, O. v. (1898). Gedanken und Erinnerungen [Düşünceler ve Anılar]. Stuttgart: Cotta.

• Bruinessen, M. v. (1992). Agha, Shaikh and State: The Social and Political Structures of Kurdistan. London: Zed Books.

• Cizîrî, M. (2009). Dîvâna Melayê Cizîrî (Amadekar: S. Çelebi). İstanbul: Nubihar Yayınları.

• Jwaideh, W. (2006). The Kurdish National Movement: Its Origins and Development. Syracuse: Syracuse University Press.

• Machiavelli, N. (2014). Hükümdar (Çev. K. Atakol). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

• McDowall, D. (2004). A Modern History of the Kurds. London: I.B. Tauris.

• Olson, R. (1989). The Emergence of Kurdish Nationalism and the Sheikh Said Rebellion, 1880–1925. Austin: University of Texas Press.

• Xanî, E. (2010). Mem û Zîn (Amadekar: M. E. Bozarslan). İstanbul: Deng Yayınları.