W. E. B. Du Bois’nın Siyahların Ruhları (The Souls of Black Folk) adlı eserini okurken, kendi Kürtlüğümün özünün aniden çırılçıplak gözler önüne serildiğini hissettim. Du Bois, tıpkı Kürtler gibi, varoluşunu mutlak bir hiçliğe dönüştürmeye ant içmiş ırksal bir mimariye maruz bırakılanlara dair bugüne dek sorulmuş en sarsıcı sorulardan birini sorar: “Bir problem olmak nasıl bir histir?” (1993, s. 7 ). Sorunun dehası, perspektifi tersyüz etmesinde yatar. Siyah insanlarda neyin yanlış olduğunu sormaz; bizzat varoluşunuzu bir sapma, bir anomali olarak çoktan mahkûm etmiş bir dünyada yaşamanın ne anlama geldiğini sorar. “Problem” Siyahlık değil, Siyah hayatını tehditkâr kılan ve onu sürekli olarak düşmanca, tahakküm edici bir bakışa hesap vermek zorunda bırakan o ırksal mimarinin ta kendisidir.
Siyahların ve Kürtlerin maruz kaldığı acıların tarihleri birbirinden farklı olsa da Du Bois’nın bu tespiti, özellikle Kuzey Kürdistan'daki Kürt yaşamının belirleyici ritmini kusursuzca yakalar. Yüzyılı aşkın bir süredir Türk devleti ile onun baskın ırkçı kültürü ve asimilasyoncu yapısı, Kürd'e eşit bir insanlığın ve devredilemez hakların taşıyıcısı olarak değil; tenkil ve zincir edilmesi, asimile edilmesi, potansiyel bir güvenlik tehlikesi sayılması veya silinip atılması gereken bir patoloji olarak yaklaşmıştır. Ezenlerimiz tarafından durmaksızın tasnif ediliyoruz: eşkıya, bölücü, terörist, aşiret kalıntısı, asimilasyonu unutmuş “dağ Türkü”, demografik bir tehdit veya milli birliğin önündeki engel. Onurla yaşamak gibi en temel insani arzu bile—Kürt olarak, anadilinde ve anayasal olarak var olmadığı iddia edilen kendi yurdunda var olmak—sözde medeniyetsiz, itaatkâr olmayan ve doğası gereği ayrılıkçı bir karakterin kanıtı olarak bize karşı silahlaştırılır. Kürt, sırf var olduğu için bizzat kendi kriminalizasyonunun kanıtını sunmak zorunda bırakılır.
Du Bois, diğer insanların dünyasından "kocaman bir peçe ile" dışlandığını anladığı o çocukluk anını anlatır (1993, s. 8 ). Kürt çocuğu için bu peçenin inmesi, ürkütücü bir başlangıçtır. Evde konuşulan dilin, anayasal olarak anadil eğitiminden men edildiğini öğrendiğinde o peçe iner. Memleketinin adının bir vatana ihanet veya güvenlik tehdidi sayıldığını öğrendiğinde iner. Köylerinin, dağlarının, nehirlerinin, hatta bitki ve hayvanlarının bile saldırganca yeniden adlandırıldığını; sanki devletin, Kürd'ün bir zamanlar orada olduğuna dair doğanın bile şahitlik etmesini yasaklamaya kararlı olduğunu keşfettiğinde iner. Çocuk, bizzat varoluşunun gayrimeşru kılındığını çok erken yaşta öğrenir. Köklerini sahiplenmenin kendi can güvenliğine mal olabileceğini idrak eder: Kürtlük, onun bu dünyadaki tek yuvası olmakla birlikte, aynı zamanda dünyanın onu cezalandırmakla tehdit ettiği yegâne kimliğidir.
Du Bois, bu parçalanmış gerçekliğe o klasik adını verdi: “çifte bilinç (Double Consciousness).” Bu, “kendine daima başkalarının gözünden bakmanın; ruhunu, sana eğlenerek, küçümseyerek ve acıyarak bakan bir dünyanın mezurasıyla ölçmenin” getirdiği ağır bir yüktür. Kürt bağlamına uyarlandığında bu çifte bilinç, peşini bırakmayan bir tür içsel gözetim haline gelir: Kendini sürekli olarak Türk ulusal ırkçı düzeninin düşmanca, polisvari bakış açısıyla ve Türkiyelileştirmenin asimilasyonist baskılarıyla değerlendirme hali. Bu durum, ezenin ölçütlerini içselleştirmenin o sessiz trajedisini doğurur; anadilinin güzelliğini devletin kurumsal aşağılamasıyla yargılamak, kendi tarihini Kürdistan'ın mutlak inkarıyla tartmak ve en temel özgürlük arzusunun sistematik olarak terörizm diliyle çarpıtılışını izlemek.
Dayatılan bu bakış sadece dışarıda kalmaz. Yavaş yavaş içselleştirilir ve Kürt öznenin içinde disiplin edici bir mevcudiyete dönüşür. Türkiyelileşmek için Türk polisinin artık Kürd'ün başında sürekli beklemesine gerek yoktur, çünkü egemen düzen Kürt zihnine, elinde batonuyla bir "Türk polisi" yerleştirmiştir. Bu polis, Kürd'ün konuşmasını denetler, arzusunu terbiye eder, kolektif özlemlerini sorgular ve bireyi—varoluşunun en yalnız anlarında bile—yüz ifadesine yansıyacak kadar "fazla Kürt" olmaması, sonra dışa vurur diye, konusunda uyarır. Burada çifte bilinç, yalnızca bölünmüş bir algı değil, sömürgeci oto-sansürün mahrem bir aygıtı haline gelir.
Du Bois, Siyah öznenin "bir peçeyle doğduğunu ve bu Amerikan dünyasında ona ikinci bir görü (basiret) bahşedildiğini" yazar. Gerekli tarihsel şerhler düşüldüğünde, Kürt de Türk dünyasında benzer bir ikinci görü geliştirir: Hem kendi Kürt gerçekliğini hem de Türk egemenliğinin onu yanlış tanıyan düşmanca bakışını idrak etme yeteneği. Ancak bu ikinci görü tehlikeli bir armağandır. İnkarın mimarisini ifşa ederek eleştirel bir direniş örebileceği gibi, içselleştirilmiş bir tahakküme dönüşerek Kürd'ü, devletin şiddetini kendi derisine, kendi Kürtlüğüne yöneltmeye de zorlayabilir.
İşte tam bu noktada, Abdullah Öcalan’ın söylemi en trajik ve rahatsız edici anlamını kazanır. Giderek kendi kendini Türkleştiren ve politik olarak silahsızlandırılmış bir kitle üzerinde kültvari bir otorite kullanan Öcalan, Türk devletinin eskiden tek başına, zor kullanarak giremediği Kürt öz-yıkım ve kendini silme alanlarına girer. O, devletin teşhisini yalnızca yankılamakla kalmaz; onu radikalleştirir ve içselleştirir. Bir zamanlar Mahmut Esat Bozkurt gibi, Hitler'in Yahudilere duyduğu nefreti aratmayan, anti-Kürt bir Türk ırkçı düzeninin en zehirli ideologlarıyla özdeşleşen bir dilden konuşarak, Kürt ulusal haklarının temellerini sistematik olarak yıkar. Onun doktrininde Kürt varoluşu, ancak Türk devletinin demokratikleşmesi, bekası veya bölgesel gücü için araçsallaştırılabildiği ölçüde bir değer taşır.
Öcalan, Türk ırkçı arşivinin en insanlıktan çıkarıcı formülasyonlarını tereddütsüzce yeniden üretir. Çeteciliğe Karşı Mücadele adlı eserinde “eski Kürt belası”ndan söz eder (Öcalan, 2002, s. ?); Bir Halkı Savunmak’ta ise “Kürt denen bireyler” hakkında, “ne insan yasaları ne de hayvan yasaları”nın işlediğini ve Kürdün “adeta üçüncü bir varlık türünü” oynadığını yazar (Öcalan, 2004, s. 364). Bu retorik aracılığıyla “problem”in kaynağı, ırkçı devletten alınarak o devletin tahakkümü altında boğulan halkın bizzat kendisine şiddetle aktarılır. Kürtlük artık kuşatma altında nefes almaya çalışan bir varoluş olarak görünmez; Kürt, yegâne kurtuluşu efendisinin çağrısına cevap vermekte ve kendisini Cumhuriyet’in ebedî hizmetine sunmakta yatan kusurlu bir varlık olarak yeniden kurgulanır.
Öcalan, bu Türk ırkçılığını yeniden üretirken, bunu "Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz" formülünde özetlenen bir karşılıklılık illüzyonunun arkasına gizler. Öcalan, Türk ırkçı altyapısını bütünüyle dokunulmaz bırakıp meşrulaştırarak ve bu düzen içinde Kürd'ün en temel kültürel varoluş arzusunu bile men ederek (gayrimeşru kılarak), Türk ırkçılığına bizzat iştirak eder, hatta onun en güçlü elemanına dönüşür. Ancak bu yüzeysel simetrinin altında vahşi bir eşitsizlik yatar. Bir taraf orduya, mahkemelere, okullara, resmi dile ve varoluşun şartlarını dikte edecek egemen güce sahiptir; diğer taraf ise kriminalize edilmiş, uluslaşması engellenmiş ve kendi adını andığında avlanan bir konumdadır. Türk devleti Kürtlere demografik, bölgesel, askeri ve siyasi bir kaynak olarak ihtiyaç duyarken; Kürtlere, onları yok eden anayasal düzeni sevmeleri ve ona hizmet etmeleri emredilir. Bu karşılıklı bir bağımlılık değildir; tek taraflı boyun eğdirmenin ideolojik olarak yeniden ambalajlanmasıdır. Kürd'e, kendi köleliğini bir "birlikte yaşam" (ortak yaşam) olarak tecrübe etmesi öğretilir.
Du Bois, Siyah Amerika’nın tarihini, öznenin “ikili benliğini, bunlardan hiçbirini yok etmeden daha iyi ve daha gerçek bir benlikte birleştirme” mücadelesi olarak tanımlar. Kürt gerçekliğine uyarlandığında kurtuluşun temel sorusu, Kürdün kabul edilebilir olmak uğruna Kürtlüğünü Türkiye’nin devlet eliyle dayattığı asimilasyon düzeni içinde nasıl ağartıp sileceği değildir. Asıl soru, lanetlenmeden, kriminalize edilmeden veya ölüme mahkûm edilmeden diliyle, vatanıyla ve siyasi iradesiyle nasıl eksiksiz biçimde var olabileceğidir.
Elbette bu analojinin kesin tarihsel sınırları vardır. Transatlantik köle ticareti, ırksal kölelik ve Siyahlığın küresel inşası, Kürt milletinin maruz kaldığı tahakkümle özdeşleştirilemez. Kürt tarihinin kendine özgü yaraları vardır: Kürdistan’ın parçalanması, devletsizlik, soykırım, dilkırımı, zorunlu göç ve birbiriyle kesişen ulus-devletlerin demografik mühendisliği. Yine de Du Bois, ortak bir tahakküm mekanizmasını kavramamız için hayati bir dil sunar: Bir milletin “problem”e dönüştürülmesi ve kendisini ezen düzenin korkuları ile nevrozlarının biçimini almaya zorlanması.
Siyah kurtuluşunun etkili gelenekleri, bu ruhsal şiddet karşısında Siyahlığı bir problem olarak kabul etmedi. Négritude hareketi, sömürgeci ırkçılığın aşağıladığı kimliği sahiplenerek Siyah insanı ilkel ve eksik gösteren bir dünyaya karşı Siyah tarihini, kültürünü ve öznelliğini olumladı. Kurucu jesti radikal bir reddiyeydi: Siyah özne ne sömürgecinin kimliği içinde eriyecek ne de kendi varoluşunu tanımlama yetkisini ona teslim edecekti.
Öcalan’ın Türkiye’nin ırkçı devlet düzeniyle işbirliği içindeki doktrini ise ters yönde hareket eder. Çifte bilincin sömürgeleştirilmiş kutbunu kurumsallaştırarak devletin bakışını Kürt siyasetinin merkezine yerleştirir ve Kürdü, içi boşaltılmış bir kurtuluş adına, Kürt milleti adına konuştuğunu iddia eden bir liderin ağzından terbiye eder. Böylece Türkiye’deki devlet ırkçılığının Kürt siyaseti içindeki teorik, siyasal ve örgütsel aracına dönüşür; Cumhuriyet’in bir asırdır zor yoluyla ortadan kaldıramadığı “Kürtlük problemi”ni içeriden tasfiye etmenin yolunu açarken, Kürdistan’ı Kürt siyasi iradesinden arındırmayı kurtuluş olarak sunar. Tahakküm en kusursuz zaferine, devletin artık Kürde “sorun sensin” demesine gerek kalmadığında ulaşır; çünkü Öcalan bu görevi onun adına üstlenmiştir. Bu nedenle Du Bois’nın sorusu kahredici bir özgüllükle yeniden sorulmalıdır: Kendi yurdunda bir probleme dönüştürülmek ve ardından kendi adına konuştuğunu iddia eden bir lider tarafından problemin sen olduğunun söylenmesi nasıl bir histir? Cevap, egemen düzenin bakışına daha derin bir teslimiyet değil, radikal bir reddiye olmalıdır. Problem Kürtlük değildir; problem, Kürt milletinin hayatta kalabilmek için ortadan kalkmasını talep eden siyasi düzen ve bu yok oluşu kurtuluş olarak pazarlayan işbirlikçi doktrindir.
Kaynak: https://www.facebook.com/1008431253/posts/10237533093599223/?rdid=l9n0CHl0LDJ5vsOn#
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.