Giriş: Ortadoğu’nun Kurucu Asimetrisi
I. Dünya Savaşı’nın ardından çöken imparatorluklar arenasından modern Ortadoğu’nun "ulus-devletler" mimarisi doğarken, bölgenin sosyolojik ve demografik gerçekliği ile diplomatik haritası arasında trajik bir asimetri meydana gelmiştir. Bu asimetrinin en radikal tezahürü, benzer sosyal yapılara sahip olan Arap toplumlarına yirmiden fazla devlet alanı açılırken, kadim bir tarihsel ve coğrafi bütünlüğe sahip olan Kürt milletinin Lozan (1923) sonrasında statüsüz ve devletsiz bırakılmasıdır. Klasik tarih yazımı bu durumu dönemin büyük güçlerinin bir "ıskalaması" veya taktiksel hatası olarak nitelendirse de, reelpolitik ve makro-jeopolitik teoriler penceresinden bakıldığında karşımıza taammüden kurgulanmış küresel bir strateji çıkmaktadır. Bu makale; Sevr’den Lozan’a uzanan kırılma sürecini, küresel aktörlerin "Tampon Bölge" (Buffer Zone) ve "Kenar Kuşak" (Rimland) teorileri, sömürgeci sarkaç modelleri ve sahada yükselen Ankara merkezli askeri-diplomatik restorasyon üzerinden analiz etmeyi amaçlamaktadır.
1. Büyük Oyun’un Coğrafi Yasaları: "Kenar Kuşak" ve Fiziki Komşuluktan Kaçınma
• yüzyıldan itibaren Britanya İmparatorluğu ile Çarlık Rusyası arasında Orta Asya’dan Ortadoğu’ya uzanan nüfuz mücadelesi (Büyük Oyun), küresel diplomaside hayati bir kuralı doğurmuştur: İki devasa küresel gücün doğrudan fiziki sınır komşusu olmaktan kaçınması [Spykman]. Nicholas Spykman’in daha sonra kavramsallaştıracağı "Kenar Kuşak" (Rimland) teorisinin öncülü olan bu stratejiye göre; Afganistan’dan başlayıp İran, Anadolu ve Yunanistan’a kadar uzanan hat, küresel devlerin birbirinin boğazına sarılmasını engelleyen bir "Büyük Tampon Kuşak" (Cordon Sanitaire) olarak tasarlanmıştır.
1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması’nın mikro detayları bu stratejinin laboratuvarıdır. İngiltere ve Rusya, aralarındaki jeopolitik emniyet şeridini tahkim etmek adına Lübnan’dan İran sınırına kadar uzanan kuşağı Fransa’ya (A Bölgesi) bir "güvenlik duvarı" olarak bırakmıştır. Bu harita mühendisliği, Kürt coğrafyasını daha en baştan üç farklı küresel gücün nüfuz alanına bölerek parçalamıştır. Aynı stratejik refleks, Rusya ve İngiltere birbirine değmesin diye harita üzerinde Afganistan’a yapay olarak eklenen Vahan Koridoru’nda veya 1907 tarihli İran’ın paylaşılması anlaşmasında da birebir uygulanmıştır. Dolayısıyla Kürtler, sömürgeci güçlerin coğrafi olarak açık denizlere kıyısı olmayan, lojistik olarak donanmayla korunamayacak iç bölgelerde kalmasından ötürü, bu devasa güvenlik koridorunun statü kurbanı haline getirilmişlerdir.
2. 1917 Kırılması: İfşa Olan Gizli Diplomasi ve Musul Paradigması
1917 Bolşevik Devrimi, Sykes-Picot’nun sömürgeci dengelerini altüst etmiştir. Bolşevikler, Çarlık arşivlerini açarak gizli anlaşmaları ifşa etmiş ve Kuzey Kürdistan cephesinden çekilmişlerdir. Oluşan bu muazzam güç boşluğu, Britanya’nın emperyalist iştahını kabartmıştır. Sykes-Picot’ta Fransa’ya söz verilen petrol zengini Musul ve Kerkük bölgesi, Mondros Ateşkesi’nin hemen ardından İngiltere tarafından işgal edilmiştir.
Londra ile Paris arasında gerçekleşen Lloyd George - Clemenceau pazarlığı, sömürgeci rasyonalizmin zirvesidir [McDowall]. İngiltere, petrol sahalarının mutlak kontrolünü eline alırken; Fransa’ya Suriye-Lübnan mandasını ve Musul petrolünün %25 hissesini rüşvet olarak vermiştir [McDowall]. Fransa’nın Musul denkleminden dışlanması ve Rusya’nın sahneden çekilmesi, Kürt coğrafyasının en dinamik ekonomik ve nüfus merkezini Britanya için vazgeçilemez bir sömürge toprağı haline getirmiştir. Akdeniz limanlarından kolayca kontrol edilebilen parçalı Arap coğrafyası sömürgeci "böl ve yönet" mantığına hizmet ederken, Ortadoğu’nun kalbindeki kilit kütle olan Kürt coğrafyası, petrolün güvenliği adına merkezi statükoların içine dağıtılarak eritilmek istenmiştir.
3. Katalizör Olarak İzmir ve "Büyük Ermenistan" Korkusunun Sosyolojik Yakıtı
15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunun İngiliz yeşil ışığıyla İzmir’e çıkması, Anadolu’da dağınık halde bulunan direniş odakları için tarihsel bir katalizör işlevi görmüştür.
Bu süreçte, Sevr Antlaşması’nın (1920) 62-64. maddeleriyle Kürtlere ucu açık ve imkansız şartlara bağlı bir otonomi vaat edilirken, 88-90. maddeleriyle, tehcir öncesi nufus araştırılmalarıyla, nüfusunun ancak %15-20’sini oluşturdukları topraklarda Ermenilere geniş bir bağımsız devlet (Wilson Ermenistanı) vadedilmesi, Kuzey Kürdistan’da varoluşsal bir korku dalgası yaratmıştır. Ankara bu "Ermenistan tehdidini" ve "Anasır-ı İslam" (din kardeşliği) söylemini kendi siyaseti açısından bir manivela olarak kullanmıştır.
4. Bir İllüzyonun Sonu: Wilson İlkeleri ve ABD Senatosu’nun Ret Kararı
Bu uluslararası denklemde Kürt ve Ermeni siyasi elitleri için en büyük yanılsama, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın 14 Maddelik İlkeleri (özellikle Osmanlı azınlıklarına muhtariyet vadeden 12. madde) olmuştur. Batı dünyasının "insan hakları ve halkların kendi kaderini tayin hakkı" makyajı, sömürge maliyetleri ve petrol çıkarları söz konusu olduğunda hızla dökülmüştür.
Paris Barış Konferansı sürecinde İngiltere ve Fransa, coğrafi olarak zorlu ve petrol barındırmayan kuzey Kürdistan/Kafkasya hattının askeri ve finansal yükünü üstlenmek istemeyerek bu bölgelerin mandaterliğini ABD’ye devretmeye çalışmışlardır. Bölgeye gönderilen General James Harbord heyetinin sunduğu rapor, coğrafyanın sosyo-ekonomik zorluklarını ve devasa maliyetini ortaya koymuştur. 1 Haziran 1920’de ABD Senatosu, Wilson’ın hem Ermenistan hem de Kürdistan üzerindeki mandaterlik (himaye) talebini ezici bir çoğunlukla reddetmiştir. ABD’nin "Yalnızlık Politikası"na (Monroe Doktrini) geri dönerek sahayı terk etmesi, Sevr’deki kağıt üzerindeki vaatleri hamisiz ve askeri korumasız bırakmıştır.
5. Kürt Siyasetinin İç Yarılması: Diplomatik Bağımsızlıkçılık ve Dinsel İttifakçılık
Kürt hareketlerinin makro-siyaset masasında kaybetmesinin en dramatik iç nedeni; askeri, siyasi ve diplomatik tek bir komuta merkezinden (merkezi odaktan) yoksun oluşlarıdır [Bruinessen]. Sahada hiyerarşik bir hattan yoksun olan Kürt siyasi aklı, o dönem İstanbul merkezli aydın elitleri (Kürt Teali Cemiyeti) ile taşradaki yerel odaklar (aşiretler, dini liderler) arasında bir doktriner ve stratejik yarılma yaşamıştır. Bu iç bölünmüşlük, hem Ankara'ya hem de dış güçlere karşı taban tabana zıt iki farklı tavrı doğurmuştur:
Bu yarılma Kürt siyasetini felç etmiştir: İstanbul aydınları (KTC) sahadaki askeri güçten ve aşiret tabanından yoksunken; taşradaki askeri güç sahibi aşiretler ise Ankara'nın askeri aygıtına entegre olmuş ancak devletin uzun vadeli homojen ulus-devlet niyetini okuyamamışlardır.
6. Diplomatik Sarkaç Modeli ve Konjonktürel "Ödüller"
Kürt odakları arasındaki bu kurumsal ve stratejik dağınıklık, Ankara’nın dış politikadaki küresel çatlakları yönetirken içeride de bir "Sarkaç Modeli" uygulamasını kolaylaştırmıştır. Ankara, Yunan Savaşı’nın kritik varoluş evresinde Kürt aşiretlerinin askeri gücünü konsolide etmek amacıyla Amasya Tamimi’nde ve zımnen 1921 Anayasası’nın yerel yönetimlere geniş özerklik tanıyan vilayet muhtariyeti maddelerinde Kürtlere bol keseden konjonktürel "ödüller" ve özerklik vaatleri uzatmıştır. Mondros sonrasında Ali İhsan Paşa (Sâbis) tarafından bölgedeki İngiliz işgaline karşı el altından desteklenen Türk-Kürt Bağımsızlık Komitesi çalışmaları gibi yerel örgütlenmeler, Ankara tarafından merkezi düzenli ordu kurulana dek kullanışlı birer taktiksel kaldıraç olarak değerlendirilmiştir.
Ancak bu sarkaç, emperyalist güçlerin elinde de benzer şekilde sallınmıştır. İngiltere, Özdemir Bey Müfrezesi’nin Musul’u tehdit etmesi üzerine, daha önce Hindistan’a sürdüğü Şeyh Mahmud Berzenci’yi apar topar getirip "Kürdistan Kralı" ilan ederek Ankara’ya karşı bir bariyer olarak kullanmış; ancak Berzenci kendi bağımsızlık çizgisini aşınca Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) vasıtasıyla Süleymaniye’yi bombalamaktan çekinmemiştir. Ankara ise ne zaman ki içeride askeri gücü konsolide etmiş ve Koçgiri İsyanı (1921) gibi uzatılan özerklik "ödüllerini" ciddiye alan somut yerel talepler yükselmiştir; işte o anda sarkaç "sert sopa"ya dönmüş ve talepler müzakere edilmek yerine Merkez Ordusu vasıtasıyla ezilmiştir.
7. Sarkaçtan Eritme Potasına: Lozan Tescili ve 1924 Anayasası ile Yasal Tasfiye
Büyük güçler (İngiltere ve Rusya) için jeopolitik terazi her zaman rasyonel ve öngörülebilir olanı tercih eder [Spykman]. Denize kıyısı olmayan, istikrarsızlık riski barındıran bir Kürt devletindense; Rusya ve İngiltere arasındaki güçler dengesinde Kenar Kuşak üzerinde öngörülebilir, stabil bir tampon vazifesi görecek olan Ankara, küresel güçlerin üzerinde mutabık kaldığı kurumsal merkez olmuştur. Ankara’nın dış politikadaki jeopolitik fay hatlarından yararlanma, içeride Kürt kimliğinin tasfiyesini öngören homojen bir ulus-devlet inşasının uluslararası meşruiyet zeminini hazırlamıştır. Sevr Antlaşması, Kürt siyasi hafızasında kâğıt üzerinde de olsa küresel düzeyde tanınan bir "umut" belgesiyken; Lozan Antlaşması bu umudun kalıcı bir kâbusa dönüştüğü, Kürtlüğün Türk potasında eritilmesi olanaklarının Ankara’ya resmen devredildiği bir hukuki kırılma olmuştur.
Ankara’nın Lozan masasında yürüttüğü azınlık diplomasisi, bu eritme politikasının uluslararası kılıfıdır. Türk delegasyonu masada, Türkiye’de gayrimüslimler dışında hiçbir azınlık olmadığını, Kürtlerin ve Türklerin hak ve kader birliği yapmış "asli unsurlar" olduğunu savunmuştur. Bu retorik, dışarıya karşı bir "eşitlik" mesajı gibi sunulsa da aslında Kürtlerin uluslararası hukuk nezdinde dil, kültür veya siyasi bir "azınlık korumasına" sahip olmasını engellemek için tasarlanmış bir diplomatik sınır çizgisidir.
Lozan’da kazanılan bu uluslararası tescil, içeride sarkaç modelinin tamamen kapatılarak mutlak homojenizasyon aşamasına geçilmesini sağlamıştır. Savaş döneminin "Anasır-ı İslam" ve "ortak vatan" söylemleri hızla terk edilerek, 1924 Anayasası ile asimilasyon politikasının yasal mevzuatı inşa edilmiştir. 1924 Anayasası’nın 88. maddesi, "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur (Türk denir)" hükmünü getirerek, Kürt kimliğini yasal düzeyde tamamen tasfiye etmiştir. Bu yasal hamleyle birlikte, savaş döneminde uzatılan tüm özerklik vaatleri ve "ödüller" yerini Kürt dilinin, kültürünün ve kimliğinin kamusal alandan silindiği, ret ve inkâra dayalı katı bir asimilasyon potasına (eritme potasına) bırakmıştır.
Sonuç: Realizmin Soğuk Masası
Sevr-Lozan ekseninde Kürtlerin devletsiz kalması; petrol vanaları, askeri maliyet hesapları ve emperyalist pragmatizmin doğrudan bir sonucudur. Kürt siyasetinin İstanbul aydınları ile taşra aşiretleri arasında yaşadığı derin vizyoner yarılma ve hiyerarşik bir komuta merkezinin bulunmayışı, hem büyük güçlerin hem de Ankara'nın sarkaç taktiklerini kolaylaştırmıştır.
Tarihsel realizmin en soğuk dersi bu süreçte saklıdır: Uluslararası politikada haklılık veya nüfus yoğunluğu tek başına egemenlik üretmez. Devletleşme; merkezi örgütlenme yeteneği ve güç dengesi çatlaklarını yönetebilme diplomasisinin bir ürünüdür. Kürtler bu küresel çarklar arasında sarkaç siyasetinin ve "asli unsur" illüzyonunun kurbanı olurken; Ankara, emperyalist rekabetin yarattığı fay hatlarından yararlanarak, içeride Kürtlüğü Türk potasında eritecek radikal bir ulus-devlet restorasyonunu Lozan ve 1924 Anayasası ile yasal olarak mühürlemeyi başarmıştır.
Kaynakça
• Bruinessen, M. v. (1992). Ağa, Şeyh ve Devlet: Kürdistan'ın Sosyal ve Siyasi Yapısı. İletişim Yayınları. [Bruinessen]
• McDowall, D. (2004). A Modern History of the Kurds. I.B. Tauris. [McDowall]
• Olson, R. (1989). The Emergence of Kurdish Nationalism and the Sheikh Said Rebellion, 1880–1925. University of Texas Press. [Olson]
• Oran, B. (2015). Türkiyeli Kürtler Üzerine Yazılar. İletişim Yayınları. [Oran]
• Spykman, N. J. (1944). The Geography of the Peace. Harcourt, Brace and Company. [Spykman]
• Yıldız, H. (1991). Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan. Koral Yayınları. [Yıldız]
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.