Ayşe Hür/ Musul’u neden ve kaça sattık?

0
29

Mustafa Kemal, başından beri Musul’un Misak-ı Milli sınırları içinde olmadığının farkındaydı. Ancak Kürtleri Milli Mücadele’ye katılmaya razı etmek için Musul’u kurtarma hedefini canlı tutmak gerektiğini biliyordu. Sonunda İngilizler’le 500 bin Pound’a anlaşıldı.

Ne zaman Ortadoğu’da karışıklık çıksa, Türkiye’de birileri fırsattan istifade ederek Misak-ı Milli sınırları içinde olduğu halde, uluslararası komplolarla yitirildiğine inanılan Musul’u geri almak için harekete geçmekten söz eder. Bugünlerde de benzer bir hava var. Peki, bundan 88 yıl önce ne oldu da Musul Türkiye sınırları dışında kaldı? Musul’dan petrol alacağımız kaldı mı? Musul’u geri almak mümkün mü?

Kasım 1922-Nisan 1923 arasında devam eden Lozan Barış Görüşmeleri sırasında en büyük tartışmalar Musul konusunda yaşanmıştı. Musul, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Osmanlı ordularının elindeydi. Ancak bu durum, Britanya’nın Kudüs ‘fatihi’ General Allenby’nin Musul’u almasını beklemeye tahammülü olmamasından dolayıydı. Yoksa Musul’un düşmesi çok yakındı. Nitekim Britanya hükümeti, ancak Mütarekenin 7. ve 16. maddelerinin daha sonraki bir askerî müdahaleye izin verdiğine kanaat getirdiğinde anlaşmayı imzalamıştı. 16. Madde’de ‘Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletleri’nin kumandanlarına teslim olunacaktır’ denirken, 7. Madde, İtilaf Devletleri’ne güvenliklerini tehdit edecek durumda stratejik noktalarını işgal etme hakkı tanıyordu. Musul da Irak sınırları içinde olduğuna göre, herkes Musul’daki güçlerin de teslim olacağının farkındaydı. Dahası, Musul komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa, Musul’un güneyindeki bir köyü basarak yüz kadar kişiyi öldürünce, 7. Madde’nin uygulanması için bahane aramaya gerek bile kalmamıştı. İngilizler 9 Kasım 1918’de Musul’u teslim alırken, Ali İhsan (Sabis) Paşa’nın işgali 21 pare top atışıyla kutlamak gafletinde bulunduğunu da hatırlatalım.

Bu tarihçe yüzünden Türk tarafı Musul’un yeni devletin sınırları içinde olması gerektiğini ileri sürüyor, İtilaf Devletleri ise buna karşı çıkıyorlardı. Alt komisyonlarda Türk temsilcisi İsmet Bey ile Britanya temsilcisi Lord Curzon günler, aylar boyu birbirine taban tabana zıt görüşleri dile getirdiler.

LOZAN’DA MUSUL TARTIŞMALARI
Aslında her iki taraf da Musul’da en büyük grubun Kürtler olduğunu kabul ediyordu ama Türk delegelerinin temel tezi “Musul Vilayeti’nde çoğunluk Türk (147 bin) ve Kürt’tür (264 bin). Türklerle Kürtler de etle tırnak gibi ayrılmaz unsurlardır,” şeklinde iken İngilizlere göre 425 bin kişilik Kürt topluluğu Musul’da çoğunluğu oluşturmakla birlikte, aynı zamanda 185 bin Arap yaşıyordu ve Musul tarihi olarak bir Arap şehriydi. Curzon Kürtlerin Türklerden çok farklı bir halk olduğunu, Musul’da yaşayan hiçbir etnik grubun Türklerle birlikte yaşamak istemediğini düşünüyordu. Bunun kanıtı olarak kendilerine yapılan bir dizi şikâyeti ve TBMM’de Musul bölgesinden hiç milletvekili bulunmamasını gösteren Curzon “Ankara’nın Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçilmiş olduklarını kendi kendime sormaktayım. Halkoyu ile seçilmiş tek milletvekili var mıdır? Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış oldukları ve bunlar arasında bir takımının dil bilmedikleri için Meclis’in çalışmalarına katılmadıkları herkesçe bilinmektedir,” demişti. Bu arada, İsmet İnönü’nün her konuşmaya “Biz Türkler ve Kürtler” diye başlaması sadece İngilizleri değil, meclisin ırkçı-Türkçü kanadından gelen İkinci Delege Dr. Rıza Nur’un da tepesini attırmıştı. Rıza Nur, “Demek İsmet Kürt’tür. Hem de koyu Kürt! Biz bu heyetin başından Abaza diye Rauf’u attırdık. Türk diye bir halis Kürt getirmişiz, vah yazık!” diye hayıflanıyordu.

LORD CURZON’UN BLÖFÜ
Nüfus meselesi yeterli olmayınca, Türk tarafı konuyu Musul’un Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına getirdi. Ancak, Lord Curzon “Savaştan yenik çıkan tarafın kendisini yenenlere savaşta yitirdiği toprakları nasıl tasarruf edeceklerini dikte ettirmeye çalışmasının son derece yeni ve şaşırtıcı bir durum olduğunu” belirterek başladığı alaycı konuşmasına, Misak-ı Millî belgesini didik didik analiz ederek devam etti. Ona göre, belgede büyük çelişkiler vardı ve Misak-ı Millî’nin hangi sınırlar içinde uygulanacağı anlaşılmıyordu. Öte yandan belgede Kürtlerden söz edilmeyip, sadece Arap çoğunluğun oturduğu yerlerde plebisit yapılacağı söylenirken, Türk tarafının Türk ve Kürtlerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğunu iddia ettiği Musul’da plebisit yapılmasını istemesi büyük çelişki idi! Curzon’a göre konu ancak ‘tarafsız devletlerin oluşturduğu’ bir kurum olan Milletler Cemiyeti’nde çözülebilirdi. Curzon’un bu konuşmasından sonra Türk tarafı bir daha Misak-ı Millî lafını ağzına almadı. (Misak-ı Milli konusunda ayrıntıları merak edenler 24.03.2013 tarihli Radikal yazıma bakabilir.)

Anlaşmazlıklar böylesine keskinken, Lord Curzon son kozunu oynadı ve müttefiklerine, 2 Şubat 1923 tarihinde Lozan’dan ayrılacağını, o tarihe kadar anlaşma imzalanmazsa sorumluluk kabul etmeyeceğini söyledi. Bu blöfü duyan İsmet Bey öyle telaşlanmıştı ki, Ankara’ya ne yapması gerektiğini soran telgrafa kendi görüşünü ekledi. Ona göre, Musul meselesinin halli daha sonraya bırakılarak, Lozan Barış Antlaşması hemen imzalanmalıydı! Delegasyonun diğer iki önemli adamı, Hasan Bey kararsız iken, Dr. Rıza Nur fikre şiddetle karşı çıkıyordu. Ankara’da, Başbakan Rauf Bey ve hükümet, İsmet Bey’le aynı şeyi düşünürken mebusların büyük çoğunluğu Musul’un silah kullanılarak alınmasından yanaydılar. Ama başka sorunların da eklenmesi üzerine görüşmeler 4 Şubat’ta kesildi. İsmet Bey Köstence üzerinden 16 Şubat’ta İstanbul’a döndü. 17 Şubat’ta İtilaf Devletleri’ne güven vermek için, İzmir İktisat Kongresi toplandı.

İKİNCİ GRUBUN İTİRAZLARI
TBMM’de, 27 Şubat’tan 6 Mart 1923’e kadar süren görüşmelerde, Mustafa Kemal’e muhalif mebusların oluşturduğu İkinci Grup hükümetin Musul politikasını ağır şekilde eleştiriyordu. Grubun lideri Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) Bey “Efendim, Cemiyeti Akvam İngiliz şurasından başka bir şey değildir… Eğer aczimiz varsa resmen veririz. Kendi kendimizi aldatmayız efendiler… İngilizlerden Mısır’ı aldınız, Kıbrıs’ı aldınız mı efendiler? Musul’u bugün sana vermeyen yarın niçin versin? Şimdi efendiler, eğer feda etmek icab ediyorsa millete yalancı bir sulh, yarım bir sulh getirmeyiniz (…) Bir sene sonra Cemiyeti Akvam vermezse harb edeceğim diye aldatmayınız!” diye bağırıyordu kürsüden. Meclisteki Kürt asıllı milletvekilleri, Musul’un Kürt vatanı olduğunu söyleyerek Musul’un kesinlikle bırakılmamasını istiyorlardı. Ortam öyle gergindi ki, o ana kadar duruma pek müdahale etmeyen Mustafa Kemal bile İsmet Bey’in diplomatik tecrübesinin yetersizliğinden yakınan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in üzerine yürümüştü.

Konuya son noktayı da Mustafa Kemal koydu. Kürsüye çıkıp Misak-ı Millî’nin belli bir sınır çizmediğini, sorunu bir yıl ertelemenin Musul’dan vazgeçmek anlamına gelmediğini, eğer istenirse Musul’un askerî yollardan alınabileceğini, ancak savaşa girmenin son derece sakıncalı olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in isteğiyle, bağımsızlığı tehlikeye düşürecek bir anlaşmanın imzalanmaması, ısrar edilirse savaşılması koşuluyla hükümete güvenoyu istendi. Oylamaya 190 milletvekili katılmış, 170’i güvenoyu verirken 20 üye karşı oy kullanmış, 85 üye ise oylamaya katılmamıştı.

Her kararı muhalefetle çatışarak almaktan yorulmuş olan Mustafa Kemal, oylamadaki fireleri görünce kararını verdi. Meclis alelacele seçim kararı aldı. Tam o günlerde muhalif kanadın ateşli hatiplerinden Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman tarafından öldürüldü. Milletvekilleri seçim bölgelerine dağılırken, 18 Nisan’da Lozan Barış Görüşmeleri’nin ikinci turu başladı ve taraflar Musul konusu hariç, diğer konularda anlaştılar.

1924 HALİÇ KONFERANSI
Lozan Barış Anlaşması’nın 3. Maddesi’ne göre eğer Türkiye ile İngiltere, dokuz ay içinde Musul konusunda bir anlaşmaya varmazlarsa sorun Milletler Cemiyeti´nde çözülecekti. Türk-İngiliz görüşmeleri, 19 Mayıs 1924´te, İstanbul´da, Kasımpaşa’daki eski Bahriye Nezareti (bugünkü Kuzey Deniz Saha Komutanlığı) binasında başladı. Tarihe Haliç Konferansı olarak geçen görüşmelerde Türk Heyeti’ne TBMM Başkanı ve İstanbul Milletvekili Fethi Bey, İngiliz Heyeti’ne ise Britanya’nın Irak Yüksek Komiseri Sir Percy Cox başkanlık ediyordu. O günlerde, İngiltere’de iktidarı (ilk kez) devralan İşçi Partisi Hükümeti’nin, daha önceki yönetimin Musul politikalarını haklı bulmaması, hele Musul’un Mondros Mütarekesi’nden sonra ‘fethedilerek’ alınmasını çok yakışıksız bulması, Türkiye’nin lehine bir atmosfer yaratmıştı. Ama Britanya’nın İstanbul’daki temsilcisi Lindsay’e göre Türkiye’de “Musul konusunda ne bilgili, ne de konuyla ilgili insan” vardı. Dolayısıyla Türk kamuoyunun baskısından çekinmeye gerek yoktu!

Bu atmosferde başlanan toplantının ilk oturumunda, Ali Fethi Bey, Musul halkının üçte ikisinin Türk ve Kürtlerden oluştuğunu, etnik nedenlerle bu bölgenin Türk sınırları içinde kalması gerektiğini, daha önceki hiçbir antlaşmanın Musul´u Irak’ın içinde saymadığını belirterek söze girdi. Dikkati çeken husus, konuşmada Misak-ı Millî’den tek satır bile söz edilmemesi idi. İsmet Paşa’nın Musul’da status quo’nun çiğnendiğine dair protesto notasına yer bile vermeyen basın, İngiltere’ye karşı son derece olumlu dil kullanırken, İtalyanların Sicilya ve Rodos’a yığınak yaptığını aktararak aba altından sopa gösteren İngilizlerin ekmeğine yağ sürüyordu. İngiliz istihbaratına göre bütün bunlar, Mustafa Kemal’in bilgisi dahilindeydi ve Türklerin İngiltere ile iyi geçinmek uğruna Musul’dan vazgeçmeye hazır olduğunun işaretiydi. Ancak, bu raporlardan cesaret alan İngiliz temsilcilerinin, ‘kimsenin malı olmayan topraklar’ (no man’s land) diye niteledikleri Hakkâri Vilâyeti’ne bağlı Beytüşşebab, Çölemerik ve Revanduz kasabalarını da talep etmesi, Türk tarafının moralini iyice bozdu ve konferans 5 Haziran 1924 günü tatil edildi. Konu Britanya tarafından Milletler Cemiyeti’ne havale edildi. 10 Eylül 1924’te Cenevre’ye giden Ali Fethi Bey, bir Belçika gazetesine verdiği demeçte “hakça bir karar verileceğine güveninin tam olduğunu” belirtecek kadar aymazlık içindeydi.

OTELDE ÇİZİLEN SINIRLAR
O günlerde Milletler Cemiyeti Konseyi’nin dört sürekli üyesi, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya’ydı. Geçici üyeler ise Brezilya, Çekoslovakya, İspanya, İsveç, Belçika ve Uruguay gibi görece zayıf ülkelerdi. Fethi Bey, 24 Eylül 1924 günkü genel toplantıda Musul’un kaderinin tayini için en kestirme yolun halkoyuna başvurmak olduğunu belirtip, İngiliz delegesi de buna itiraz edince, Irak üzerindeki İngiliz mandası kabul edildi. Sınır tartışmalarını önlemek için ‘Brüksel Hattı’ diye anılan geçici bir sınır konmuştu. Hat, iddialara göre, Brüksel’de bir otel odasında İngilizlerce oluşturulmuştu. Ancak, her iki tarafın da ‘geçici’ olan bu sınırı kabul etmesiyle, kontrol fiilen İngilizlerin eline geçti.

Konuyu incelemek ve bir rapor yazmak için İsveçli eski diplomat Aff Wirsén’un başkanlığında kurulan üç kişilik komisyonun Türkiye’nin askerî temsilcisi Cevad (Çobanlı) Paşa’nın eşliğinde Musul’da yaptığı inceleme gezisi, mevsimin kış olması, Cevad Paşa’nın basiretsizlikleri (örneğin Türklerin ağırlıkta olduğu Altınköprü’de 10 tane Türk tanık bulma işi becerilememişti) ve İngilizlerin entrikacılığı gibi nedenlerle güvenli bilgi derlenmesine olanak sağlamamıştı. Yine de Komisyon, bölgenin nüfus yapısına bakılırsa bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının gerektiğini söylemekle birlikte, bunu ekonomik ve coğrafi nedenlerle tavsiye etmedi. 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said İsyanı, Türklerin Kürtlerin temsilcisi oldukları yönündeki tezlerine ciddi bir darbe vurdu. Komisyon Musul’un Irak’a bağlanmasına karar verdi. Bunun için sadece iki şartı vardı: Musul bölgesinin 25 yıl süreyle Milletler Cemiyeti mandası altında kalması ve bu süre içinde Kürtlere iyi davranılması, mahkeme ve okullarda Kürt yöneticilerin atanması ve Kürtçenin resmî dil kabul edilmesiydi.

İMTİYAZ KARŞILIĞI VAZGEÇME
Şeyh Said İsyanı’nı bastırmak için bölgeye 30 bin asker sevk edilmesi ve Osmanlı Bankası’ndan yüklüce para çekerek bunu ordunun donanımında kullanması Türkiye’nin kararı tanımayarak Musul’u işgal edeceği endişesini yaratmıştı ancak şaşırtıcı biçimde Türkiye karara itiraz etmekle yetindi. İngiltere’nin konuyu Milletler Cemiyeti’ne götürme teklifini İsmet Paşa, Cemiyet’te Türkiye’ye bir sandalye verilmesi karşılığında onaylayabileceği imasında bulundu. Daha da ilginci Türkiye’nin konu ile ilgili temsilcilerinden Zekai Bey İngiltere’ye Musul’dan çekilmesi ve Osmanlı borçlarına ilişkin tahvilleri elinde bulunduranları desteklememesi karşılığında Türkiye topraklarında petrol çıkarma, liman ve demiryolu yapma ve Türkiye’ye 15 milyon poundluk borç verme imtiyazı (!) teklif etti. Bu durum, Türk tarafının bazı çıkarlar karşılığı Musul’dan vazgeçmeye hazır olduğu kanısını iyice güçlendirmişti. Türk tarafının tezlerini kabul ettirememesi üzerine Cenevre’deki temsilcilerini geri çekmesi karşı tarafın işini daha da kolaylaştırdı.

Komisyonlar, incelemeler, divan kararları ile geçen sekiz aydan sonra Milletler Cemiyeti Meclisi, 16 Aralık 1925’te Wirsén Komisyonu’nun önerilerini onaylayan bir karar aldı. Karardan birkaç gün önce, İngiliz İstihbarat servisleri, Meclis’te konu hakkında konuşan İsmet İnönü’nün yumuşak tavrına ve Mustafa Kemal’in Musul’dan ziyade, modernleştirme projelerine önem verdiğine dair raporlarını merkeze geçmişti bile. Nitekim Milletler Cemiyeti’ne Türk hükümetinin ve basının tepkisi son derece yumuşak oldu. Gösterilen tek manidar tepki, ertesi gün Sovyet Rusya ile bir dostluk anlaşması imzalamaktı.

UZUN VADELİ HEDEFLER
Sonuç İngiltere’nin öngördüğü şekilde olmuştu. Çünkü İngiltere Başbakanı Chamberlain’e göre de facto bir otokrat olan Mustafa Kemal gerilimin tırmandırılmasına bir süre göz yumduktan, hatta sürece kişisel katkıda bulunduktan sonra, son aşamada tehlikeli bir oyunu istediği noktada durdurarak, seçimini barıştan yana kullanacaktı! İngiltere de bu oyunda kendisine düşen rolü oynadı ve Ortadoğu’daki uzun vadeli çıkarlarını düşünerek Türkiye’nin kırılan onurunu onarmak için bir plan yaptı. Çünkü Britanya için Musul’un Irak’a bağlanması ne kadar önemliyse, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde tutulması da o kadar önemliydi.

Türkiye’ye, Musul tazminatı Irak petrollerinin lisans hakkı (royalty) gelirlerinden ömür boyu yüzde 10 pay vermeye karar verilecekti. Hükümet, Lindsay’e gerekirse bu hisseyi yüzde 15’e çıkarma yetkisi de vermişti. Hatta eğer Türkiye bu geliri 25 yıl gibi sınırlı bir süre almakla yetinirse, payın yüzde 25’e çıkarılmasına bile razı olacaklardı. Ancak bu pay yatırımların tamamlandığı yıldan itibaren verilecekti. Türk tarafı İngilizlerin fikrini memnuniyet verici buldu ama daha toplantının başlarında payını hemen nakde çevirmek istediğini bildirdi. İngiltere buna olumlu baktı ama Türkiye’nin para karşılığında Musul’dan vazgeçtiği izleniminin doğmaması için anlaşmanın Türkiye’nin lisans gelirlerine katılacağı şeklinde düzenlenmesine ve anlaşmanın sonuna “Türk tarafı isterse payını paraya çevirir” hükmü konmasına karar verildi. Ödenecek payların karşılığı ise 500 bin pound olarak tespit edildi. Türkiye önce bu payı çok az buldu. Londra’ya durumu rapor eden Lindsay’e hükümet, payı 1 milyon pounda kadar çıkarma yetkisi verdi. Ancak Lindsay, son kez şansını deneyerek, Türkiye’ye 500 bin nakdi ödeme ile 25 yıl süre ile royalty gelirlerinden yüzde 10 pay alma arasında bir seçim yapmasını söyledi. Ertesi gün, İngiliz tarafını şaşkınlığa düşüren bir şey oldu: Türk hükümeti Musul’dan, 25 yıl süre ile yüzde 10 pay karşılığı vazgeçmeye hazır olduğunu açıkladı. Sadece söz konusu payını bir yıl içinde 500 bin pounda çevirme hakkını saklı tutmak istiyordu!

Tahmin edileceği gibi İngilizlerin ağzı kulaklarına varmıştı. Çünkü başlangıçta vermeyi düşündüklerinin çok altında bir fiyata işi bağlamışlardı! Düzeltilmiş anlaşma, 6 Haziran 1926 günü TBMM’de sadece iki red ve bir çekimser oya karşılık 143 oyla kabul edildi. Anlaşılacağı üzere, o gün 283 üyenin büyük bir kısmı meclise gelmemişti. Gelselerdi durumun değişeceği şüpheliydi ama gerek halkın, gerekse basının anlaşmaya hiç tepki vermemesi, İngiliz istihbaratçılarının daha önceki tespitleriyle uyum içindeydi. Hakikaten de o günlerde Musul kimsenin umurunda değildi. Zaten gündem de, çok değil bir hafta sonra, İzmir’de Mustafa Kemal’e bir suikast teşebbüsünün ortaya çıkarılmasıyla radikal biçimde değişecekti.

BUNLAR NE ANLAMA GELİYOR?
Mustafa Kemal, başından beri Musul’un Misak-ı Millî sınırları içinde olmadığının farkındaydı. Ancak Kürtleri Millî Mücadele’ye katılmaya razı etmek için Musul’u kurtarma hedefini canlı tutmak gerektiğini biliyordu. Kürtlerle ilişkiler 1921’den itibaren bozulmaya başlayınca, İngilizlerden Kürtlere kültürel özerklik dışında bir hak vermeyecekleri garantisini alınca, büyük Kürt nüfusu ile ileride Türk ulus-devletine sorun çıkarması muhtemel Musul’u dışarıda bırakıvermişti! Üstelik bunu öyle ustaca yaptı ki, bu sancılı yıllar boyunca Meclis’teki muhalifler tasfiye edilirken, kamuoyu Musul için siyasi ve diplomatik her şeyin yapıldığına inandırıldı. Haziran ayında İzmir’de kendisine bir suikast yapılacağı yolunda yeterli istihbarata sahip olduğu halde ısrarla şehre gitmesi bile Musul meselesi ile ilgili olabilirdi. Mustafa Kemal’in tek yanlış hesabı, İngilizlerin Türkiye’yi Batı ittifakına kazanmak için daha fazla ödemeyi göze aldıklarını fark edememesiydi.

ÇERÇEVE: PETROL ALACAĞI KALDI MI?
Irak’ta ilk petrol, 1927 yılında Baba Gurgur kuyusundan çıktı. Türkiye sanıldığı gibi payını nakde çevirmedi. Ankara Antlaşması’nın garanti ettiği lisans ödemeleri Irak’taki petrol boru hatlarının tamamlandığı 1934 yılında başladı ve 1951’e kadar (1945 dışında) düzenli yapıldı. 1954’te bir ek ödeme yapılarak 1945 yılı telafi edildi. Söz konusu yılların bütçe kayıtlarına göre toplam 25.712.000 Lira (o günün parası ile yaklaşık 3,5 milyon pound) tahsil edilmişti. Daha sonra Irak’ın petrol gelirleri astronomik biçimde artmıştı ama 25 yıllık süre 1951’de bittiği için Türkiye bundan yararlanamadı. Ancak nedense, 1952, 1953 ve 1954 yılları bütçelerine ‘sözleşme gereğince Musul petrollerinden alınan’ biçiminde bir başlık konulmasına devam edildi. Bu başlıkların karşısında sırasıyla 6 milyon, 29 milyon ve 40 milyon yazılıydı. 1955 yılında ise “birikimli olarak 100 milyon” ibaresi vardı. Ancak yine garip bir şekilde, 1955’te bütçeden bu ibare çıkarıldı. Anlaşılan Türkiye ve Irak arasında kurulan Bağdat Paktı, eski hayallere nokta koymayı gerekli kılmıştı. Ancak, 1958’de bu kalem bütçede yeniden boy gösterdi.

O yıllarda genç bir maliyeci olan Cahit Kayra’nın anlattığına göre, Cahit Kayra ile MAH Teşkilatı’nı kuran eski askerlerden Rahmi Apak Irak’ın güçlü adamı Nuri Said Paşa ile görüşmeye gittiler. (Apak ile Paşa Harbiye’den arkadaştı.) Irak’tan ‘birikmiş’ 100 milyon lira talep edildi. Ancak Nuri Paşa 50 milyon vermeyi önerdi. Hükümet bu teklifi kabul etmedi. Irak’ta Kral Faysal’ı deviren askerî darbeden sonra 50 milyonu alma ümidi de kalmadığı halde bütçede alacak hanesinde bu kalem gösterilmeye devam edildi. 1986 yılında dönemin Başbakanı Turgut Özal, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in ricası üzerine Musul kalemini bütçeden tekrar çıkardı. Ama o günden bu yana ‘Musul petrollerinden alacaklarımız’ konusu gündemden düşmedi. Bazı araştırmacılara göre 1934-1951 yılları arasında Türkiye’ye ödenen para gerçek gelirlere oranla 2 milyon pound eksikti. Hesabın nasıl yapıldığı belli olmadığı ve bu iddiayı en yüksek kademeler de tekrarladığı halde konu dava konusu yapılmadı. Ama bu tarihçeyi, uluslararası anlaşmalarının bağlayıcılığını ve Türkiye’nin gücünün sınırlarını bilmeyen (ya da bildiği halde milliyetçi, yayılmacı, fetihçi duyguları köpürtmekten çıkarı olan) bazılarının Musul’u geri alma hayali hiç bitmedi…

15/06/2014

Özet Kaynakça: İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, Otopsi Yayınları, 2003; Mim Kemal Öke, Belgelerle Türk-İngiliz İlişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu, 1918-1926, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1992; Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri (1918-1926), AÜ Siyasal Bil. Fak. Yayınları, Ankara 1978; TBMM Gizli Celse Zabıtları, II ve III, TBMM Basımevi, Ankara 1980; Cahit Kayra, 38 Kuşağı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2012.

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*