Demokrasinin ve özgürlüklerin en etkin ve belirgin yaşandığı Avrupa'da yaşamak, insanı kendiliğinden demokrat, özgürlükçü ya da çoğulcu yapmıyor. Avrupa'nın sosyal ve özgürlükçü kurumlarından yararlanmak başka, Avrupa'nın demokratik ve hümanist değerlerini, özgürlükçü ve uygar anlayışını içselleştirmek başka şeydir.

Avrupada gözlemlediğim kimi Kürt siyasi çevrelerinde, yıllardır süren sürgün ve diaspora hayatına rağmen değişmeyen bir anlayış var. İnsanlar önce siyasi kimlikleriyle görülüyor ve değerlendiriliyor. Dostluk, dayanışma, kültür ve hatta  edep ve vicdan bile siyasi aidiyetin sınırları içinde  değerlendiriliyor. Tabii ki, bu, yalnızca bir siyasi tutum değildir. Bu bir zihniyet sorunudur.

İnsanı kendi başına bir değer olarak göremeyen siyaset, onu gruba, ilişkiye ve çıkara indirger. Böylece kişinin değeri, kim olduğuyla, hangi yeteneklere sahip olduğuyla, neyi yaratıp üretebildiğiyle değil, kimin yanında durduğunda, hangi siyasi gruba ait olduğuyla ölçülmeye başlanır. Dün dost olan bugün siyasi olarak ayrıştığında hemen yabancılaşır, yere batırılması gereken bir düşman olarak nitelendirilir. Dün değer verilen, göklere çıkartılan biri, bugün ufak bir eleştiride bulunduğu için tamamen değersizleşir. başka kesimlerin oyuncağı hatta ajan vesaire olarak yaftalanır. Yılların yoldaşlığı, dostluğu, ortaklığı, tek bir siyasi anlaşmazlığın karşısında bir anda silinebilir.

Acaba bu Kürt gruplarında, arkadaşlık, dostluk, ortaklık, sadece siyasi ittifakın insani görünümlü biçiminden mi ibarettir? İlginçtir evrensel düşündüklerini, sosyalist ve internasyonalist olduklarını ileri süren bu gruplarda kapitalist zihniyet ile dar grupçu, hizipçi siyaset arasında çok rahatsız edici bir benzerlik ortaya çıkar. Şöyle ki, kapitalizm insanı genelde neye sahip olduğu ve elindeki sermaye miktarı üzerinden değerlendirir. Grupçu veya hizipçi siyaset ise kime ait olduğu üzerinden. Birinde insan metaya, diğerinde, bir slogana, bir siyasi kimliğe indirgenir. Oysa insan, ne sahip olduklarından ne de ait olduğu, hizipten veya siyasi yapıdan ibarettir. İnsanın gerçek değeri, başkasına ihtiyaç duymadığı zaman bile başkasının onurunu koruyabilmesinde ortaya çıkar. Sürgün yaşamış bir insanın bunu herkesten daha iyi anlaması beklenir. Çünkü sürgün, insanın elinden birçok şeyi alır; toprağını, evini, çevresini, alışkanlıklarını ve güven duygusunu... Geriye ise hafıza, dil, kültür, vicdan ve insan ilişkileri kalır. Eğer bunlar da bir takım, ideolojik ve fantastik siyasi hesaplara, grup liderlerine, liderler kültüne teslim edilirse geriye ne kalır? Sürgün yalnızca coğrafi bir kayıp olmaktan çıkar; insanın kendi değerlerinden de sürgün edilmesine dönüşür. Daha da önemlisi, Avrupa'da sosyal devlet olanaklarından, demokrasi ve özgürlüklerden yararlanırken kendi siyasi çevresinde eleştiriye tahammül edememek, farklı düşüneni, ezmek dışlamak ve grup sadakatini vicdanın önüne koymak büyük bir çelişkidir, en büyük sürgündür.

Demokrasi nedir? Demokrasi, karşımızdakinin bizim gibi düşünmediğinde de insan olarak kalabilmesidir. Özgürlük ise yalnızca kendi düşüncemizi savunmak değildir. Özgürlük, başkasının düşüncesine rağmen onun onurunu koruyabilmektir. Kültür de siyasi grupların mülkü değildir. Kürt dili, tarihi, edebiyatı, müziği ve hafızası herhangi bir örgütün veya siyasi çevrenin tapulu malı değildir. Bir halkın kültürünü savunduğunu söyleyip o kültürün temelindeki dayanışmacı, misafirperver, büyüğe saygı, küçüğe sevgi, düşene el uzatmak gibi hümanist veya insani değerleri görmezden gelmek, hatta kapitalist teraziye vurarak küçümsemek, kültürü ve sanatı savunmak değil; onu siyasetin aracına dönüştürmektir.

Siyaset de elbette gereklidir. Fakat siyaset insanı geliştirmiyorsa, edepli kılmayıp şımarık bir yalan ve slogan otomatına döndürerek yalnızca örgütü büyütüyorsa; toplumu özgürleştirmiyorsa, yalnızca gruba hizmet edip liderleri güçlendiriyorsa; insanları birbirine yaklaştırmıyorsa, yalnızca taraflara ayırıyorsa, orada siyasetin anlamı yeniden sorgulanmalıdır. Çünkü hiçbir ideoloji ve dava insanın vicdanından daha büyük değildir. Hiçbir lider insanın aklından daha değerli değildir. Hiçbir örgüt insan onurunun üzerinde değildir. Ve hiçbir siyasi başarı, insanlığımızı kaybetmenin bedelini karşılayamaz.

Belki de bu kesimlerdeki siyasetçilerin çoğu siyaseti değiştirmek istiyordur ama siyasetin kendilerini nasıl değiştirdiğini yeterince sorgulamıyorlar. Oysa insan, savunduğu dava kadar önemlidir. Davanın büyüklüğü insanın küçülmesini, yalan slogan otomatına dönüşmesini meşrulaştıramaz.

Bir gün bütün siyasi hesaplar sona erecek. Gruplar dağılacak, liderler değişecek, ittifaklar unutulacak. Geriye şu soru kalacak: Bütün bunların içinde nasıl bir insan olduk? İşte siyasetle insanlık arasındaki gerçek sınır buradadır. Ne mutlu siyasi grubunu kaybetmekten korktuğu kadar insanlığını kaybetmekten de korkanlara. Ne mutlu bir siyasi kimlik taşıyıp vicdanını taşımayı unutmayanlara. Ve ne mutlu, bütün davaların, bütün aidiyetlerin ve bütün çıkarların üzerinde insan kalabilene.

 

Darmstadt, 09.08.2026