Özet:
Bu çalışma, 1925 Hareketi’ni İbn Haldun’un "asabiye" kuramı, Max Weber’in "otorite tipleri", başka bir vesileyle kuramlaştırdığım "Egemenlik Sarkacı" kavramsallaştırması ve uluslararası ilişkilerin "reelpolitik" ilkeleri çerçevesinde yeniden okumayı amaçlamaktadır. Makale, hareketin tarihsel dinamiklerini sadece lokal bir başkaldırı olarak değil; ulusal/dini motivasyonların bütünleşmesi, egemen gücün kriz ve tahkimat anlarındaki söylem kırılmaları, içsel organizasyon zaafiyetleri ve uluslararası sistemin sömürgeci dayanışması bağlamında teorik bir zemine oturtmaktadır.
1. Giriş: Söylemsel Kırılma ve Egemenlik Sarkacı
Modern ulus-devletlerin inşa süreçleri, muktedirlerin kriz anlarında ürettikleri kapsayıcı söylemler ile gücü tekelleştirdikleri anlarda başvurdukları dışlayıcı pratikler arasındaki diyalektik çelişkiyle maluldür. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ve Kürt meselesindeki tarihsel tutumu, "Egemenlik Sarkacı" modelinin en somut laboratuvarıdır.
Bu teorik çerçeveye göre sarkaç, 1919-1922 yılları arasında, Ankara hükümetinin askeri ve uluslararası meşruiyet açısından en zayıf olduğu "Kriz/Gevşeme" kutbunda yer almaktaydı. Bu dönemde resmi dil, etnik Türkçülükten ziyade Anasır-ı İslam (Müslüman unsurlar) ve din kardeşliği ortak paydasında şekillenmiştir. Amasya Protokolü'nden 1921 Anayasası’ndaki yerel muhtariyet (özerklik) maddelerine kadar uzanan bu taktiksel genişleme, Kürt dinamiğini cepheye sürmeyi amaçlayan pragmatik bir rıza üretimidir.
Ancak 1923 Lozan Antlaşması ile uluslararası meşruiyetin kazanılması ve 1924 Anayasası ile gücün merkezileştirilmesi, egemenlik sarkacını hızla "Güç/Tahkim" kutbuna fırlatmıştır. Ortak vatan söylemi yerini katı bir asimilasyona ve kağıt üzerinde vatandaşlık bağı olarak sunulan ama pratikte etnik inkarı dayatan "Herkes Türktür" (Madde 88) dogmasına bırakmıştır. Robert Olson’ın ortaya çıkardığı 10 Şubat 1922 tarihli BMM Özerklik Kanun Tasarısı’nda, özerk bölgenin merkezi Diyarbakır olarak belirlenirken dahi resmi dilin Türkçe dayatılması, sarkacın kriz anında bile gelecekteki tekçi tahkimatın yapısal ipoteklerini koyduğunu göstermektedir. Şeyh Said Hareketi, işte bu sözden dönmenin, aldatılmışlık hissinin ve ontolojik varoluş tehdidinin yarattığı kolektif öfkeyle patlak vermiştir.
2. İkili Asabiyenin Sentezi: Milli ve Dini Reflekslerin Kıyamı
13 Şubat 1925'te Piran’da (Dicle) jandarma ile yaşanan plansız vukuat, birikmiş bir toplumsal barut fıçısının fitilini ateşlemiştir. Bu kitlesel kıyamın sosyolojik motoru, İbn Haldun’un "Asabiye" (grup dayanışması ve ortak aidiyet bilinci) teorisiyle açıklanabilir. Hareketi bir anda yangın gibi yayan güç, iki farklı asabiyenin tek bir potada erimesidir:
• Milli Asabiye: Azadî örgütü gibi seküler/modern Kürt aydınları tarafından kurgulanan, gasp edilen hakların iadesi ve müstakbel bir Kürdistan ideali üzerine kurulu ulusal refleks.
• Dini Asabiye: 1924’te Hilafetin kaldırılması ve seküler reformlarla sarsılan muhafazakar halk tabanının mukaddesat savunusu.
Şeyh Said’in şahsında bu iki asabiye muazzam bir tepki etkisi yaratmıştır. Milli asabiye harekete siyasi ve coğrafi bir vizyon sunarken; dini asabiye kitleleri ölümüne mobilize edecek ziyade meşruiyeti ve inancı sağlamıştır. Nakşibendi tarikat ağının hiyerarşik ve sınır aşan yapısı, aşiretler arası kronik husumetleri dikey keserek aşiretler üstü bir çatı kimlik inşa etmiştir. Böylece modern dönem Kürt şeyhleri, ruhani otoritelerini sömürgeci paradigmaya meydan okuyan statik dindarlıktan dinamik bir ulusal hareket motoruna dönüştüren maharetli sosyo-politik aktörler olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
3. Yapısal Kriz: Karizmanın Kurumsallaşamaması ve Eşgüdüm Eksikliği
Hareketin sosyolojik gücüne tezat oluşturan en zayıf karnı, dünyevi (askeri-idari) liderlik ile ruhani liderlik arasında modern bir eşgüdümün (senkronizasyonun) kurulamamış olmasıdır. Max Weber’in teorisiyle ifade edilirse, Şeyh Said’in kitleleri harekete geçiren "saf karizmatik otoritesi", zaferi kalıcı kılacak "yasal-rasyonel (modern) otoriteye" ve kurumsal bürokrasiye tahvil edilememiştir.
Azadî örgütünün beyin takımı (Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya Bey) isyan öncesinde Ankara tarafından tasfiye edilince, hareket askeri lojistikten, kurmay aklından ve modern diplomasi bilgisinden yoksun kalmıştır. Bu eşgüdüm krizi, Diyarbakır Kuşatması’nda (Mart 1925) trajik bir askeri dağılmaya yol açmıştır. Karşısındaki düzenli ordu disiplinine (Mürsel Paşa komutasındaki 7. Kolordu) ve surların fiziki gücüne karşı, aşiret savaşçılarının emir-komuta zincirinden yoksun, dağınık hücumları taktiksel bir intihara dönüşmüştür. En önemlisi, surların içine dehlizlerden sızmayı başaran seçkin savaşçılar ile şehir içindeki halkı organize edecek dünyevi bir yeraltı örgütlenmesinin bulunmayışı, içerideki ve dışarıdaki gücün senkronize olamamasına ve sızan gücün imha edilmesine neden olmuştur.
4. Küresel Sömürgeci Dayanışma ve Konjonktürel Naiflik
Kürt ulusal mücadele tarihinin en kronik epistemolojik zaafiyeti, uluslararası ilişkilerin pragmatik ve ahlaktan azade doğasını okuyamama, yani konjonktürel naifliktir.
1925 Hareketi’nde de Şeyh Said ve kurmayları, Ankara ile İngiltere arasındaki Musul Sorunu krizine güvenmiş, İngiliz sömürgeciliğinin kendi çıkarları doğrultusunda Kürt hareketine alan açacağını varsaymış olabilir. Oysa reelpolitik, sınırları kontrol edebilen ve Musul’u Irak mandasına bırakmaya mecbur kalacak zayıf bir Ankara’yı, istikrarsız bir Kürt devletine tercih etmiştir.
Bu küresel sömürgeci dayanışmasının en çarpıcı askeri kanıtı, Türk ordusunun gerçekleştirdiği Suriye transit sevkiyatıdır. Kendi topraklarında lojistik altyapı yetersizliği yaşayan Ankara, Fransız mandasındaki Suriye topraklarından geçen Bağdat Demiryolu hattını kullanmak için Fransa ile anlaşmıştır. 8 Mart 1925’te Fransa'nın açtığı bu koridor sayesinde taze Türk askeri birlikleri, trenlerle Kürt güçlerinin güneyine ve arkasına indirilmiştir. Bu uluslararası arkadan çevirme hamlesi, Diyarbakır önlerinde yıpranan Şeyh Said güçlerinin stratejik olarak çökmesine ve Murat Nehri yönüne çekilerek dağılmasına yol açmıştır.
5. Sonuç: Hafızanın Çatışması ve Tarihsel Dersler
Şeyh Said Hareketi; sömürgeci niyetleri gizleyen kriz dönemi vaatlerinin, güç tahkim edildikten sonra katı bir inkara dönüşmesinin yarattığı tarihsel bir kırılmadır. Sözünü ettiğim "Egemenlik Sarkacı"nın gösterdiği üzere, egemen devletin sıkışma ve rahatlama anlarına göre biçim değiştiren bu politik refleks, hukuk sisteminde (Şark İstiklal Mahkemesi) "vatana ihanet" olarak kodlanırken, ezilen milletin kolektif hafızasında kendi tarihsel coğrafyasında (Kürdistan) gasp edilen haklar uğruna yapılmış onurlu bir bağımsızlık kıyamıdır.
Hareketin başarısızlığı, askeri cesaretin ve ruhani asabiyenin tek başına yeterli olmadığını; modern kurumsal akıl, askeri disiplin, emir-komuta eşgüdümü ve hepsinden önemlisi uluslararası reelpolitiği doğru okuyan diplomatik bir vizyon inşa edilemediği sürece, haklı davaların küresel statüko cephesinin sarkaç hamleleri arasında ezilmeye mahkum olduğunu göstermektedir.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.