Herhangi bir ülkede ya da bir toplumda, demokratik bir siyasal yaşam tarzını, yurttaşlar arasında eşitliği ve adaleti, daha çok sosyal ve bireysel hak ve özgürlükleri hedefleyerek ve amaçlayarak yola çıkan siyasi bir hareketin, partinin ya da örgütün belirli bir aşamadan sonra, düşünceler, ilkeler ve kurumlar etrafında değil de tek bir kişinin iradesi etrafında, hareket etmesi, yönetilmesi yalnızca liderlik tarzının değişmesi olarak görülmemelidir. Bu durum, o partinin, o hareketin siyasal niteliğini ve mensuplarının düşünme biçimini bütünüyle dönüştürebilecek bir süreçtir. Orada lider artık hareketin "primus inter pares/eşitler arası birinci" olan bir temsilcisi olmaktan çıkar; bizzat kendisi hareketin anlamının, doğrularının ve hatta tarihsel meşruiyetinin bir nevi hukuki ve ilahi kaynağı haline gelir.
Bu noktada ortaya çıkan olguya rahatlıkla lider kültü denebilir. Zira lider kültü, liderin yalnızca güçlü veya karizmatik olmasıyla aynı şey değildir. Asıl mesele, liderin yanılmazlık makamına yükseltilmesidir. Bu durumda artık, liderin sözleri tartışılacak siyasal öneriler olmaktan çıkar; doğru ile yanlışın mutlak ölçü birimine dönüşür. Böylece parti, örgüt veya hareket, lideri denetleyen bir mekanizma olmaktan çıkarak liderin iradesini topluma aktaran bir mekanizmaya, bir aparata dönüşür.
Bu bağlamda lider kültünün en uç biçimlerinden biri, tarihsel olarak Almanyada Nazilerin döneminde şekil bulmuş olan Führerprensip adı verilen anlayışla karşılaştırılabilir. Buradaki temel ilke, siyasal ve toplumsal düzenin aşağıdan yukarıya doğru tartışma, temsil, denge ve denetim yoluyla değil, yukarıdan aşağıya doğru liderin iradesinin izlenmesiyle kurulması ve şekillenmesidir. Böyle bir sistemde lider yalnızca karar veren bir merci değildir; daha da ötesi kararın her türlü olarak liderin kendisine itaat edilmesini mümkün kılan siyasal ve ahlaki otoritenin de temel ve esaslı kaynağıdır. Ancak bu karşılaştırmanın doğru kurulabilmesi için önemli bir ayrım yapmak gerekir. Her lider kültü aynı ideolojiye veya aynı tarihsel sonuca sahip değildir. Farklı hareketler farklı amaçlarla ortaya çıkabilir; toplumsal tabanları, tarihleri, kullandıkları kavramlar ve savundukları politikalar birbirinden tamamen farklı olabilir. Burada karşılaştırılabilecek olan şey, liderin yönetim ya da hareket içindeki konumunun yapısal niteliğidir. Yani mesele, iki yönetim şeklinin ya da hareketin aynı olduğu iddiası değil; mesele liderin eleştirilemez ve yanılmaz hale getirilmesinin benzer siyasal sonuçlar doğurabilmesidir.
Demokratik siyasetin temel varsayımı, hiçbir insanın siyasal olarak yanılmaz olmadığıdır. Lider hata yapabilir, parti yanlış karar verebilir, çoğunluk yanılabilir. Bu nedenle demokratik siyasal örgütlenmenin temel mekanizmaları tartışma, seçim, görev değişimi, muhalefet ve hesap verebilirliktir. Lider kültünde ise bunun tersi gerçekleşir. Liderin önceki görüşü ile sonraki görüşü arasında çelişki olduğunda, mesela "Lider neden fikir değiştirdi?" diye sorulmaz. Yeni görüş otomatik olarak doğru kabul edilir. Dün savunulan düşünce bugün terk edilmişse, dün ona inanmış olanların da bugün yeni düşünceyi savunması beklenir. Böylece siyasal düşüncenin yerine lidere sadakatı geçer.
Bu dönüşümün en çarpıcı sonucu, kişinin kendi zihinsel bağımsızlığını liderin iradesine devretmesi veya teslim etmesidir. "Liderin yanlışı da benim doğrumdur" anlayışı, bunun en uç noktasıdır. Çünkü burada artık bir politik programı desteklemekten değil, kişinin kendi muhakeme yetkisini başka bir kişiye teslim etmesinden söz edilmektedir.
Bu nedenle lider kültünün asıl tehlikesi yalnızca yanlış kararlar değildir. Daha derindeki tehlike, yanlışı yanlış olarak görebilme yeteneğinin ortadan kalkmasıdır.
Lider kültünün yerleşebilmesi için yalnızca liderin yüceltilmesi de yeterli değildir. Aynı zamanda lideri eleştirmenin ve eleştirenlerin değersizleştirilmesi de gerekir. Önce lideri eleştiren kişiye "o anlamıyor" denir. Daha sonra "o bir düşman, hain, provokatör veya cahilce hareketin çıkarlarını zedeleyen kişi" olarak tanımlanabilir. Böylece tartışma, fikirler arasındaki bir tartışma olmaktan çıkar ve lidere sadakat testi haline gelir.
Bir hareket içinde "Lider doğru mu, doğru yolda mı, kararı yerinde mi?" sorusunu sormak ahlaki ve imani bir kusur haline gelmişse, orada demokratik ve özgür düşünce ile siyasal çoğulculuk ciddi biçimde zayıflamış demektir. Bu durum özellikle güçlü örgütsel bağların bulunduğu yapılarda daha da ağır bir takım sonuçlar doğurabilir. Çünkü bir kişinin lideri eleştirmesi yalnızca düşünsel bir tavır olmaktan çıkar; kişinin işini, statüsünü, çevresini, sosyal ilişkilerini, ülke veya hareket içindeki konumunu kaybetmesine yol açabilir. Böylece iktidar ile ekonomik ve toplumsal bağımlılık birbirini güçlendirir.
İnsanların sustuğu her durumda onların ikna olmuş olduğunu düşünmek doğru değil hatalıdır. Bazen suskunluk, korkunun, bazen çıkarın, bazen yalnızlığın, bazen de örgütsel dayanışmanın bedelini ödeme isteksizliğinin sonucudur.
Bir diğer husus da, lider kültünün ilerleyen aşamalarında seküler olan siyasal hareketin dili giderek bir dogmatik inanç sisteminin diline yaklaşabilir. Liderin geçmişteki bütün eylemleri açıklanır, birer veciz olarak şerh edilir, her sözü daha büyük bir tarihsel anlamın parçası haline getirilir, başarısızlıklar dış koşullara bağlanır, başarılar lidere atfedilir. Liderin çelişkileri ise "stratejik derinlik, tarihsel zorunluluk veya uzun vadeli plan" gibi kavramlarla açıklanabilir. Böylece lider hakkında ileri sürülen her eleştiriye rahatlıkla yeni bir açıklama, bir neden veya mazeret üretilebilir. Hiçbir olgu teoriyi yanlışlayamaz hale geldiğinde, ortaya artık sıradan bir siyasal bağlılıktan çok katı dogmatik bir inanç sistemi çıkar.
Tabii ki burada din ile siyaset arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak gerekmez. Mesele, zihinsel mekanizmanın benzerliğidir. Liderin yanılmazlığı varsayılırsa, gerçeklik liderin sözlerine göre yorumlanmaya başlanır. Gerçek ile inanç çatıştığında değiştirilmesi gerekenin inanç değil gerçeklik olduğu düşünülür.
Nazi Almanyasındaki Führerpresipinin tarihsel deneyimi bu mekanizmanın ne kadar ileri götürülebileceğini gösteren en sert örneklerden biridir. Oradaki sorun yalnızca bir kişinin çok güçlü olması değildi. Asıl sorun, otoritenin kişiselleştirilmesi ve kurumların nihai olarak tamamen Führerin iradesine tabi kılınmasıydı.
Liderin iradesi bütün siyasal düzenin üstünde konumlandırıldığında, artık kurumların bağımsızlığı anlamını yitirir. Parlamento, parti, bürokrasi, hukuk ve toplumsal kuruluşlar iktidarın keyfiliğini sınırlayan yapılar olmaktan çıkar; artık kendi başlarına liderin iradesini uygulayan araçlara dönüşür.
Bu mekanizma küçük bir siyasal örgütte de görülebilir, devleti bütünüyle ele geçirmiş bir rejimde de. Ölçek farklıdır, fakat temel soru aynıdır ve soru şudur: "Lideri kim denetliyor?" Bu soruya gerçek bir cevap verilemiyorsa, hareketin demokratik niteliği hakkında ciddi bir problem vardır.
Dolayısıyla lider kültüne dayalı bir hareketin en ağır sonuçları yalnızca muhaliflerin başına gelmez. Bir süre sonra hareketin kendi mensupları da bu sistemin mağduru haline gelir. İlk olarak özgür düşünce daralır. İnsanlar gerçekten ne düşündüklerini değil, liderin ne düşündüğünü tahmin ederek, varsayarak konuşmaya başlar. İkinci olarak liyakat geriler. Liderle sadakat ilişkisi, yetenek ve bağımsız muhakemenin önüne geçebilir. Böylece en iyi fikirleri üretenler değil, liderin çizgisini en kusursuz biçimde tekrarlayanlar yükselir. Üçüncü olarak kötü kararların düzeltilmesi zorlaşır. Normal bir yönetimde, bir partide, bir örgütte yanlış karar eleştirilir ve değiştirilebilir. Lider kültünde ise yanlış karar liderin otoritesini zedeleyeceği için onun yanlışlarını doğru kabul etmemek giderek zorlaşır. Dördüncü olarak korku ve ikiyüzlülük yayılır. İnsanlar özel hayatlarında farklı, kamusal alanda farklı konuşabilirler. Herkesin aynı fikirde göründüğü, fakat aslında kimsenin gerçekten inanmadığı bir siyasal atmosfer ortaya çıkabilir. Beşinci olarak sorumluluk yukarı doğru taşınır. Liderin kararları başarısız olduğunda sorumluluğu paylaşmak yerine, alt kademeler suçu birbirine atmaya başlayabilir. Buna karşılık başarıların tamamı liderin hanesine yazılır. Altıncı ve belki de en tehlikeli sonuç, şiddetin veya ağır haksızlıkların meşrulaştırılabilmesidir. Eğer lider hareketin ahlaki ölçüsünün kendisi haline gelmişse, lider adına yapılan şeylerin doğru kabul edilmesi mümkündür. Böylece dün suç olarak görülen bir davranış, bugün "tarihsel zorunluluk" diye savunulabilir.
Buna rağmen bazen, bazı toplumlarda lider kültü neden uzun bir süre yaşayabilir?
Burada yalnızca lideri suçlamak yetersizdir. Lider kültünü ayakta tutan geniş bir toplumsal ve psikolojik mekanizma bulunabilir. Uzun süre çatışma yaşamış toplumlarda insanlar güvenlik, aidiyet ve anlam arayabilir. Hareket, kişiye yalnızca politik bir hedef değil, bir kimlik ve hayat hikâyesi sunabilir. Böyle bir ortamda lider, sıradan bir siyasetçi olmaktan çıkarak "bizi bir arada tutan kişi, bizi var eden ve hatta baştan yaratan" haline gelebilir. Ayrıca hareketin geçmişte elde ettiği başarılar, liderin yanılmazlığına ilişkin inancı da güçlendirebilir. "Bunca yıl nasıl yanıldı?" sorusu, zamanla "O yanılmaz" biçiminde cevaplanmaya başlanabilir. Bu psikolojik mekanizma anlaşılmadan yalnızca, insanlar neden hala inanıyor, diye sormak kolaycılıktır. Fakat mekanizmayı anlamak, onu meşru görmek anlamına da gelmez. Asıl ölçüt; "Liderden sonra ne olacak?" sorusudur.
Bir siyasal hareketin demokratik niteliğini ölçmenin en basit yollarından biri şudur: Lider yarın ortadan kalktığında parti veya hareket yaşamaya devam edebilir mi? Eğer cevap evet ise, ortada liderden daha büyük bir siyasal fikir ve kurumsal yapı vardır. Yok eğer cevap hayırsa, hareket büyük ölçüde kişiselleşmiş demektir.
Bir başka ölçüt de şudur:
O partide ya da harekette, liderin yanlış olduğunu söyleyen biri, liderden daha iyi bir konuma gelebilir mi? Bunun mümkün olmadığı bir yapıda gerçek anlamda siyasal rekabetten söz etmek güçleşir.
Son olarak şu soru sorulmalıdır: Liderin kendi takipçileri tarafından barışçıl, örgütlü ve meşru biçimde eleştirilebilmesi mümkün müdür? Bu sorunun cevabı "hayır" ise, partinin veya hareketin kullandığı demokratik kavramlardan bağımsız olarak ciddi bir lider kültü problemi vardır.
Sonuç olarak; lider kültü, herhangi bir siyasal hareketin belirli bir kişiyi güçlü biçimde desteklemesinden ibaret değildir. Asıl kırılma noktası, liderin eleştirilemez, yanılmaz ve hareketin bütün doğrularının kaynağı haline gelmesidir. Führerprensipin tarihsel deneyiminden çıkarılabilecek en önemli ders de budur. Siyasal iktidarın tek kişide yoğunlaşması yalnızca muhalifleri tehlikeye atmaz; zamanla iktidarı kullananların kendilerini de gerçeklikten koparır. Liderin etrafında oluşan itaat çemberi genişledikçe, lider daha az eleştiri duyar; daha az eleştiri duydukça daha fazla hata yapabilir; hatalar arttıkça onları savunmak için daha fazla propaganda ve baskı gerekebilir. Böylece lider kültü ile baskı birbirini besleyen bir döngüye dönüşebilir. Buna örnek 1979 İran İslam devrimi öncesi şahlık rejimi gösterilebilir.
Dolayısıyla demokratik bir hareketin ölçüsü liderine ne kadar bağlı olduğu değil, liderine rağmen ayakta kalabilme kapasitesidir. Gerçek siyasal olgunluk, "Lider ne diyor?" sorusundan önce "Ben bunun doğru olup olmadığını nasıl anlayabilirim?" sorusunu sorabilmektir. Çünkü özgür siyaset, yanılmaz liderler üretmez. Tam tersine, yanılabilir insanların birbirlerini denetleyebildiği kurumlar üretir. Bir hareket kendi liderini eleştirmeyi ihanet, sorgulamayı zayıflık, farklı düşünmeyi düşmanlık ve itaati erdem saymaya başladığında, hangi ideolojik etiketi taşıdığı ikinci plana düşer. O noktada temel mesele artık hareketin ne söylediği değil, insanların düşünme hakkını kime devrettiğidir. Ve tarihin en ağır siyasal felaketlerinden çıkarılabilecek belki de en evrensel ders şudur: Bir toplumun özgürlüğü, yalnızca kötü bir lidere karşı koyabilmesiyle değil, iyi olduğunu düşündüğü lideri bile sorgulayabilmesiyle korunur.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.