Dr. Şıvan’ın Yazdığı Kitaplardan İkisinin Acı(nası) Akıbetleri

Kitaplardan ilki, “Ezen ve Ezilen Milletler Meselesi” adlı olanıdır.

Bu kitabın daktilo ile yazılan metni, muhafaza edilmek üzere, o günlerde (1970’li yıllar) memleketi Viranşehir’de yaşayan Zınarê Xamo’ya verilmişti. Daha sonra Parti’nin talimatı üzerine Şêxmus Cıbran, kitabı Zınarê Xamo’dan alıp Ahmet Karlı’ya, Karlı da Ömer Çetin'e teslim etmişti.

Ömer Çetin bir sohbet esnasında bana, kitabı diğer bazı önemli belgelerle birlikte toprağa gömmek suretiyle saklamaya çalıştığını ve  fakat  tümünün nemlenerek okunup yayınlanamaz hale geldiğini belirmişti.

Duyduğum ve bildiğim kadarıyla kitabın bir bölümü, Kürd milli hareketinin uluslararası ittifak ve dayanışma politikası çerçevesinde Sosyalist Sistem ile Emperyalist Sistemi’n anlayış ve muhtemel tutumları ile ilgiliymiş. Bu bağlamda, Sovyetler Birliği ile ABD'nin Kürd-Kürdistan meselesine ilişkin politikaları değerlendiriliyormuş.

Dr. Şıvan, söz konusu yorum ve değerlendirmelerinde, genel olarak  Emperyalist sistem ve onun içinde de ABD’nin tutumunun daha çok önemsenmesi gerektiğini belirtirken, Sosyalist sistem içinde de Çin’in rolünü ön plana çıkarıyormuş.

Dr. Şıvan sonrasında, T-KDP, KİP/DDKD, PÊŞENG ile sürdürülen geleneğin anılan konulardaki tam tersi politik anlayış ve tutumları biliniyor. Bu uyumsuzluğun, kitabın  “acı”  akıbetinde rolü alması muhtemeldir.

Böylesi bir durum,  kaybolmasa da, Dr. Şıvan’ın  “Kürt Millet Hareketleri ve Irak’ta Kürdistan İhtilali"  adlı kitabı için de söz konusudur.

Mahmut Kiper’in bugünkü paylaşımında  isveç’te yayınladıklarından bahsettiği  kitabı kastediyorum. O kitap,  başta Ömer Çetin ve Necmettin Büyükkaya olmak üzere T-KDP yetkililerinin yayınlanmaması yolundaki talimatlarına rağmen, o dönemde (1974) ülke içinde Parti’nin önemli ve etkili bir üyesi olan Orhan Kotan yöneticiliğindeki Komal Yayınevi tarafından 1975 yılında yayınlanmıştı. Orhan Kotan, anılan Kitab’ı, o günlerin belli başlı Parti yöneticilerinin  karşı oldukları bazı bölümlerini metinden çıkarıp öylece  yayınlamasına rağmen, hemen sonrasında, adeta komplovari bir yöntemle fiilen tasfiye edilmekten kurtulamamıştı.

Bu konuyu da 2-3 gün içinde ayrıntılarıyla yazmaya çalışacağım. Ancak bu tür konuları yazmakla başıma “bela”lar da almıyor değilim. Olsun, çünkü artık tarih olan 1960’lı yıllar sonrası dönemi değerlendirirken, o dönem mensubu olduğumuz  örgütün  politik anlayış ve pratiğini,  doğruları ve yanlışlarıyla değil de, o günlerin dar, ayrıştırıcı grupsal  anlayış ve refleksleriyle “yanlışları” tümüyle başkalarına yükleyip “Doğrucu Kasım” misali  sureti haktan görünmektense, “bela” almak tercih edilmelidir. Zira geçmişi kendimizi  de dahil etmek suretiyle objektif olarak değerlendiremezsek; günümüzün bu zorlu koşullarında, milli bir politik  anlayış  oluşturup edinemeyiz ve bunun örgütsel alternatiflerini de yaratmayız. Bunları başaramadıkça da şimdilerde  başımızdaki,  Kürd-Kürdistan anlamında milletleşme ve devletleşme karşıtı olan APO’nun PKK’sinin  politik ve örgütsel hegemonyasının belasını da etkisizleştiremeyiz. 28 Kasım 2025

***

Orhan Kotan’ın Şıvancı Dönemi ve Sonrasındaki Tasfiye Nedeni/Olayı

“Dr. Şıvan’ın Yazdığı Kitaplardan İkisinin Acı/nası Akıbetleri” başlıklı yazımda, Şıvan’ın “Kürt Millet Hareketleri ve Irak’ta Kürdistan İhtilali" adlı kitabını 1975 yılında Komal Yayınları arasında yayınlayan Orhan Kotan’ın T-KDP’den tasfiye edilmesinin arka planını yazacağımı belirtmiştim. Bu konunun esas nedenini teşkil eden önemli bir BELGE’yi, daha 06.01.2007 tarihinde yayınlamış ama gerisini getirmemiştim. Bu yazıyla başlamak üzere, o görevi de yerine getirmeye çalışacağım.

Dr. Şıvan ve iki arkadaşının 1971 yılı Kasımında kurşuna dizilerek katledilmelerinden sonra, O’nun partisinin örgütsel potansiyeline sahip çıkıp ama politik strateji ve çizgisini resmen reddetmese de fiilen sürdür(e)meyen biz “DDKD”lilerdik. Sorun ve konusunun ”DDKD” ile sınırlandırılmasının ”resmi” tam yansıtmadığının, o dönemin Kürt hareketinin daha geniş kesimlerini kapsadığının farkındalığıyla daha 2 binli yıllara varmadan bilgi ve belge arayışındaydım. Zira tüm ulusal güçlerin bir ”CEPHE”si olarak kurulan Dr. Şıvan'ın politik stratejisi ve bu stratejiyi programlayan partisi, Dr. Şıvan Hareketi sonrasında, sadece ”DDKD” ye değil, o dönemde ortaya çıkan Rızgari, Özgürlük Yolu ve  Kawa'ya da önemli kadrolar devretmişti. Ancak Dr. Şıvan olayı’nın ”belalı ve hassas” bir konu olarak sayılıp görülmesi nedeniyle, ortada ne bu kadrolar ne de ayrışma nedenleriyle ilgili yeterince bilgi ve belge yoktu.

DR. Şıvan sonrasında,  ”Van Toplantısı” ile yeni bir reorganizasyonla faaliyetlerine tekrar başlayan  T-KDP'ye, süre içinde alınan ilk MK üyelerinden biri olmama rağmen, anılan kadrolar ve ayrışma nedenlerine ilişkin bilgim, hemen hemen yoktu. Bu nedenle konuyu yıllar sonra, özel çabalarla parça parça öğreniyor, buna ihtiyacı olup  ilgi duyan Kürt siyasetçileri ve kamuoyuna ancak ”gıdım gıdım” sunmak zorunda kalıyorduk, kalıyoruz. Ancak bu ”belalı ve hassas” konunun karanlığını, konu itibariyle birbirleriyle kısmen ”kavgalı” olsalar da, Kürt ulusal davasına duydukları derin inanç ve sorumluluktan kaynaklanan bilinç, fedakarlık ve cesaretleri sayesinde bıraktıkları bilgi ve belgelerle aydınlanmamıza yardımcı olan ruhları şan olası iki değerli insanımız var: Bunlardan birincisi, 23 Ocak 1984'te, sömürgecilerin cellatları tarafın Diyarbakır Zindanı'nda planlanarak vahşice katledilip şehit düşen Necmettin Büyükkaya diğeri de uzun bir sürgünün kahırlı koşullarında, entellektüel ve politik yaşamının en verimli çağında 9 Temmuz 1998 tarihinde kaybettiğimiz Orhan Kotan.

Aşağıda sunacağım önemli BELGE, Necmettin Büyükkaya'nın  arşivinden sağlanan ancak, yukarıda anıldığı gibi 2007 Yılı’na kadar hiçbir yerde yayınlanmayan bir BELGE'dir. Necmettin'in kardeşi Şervan Büyükkaya tarafından derlenen ”Kalemimden Sayfalar” adlı kitabında ise, bu belgenin arka planındaki ayrışma ile ilgili sayılabilecek hayli bilgi ve belge bulunmaktaydı.  Bunlar, yazı serisinin akışı içinde okuyuculara sunulacaktır.

Necmettin Büyükkaya’nın kardeşi Şervan tarafından bana  2007 yılında verilen bu önemli BELGE’de, kim/ler tarafından hangi tarihte yazıldığına dair herhangi bir kayıt yoktu. BELGE’nin başlığı el yazısı, gerisi ise daktilo ile yazılmıştı. İçeriği itibariyle BELGE’yi çok önemli bulan Şervan da, BELGE’nin kim/ler tarafından, ne zaman yazıldığını hayli merak ediyordu. Şervan’ın bana verdiği bu BELGE’yi, daha okur okumaz, o zamanın ideolojik politik düzeyinin koşulları ve belli başlı kadroları içinde, politik içeriği, dili ve  üslubu itibariyle Orhan Kotan’ın kaleme almış olabileceğini düşünmüştüm. Bu düşüncemin çaba ve arayışı içinde iken,  Dr. Şıvan dönemi dahil hareketimizin emektarlarından birisi olan Alişêr'in (Ziya Avcı) verdiği bilgiler, bu kanaatimi doğruladı. Yazının başlığındaki el yazısını Orhan'ın el yazısı ile karşılaştırınca kanaatim kesinleşti. Alişêr'in verdiği bilgiye göre, 12 Mart Darbesi sonrasında Ülke dışına çıkmak zorunda kalıp  Kamışlo, Halep, Şam ve Beyrut arasında mekik dokuyan  ruhu şad olası Soro (Nazmi Balkaş), 1974 yılının 2. yarısında,  Parti’yi yeniden organize edip çalışmalarını başlatmak için  birkaç defa Kuzey’e gelip gitmiş ve  sonrasında kendisi dahil 5 kişilik bir ”Geçici Merkez Komitesi” oluşturmuştu. Daha önce Parti’nin Melezgîr (Malazgirt)  Komitesi'nin sekreteri olan Orhan Kotan, anılan ”Geçici MK” üyelerinden birisiydi ve eskisine göre bazı bölümleri yenilenen bir program taslağıyla beraber aşağıdaki bildiriyi yeniden ortaya çıkışın bir manifestosu olarak kaleme almış ve onay için ”fiili genel sekreter” konumundaki Soro'ya göndermişti. Daha sonraki ayrışma sürecinde Soro’nun bavullar dolusu belgelerini ele geçiren Necmettin Büyükkaya, Belge’yi özenle gizlemişti.

BELGE, Kürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelesinin politik stratejisinde tarih, diğer parçalarla ilişkiler, Türk Sol'u, sömürgecilik, Kemalizm, emperyalizm, alt-emperyalizm, sosyalizm, anti semitizm ve örgütlenme gibi konularda, Dr. Şıvan'ın görüşlerinin devamı olmakla kalmıyor;  onları daha bir açıp, geliştirip yetkin kılıyordu.

Bu BELGE’nin daha ayrıntılı arka planını ve  neden olduğu ayrışmanın ”hikayesi”ni gelecek yazımla anlatmaya çalışacağım. 30 Kasım 2025

BELGE:

TÜRKİY'DE KÜRDİSTAN DEMOKRAT PARTİSİ (T-KDP) MERKEZ KOMİTESİ BİLDİRİSİ

Genel Olarak Kürdistan halkı, bütün dünya halkları gibi tarihinin sancılı günlerini yaşıyor. Son derece yoksul ve son derece geri bıraktırılmış Kürdistan halkı, ırkçı-şöven merkezi otoritelerin faşist baskıları altında gerek red ve inkar edilen milli varlığı ve gerekse zorla gasp edilen demokratik haklarının mücadelesi içinde bu sancıyı çok daha derinden ve çok daha ağır olarak duymaktadır.

Emperyalist dünya savaşları sonucu bir bölümü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği sınırları içinde kalmak üzere beş merkezi otorite tarafından (Türkiye-İran-Irak-Suriye) bölüşülen Kürdistan halkına sadece SSCB içinde milli varlığına sahip olma ve demokratik haklarını kullanma ve dilini ve kültürünü geliştirme imkanı sağlandı.

İran, Irak, Suriye ve Türkiye'de ise milli varlığı inkar edilen ve bu inkar politikasının kaçınılmaz sonucu olarak demokratik haklarına el konulan Kürt halkı durmaksızın çağ dışı, insanlık dışı vahşi metotlarla yok edilmek istenmektedir.

Orta-Doğu'ya musallat olan dar milliyetçi görüşün vazgeçilmez koruyucusu ve uygulayıcısı olan ordu bürokrasisinin ve ırkçı-şoven iktidar elitlerinin insan mantığına sığmayan akıl almaz metotlarla yok etmeye kararlı göründükleri Kürt halkı, Kürdistan'ın her biriminde ve her bölümünde direnmektedir.

Bu direnme hareketleri elbette yüzyıllardır bir arada yaşadıkları ve kaderleri ve çıkarları ortak olan İran'da Fars ve Acem; Irak ve Suriye'de Arap ve Türkiye'de Türk halkının gerçek özlem ve çıkarlarına karşı değildir. Tam tersine bu halkların gerek demokrasi ve gerekse siyasi ve iktisadi istiklal mücadelelerinin temel esprisi içerisindedir.

Direnme hareketlerinin başlı başına bir bölümü ve silahlı mücadelesi Irak Kürdistanı'nda verilmektedir. Dört bir yanı dost olmayan devletlerle çevrilerek izole edilen bir kara parçası üzerinde tepeden tırnağa modern silahlarla techizatlanmış Irak Silahlı Kuvvetleri'ne karşı büyük bir sabır ve metanetle, büyük bir inanç ve kararlılıkla ve kahramanca direnen peşmergeler sessiz-sedasız yirminci yüzyılın destanını yazmaktadırlar. Bugün gerici BAAS iktidarının ırkçı politikasına alkış tutan ve faşist uygulamalarının şarlatanlığını yapan zavallı tellallardan başka herkes bilmektedir ki Irak Kürdistanı'nda , Dünya halklarının Milli Kurtuluş Mücadelesinin doğru ve temel şiarları çerçevesinde haklı ve meşru bir mücadele verilmektedir. Ve gene BAAS'ın ve O'nun içerde ve dışardaki yaltakçılarından başka herkes biliyor ki bu savaş aynı zamanda aldatılan ve kana boğulan fukara Arap halkının da gerçek düşmanlarını tanıması ve gerçek demokrasiye ulaşmasının mücadelesidir.

Türkiye'ye gelince durum hemen hemen aynıdır. Türkiye'de Kürdistan Demokrat Partisi, siyasi programının giriş bölümünde durumu şöyle değerlendiriyor:

“Türkiye'de siyasi ve iktisadi iktidar güçleri açıkça Amerikan ve Avrupa sermayesinin emperyalist emellerine hizmet ederler. Bütün boyutlarıyla genel olarak emperyalizmin emrinde ve hizmetindedirler.

“Bunun yanında bu siyasi ve iktisadi iktidar güçleri Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde yaşayan Kürt Halkına karşı askeri işgal ve iktisadi istila (yerleşme-yayılma-sömürme) eylemi ile bizzat emperyalist bir uygulama içindedir. Bu durum karşısında Kürt Halkı kendisine uygulanan emperyalist uygulamaya karşı mücadele etmek mecburiyetindedir. Bu mücadelenin adı DEMOKRATİK MİLLİ DİRENME MÜCADELESİDİR.

“Kürt Halkının demokratik milli direnme mücadelesi hiçbir surette Türk halkına karşı değildir. Ve Türk halkının temel özlem ve çıkarları ile çatışmaz. mücadele, Kürt Halkının milli varlığını red ve inkar eden ve temel demokratik haklarını zorla, hileyle gasp eden iktidarlara karşıdır”

Yukarıya siyasi programının girişinden bir bölümünü aldığımız TÜRKİYE'DE KÜRDİSTAN DEMOKRAT PARTİSİ, yıllar boyu ırkçı-şoven iktidar elitleri tarafından asimile ve jenosit ile yok edilmek istenen Türkiye Kürdistanı'nda yaşayan Kürt Halkının milli varlığının esprisi içinde demokratik direnme hareketinin örgütlü gücü ve öncü müfrezesi olarak ortaya çıktı. Parti, halkın gerçek acılarından ve temel özlemlerinden kaynaklanarak vücut bulduğu andan itibaren dar milliyetçi önyargılar ve dogmatik bilgilerle şartlanmış sekter Türk aydınları ve bir kısım sorumsuz Kürt tarafından alabildiğine karalandı. Bir yandan gerici ve bölücü olarak karalanan parti öte yandan komünist olarak afişe edilmek istendi. Her iki durumda da görünen ve görünmeyen amaç Kürt Halkının haklı ve meşru Demokratik Milli Direnme Hareketinin gücünü bölmek ve inancını dağıtmak olarak ifade edilebilir. Parti, bir yandan ırkçı-şöven iktidar elitlerinin terör ve zulüm örgütleri ile boğazlaşırken bir yandan da bu irili ufaklı ihanet şebekelerine karşı amansız bir mücadelenin içine girdi.

Türkiye'de Kürdistan Demokrat Partisi'nin inancı şudur: Kürt halkı da cümle haklar gibi mübarektir, mukaddestir. Kürt Halkı da cümle halklar gibi aydınlık ve mutlu bir hayata layıktır.

Türk Solu ve Bazı Yanlışlar

Türkiye Kürdistan'ında Marksist-leninist mücadeleyi önerenler, T-DKP'yi Marksist-Leninist parti gibi görmek isteyenler büyük bir hata içindedirler. Emek-sermaye çelişkisinin yani modern toplum sınıflarını oluşturan Burjuva-proleter mücadelesinin çözümü elbette ki sosyalizmden geçer. Ancak halkının %100'ü son derece geri bir üretim biçimi içinde bulunan ve başlıca unsuru (%85-90) köylü yığınların teşkil ettiği Kürdistan'da T-KDP Marksist-Leninist mücadele içinde değildir. Bu önerinin sahibi   değildir. Ve bu önerinin sahibi olamaz. T-KDP, halkın sınıf yapısına bağlı olmaksızın bütün sınıf ve tabakalarının sorularına cevap veren ve özlemlerini bünyesinde barındıran bir CEPHE partisidir. Bir MİLLİ partidir. Kürt Halkının Milli Direnme hareketinin teşkilatlı gücü, öncü müfrezesidir. T-KDP'nin milli karakteri halkının mücadelesinin tabii bir sonucu olduğu gibi, sosyal karakteri de ezilen, hakir görülen bahtı kara ve mazlum Kürt halkının daha mutlu ve daha aydınlık bir dünya içinde yaşamasını amaçladığından elbette ki halk düşmanı harami çetelerin hükümranlığından azadedir. Bu sebeple muğlak günlük laf kalabalığından titizlikle kaçınmak prensibi, T-KDP'nin ana prensibidir. T-KDP, basmakalıp teorik şemalardan hareket etmez,; bizatihi halkın somut durumundan, somut acısından, somut ve objektif özlemlerinden hareket eder.

Türkiye Sol'u, önce  Kürdistan’dan kaynaklanan her demokratik hareketi kuşkuyla ve güvensizlikle karşılamak hastalığından vazgeçmelidir. BAAS'ın ırkçı uygulamalarını ilerici-devrimci görmek, göstermek hastalığından vazgeçmelidir. Kürt halkının ezme ve yok etme politikasına karşı biriken mücadelesini ve isyanını, halkın yerli ve milli değerlerine yabancı düşen uluslararası genel doğruların kanalına akıtmak hastalığından vazgeçmelidir. Irkçı-şoven iktidar elitlerinin ve tabii egemen sınıf ideolojisinin dümen suyunda Kürdistan Milli Direnme Hareketlerini emperyalizmin güdümünde, gerici ve irticai olarak görmek, göstermek hastalığından vazgeçmelidir. Kürdistan Milli Direnme hareketlerini komünist bir hareket olarak örgütleme, yürütme hastalığından vazgeçmelidir. Kürdistan halkının yerli ve milli değerlerine saygısızlık etmek hastalığından vazgeçmelidir. Kürdistan halkının içinde bulunduğu üretim biçimine, sosyal ve idari ilişkilerine, politik bilinç seviyesine uygun olmayan mücadele biçimleri önerme ve bunu icazetli olarak oynama hastalığından vazgeçmelidir. Ve Türk Sol'u son tahlilde egemen ulusun egemen dili, baskı-zulüm ve egemen askeri, mali ve idari sisteminin içinde bulunduğunu bir an bile olsa unutma hastalığından vazgeçmelidir.

Türk Solu’nun siyasi programları, milli direnme hareketlerinin özlemlerine cevap vermez. Bu siyasi programlar, milli direnme hareketlerinin tabanına yabancıdır. Çünkü işçi seviyesinde düşünülerek, hazırlanmıştır. Yabancılık, sınıf mücadelesi esas alınarak ve dolayısıyla toplumun bütün sınıf ve tabakalarının sorunlarına karşılık verememe durumundan ötürüdür.

Milli tahakküme karşı biriken isyan ise toplumun bütün sınıf ve tabakaları için ortak karakter taşır. Bu bakımdan Demokratik Milli Direnme Hareketlerinin siyasi programlarının, bütün sınıf ve tabakaları kapsayan ortak formüller taşıması gerekir. Boyutları teoride belirlenmiş, pratikte ise (doğru olmalarına karşı) çok cılız ve takatsiz olan şiarların yararına halkların özgün mücadeleleri kullanılamaz. Kürt Halkının Demokratik Milli Direnme mücadelesi teorik şemaların tuzağına düşmeden, düşürülmeden açık yüreklilikle değerlendirilmelidir. Hele ırkçı-şoven iktidar elitlerinin zulmünden ve baskısından çekinilerek, Kürt Halkının Milli Direnişini karalamak; bunun arkasına (faşizmden icazetli) Kürt emekçileri ile Türk proleterlerinin ortak mücadelesini önermek son derece ahlaksızca bir düşüncedir. Kaçakçılıktır. Korkaklıktır. Kürt Halkını kesintisiz devrim doğrultusundan saptırmak ve sonuç olarak ebedi bir köleliğe mahkum etmektir.

Türk Sol'u bir sömürge politikasının tabii sonucu olarak Kürt militanlarını her halükarda Türk sosyalist hareketinin içinde mütalaa etmek, Türk sosyalist hareketinin günahlarını taşıma mecburiyetinde görmek, halkın özgün mücadelesini bir yana iterek bir kültür ayrılığı içinde, bir şiar ayrılığı içinde, bir program ve hedef ayrılığı içinde bulunan Türk proleter hareketinin içinde mücadele önermek, Türk dili ve Kürt halkına siyasi ve iktisadi bilinç götürme görevi ile mahkum etmek hastalığından da vazgeçmelidir.

Kokuşmuş, köhne idealizmin çürümüş beyinlerinden bir şey beklemiyoruz. Şoven önyargılar ile kendini mahkum eden küçük burjuva bürokratlarından, radikallerden ve Kemalist şaklabanlardan da bir şey beklemiyoruz. Ama diyalektiğe, bilime saygılı olduğunu iddia eden sol, özeleştirisini açık yüreklilikle yapmak mecburiyetindedir. Kürt halkının mücadelesine saygılı olmak açısından sahip oldukları miras gerçekten yüz kızartıcıdır.

Türkiye'nin heterojen yapısının karşılığı: TÜRKİYE HALKLARIDIR. Kristalize halk kesimleri vardır ve bu objektif olarak belgelenmiştir. Öte yandan devrimci çizgiyi, işçi sınıfı felsefesi, ideolojik sistematiği ile belirlemek ayrı şeydir; milli özlemlerin demokratik niteliği ile sınıfsal hareketlerin özdeş tutulması ayrı şey. Hiç unutulmaması gereken temel bir yasa da şudur: Burjuva milliyetçiliğini halklar milli kurtuluş hareketleri ile çağımızda mahkum etmişlerdir. Burjuva milliyetçiliği, küçük-burjuva eğilim ve özlemleri; Leninist öğretinin, diyalektik materyalizmin mantığı, akla kara gibi eksi ile artı gibi sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da taban tabana zıt , taban tabana ayrı bir dünya görüşünü , ayrı bir yorumu ve ayrı bir eylem biçimini oluştururlar, gerçekleştirirler.

Denilebilir ki kapitalist toplumun iç dinamizmini oluşturan çelişkileri, feodal toplumun diyalektiğine oturtmak ne kadar ters ve tutarsız, cesetleşmiş bir öneri ise, Türkiye'nin özgün yapısını, kristalize halk kesimlerini ve bunların objektif durumlarını ele almadan bir ağızdan öne sürülen ortak eylem, ilke birliği v.b de o kadar ters, o kadar garabet ceninlere gebedir.

Şimdilik bu kadar...

Partinin Gelişmesi:

Partimiz, halkımızın içinde bulunduğu son derece nazik durumun tabii bir sonucu olarak içten ve dıştan tahriplerle bir hayli yara aldı ve zedelendi. Önce Polit-Büro'nun üç üyesi hesabı tarih içinde sorulacak olan bir olaydan ötürü tutuklanarak kurşuna dizildiler. Yönetim mekanizması parçalandı. Bu durum sadece parti tarihinin değil fakat bir bütün olarak Kürdistan tarihinin çok önemli bir bölümü olarak gelecekte uzun uzun tartışılarak hak ettiği yerine oturtulacaktır. Ancak bu olay bize şunu öğretti: Türk Milli Emniyet'i (MİT) ve benzeri terör ve zulüm örgütleri, Kürt Halkının son derce haklı ve meşru olan ve mutlaka kazanılacak hareketini boğmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Onlardan hareketi bölmek ve parçalamak için her kahpelik ve tuzak beklenebilir.

Bu kanlı oyun sonunda Dr. Şıvan, Çeko ve Brüsk gibi yiğit önderlerle beraber, dürüst Kürt milliyetçisi Sait Elçi'yi de kaybettik. Onların derin acıları hareketimizi bölmeyecek ve fakat hareketimize güç katacaktır.

Değerli arkadaşlarımızın ölümü elbette ki partimiz bünyesinde büyük bir yara açtı. Ama partimizin inançlı ve kararlı tabanı her güçlüğü ve engeli göğüsleyecek metaneti ve sabrı ve direncini ispat etmek istercesine katiyen çözülmedi. Ve daha güçlü ve daha kararlı olarak mücadeleye devam etti. Bu felaketi fırsat bilerek ırkçı şoven iktidarlarla işbirliği yapan faşizmin kirli ve kanlı hançerlerini halkımızın böğrüne saplamak isteyen bir kısım gözü dönmüş bedbahtlar, sahipsiz kalan üyelerimize el attılar. Partimiz felaketi göğüslerken elbette ki çok çalışmak zorunda idi. bu yüzden boş kalan bölgelerimize el atan iki yüzlülere ve korkaklara diyeceğimiz şudur: Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki partimizin saflarında omuz omuza biriken halkımız bu ihanet şebekelerine hak ettikleri cevabı er veya geç verecektir.

Aradan geçen uzun ve acılı mücadele günlerinden sonra bugün T-KDP bize neler öğretti?

Bunları özetleyelim:

T-KDP bize şunu öğretiyor:

- Kürt halkının gerçek ve temel özlemlerini ele almayan; mücadelemizin, dünya halklarının siyasi ve iktisadi istiklal mücadeleleri içindeki yerini belirlemeyen; iki yüzlü, dönek kadrolardan temizlenmemiş, şüpheciler ve örgüte güven duymayanlardan kurulan bir parti Kürt halkının mücadelesini yürütemez. Ancak teslimiyetçi bir politikayı reddeden, Türk faşizmine ve onun ırkçı-şoven iktidar elitlerine karşı tavizsiz bir mücadeleyi kararlı olarak ele alan bir parti Kürt Halkının Demokratik Milli Direnme hareketini götürebilir.

Bu açık durum bize, Kürt halkını böyle bir partiden koparmanın, O'nu aslında mücadeleden koparmak demek olduğunu öğretiyor.

-Çağımızda milli kin, sınıf kini iç içe büyümektedir. Bu nedenle T-KDP bize Kürt halkının Milli Devrim hareketinin, sosyal devrim hareketiyle iç içe ve kan içindeki maddeler gibi mutlaka beraber yürümesini öğretiyor. Kürt halkını yabancı cellatların elinden alıp kendi cellatlarının eline teslim etmeyeceğiz. Buna inançlı ve kararlıyız.

-Partimiz bize, dünya halklarının siyasi ve iktisadi istiklal hareketinden kopmuş, doğru ideolojileri donmuş kalıplara mahkum eden partilerin değil, ancak halkının içinde, kanını ve canını halkından alan ve sınıfsal yapısına bağlı olmaksızın cümle halkı bünyesinde barındıran gerçek bir CEPHE teşkilatının hareketimizi başarıya götürebileceğini öğretiyor.

- T-KDP'nin tecrübeleri bize, partimizi yeniden tepeden tırnağa ele almanın gerekli olduğunu öğretiyor. Kürdistan köylüsünün siyasi programda açıklanan Milli Muhalefet Potansiyelini doğru hedeflere kanalize etmeyi;

Kürdistan köylüsünün vazgeçilmez müttefikleri olan aydınları, öğrencileri, proleter unsurları ve militan orta sınıf insanlarını demokratik milli direnme hareketinin gerçek mücahitleri olarak hazırlamayı ve harekete geçirmeyi;

Türkleşmiş kurumlarda Türkleşmiş Kürt proleterlerin, Türk potansiyelinin temel mücadelesine katıksız olarak katılmayı ve fakat TÜRK proleteryasına Kürdistan Milli Direnme hareketinin haklı ve meşru özlerini götürme görevi içinde hazırlamayı;

Komşu ülkelerdeki Milli Kurtuluş Hareketleri ile yakın ve sağlam bağlar kurmayı, bu cümleden olmak üzere :

Irak Kürdistan'ındaki silahlı direnme hareketini politik ve maddi gücümüzle desteklemeyi;

Filistin fedailerinin haklı mücadelelerine kayıtsız şartsız arka çıkmayı;

Yıllar ve yıllar boyu vatansız yaşayan ve elbette halk olma gururunu taşıma hakkına sahip olan İsrail halkının Orta-Doğu devrimci çemberi içinde gerçek yerini alması için sınırsız bir sabır ve inançla çalışmayı;

Ve bu genel esaslar içinde halkımızın milli ve tarihi değerlerine ve kurumlarına kıskançlıkla sahip çıkmayı öğretiyor.

- T-KDP'nin tecrübeleri bize, Kürt Halkının milli varlığına sahip olma ve Demokratik haklarını kazanma ve kullanma mücadelesinin, Türkiye'de hiç bir garantisi olmayan göstermelik demokrasinin şartları içinde hiç bir surette olamayacağını; halkımızın militan teşkilatlarının sağlıklı olarak kurulmasını öğretiyor.

- T-KDP, büyük Şeyh Sait hareketinin, kanlı Dersim direnmesine; Zilan Katliamı’ndan Ağrı dayatmasına kadar bütün demokratik muhtevalı milli direnme hareketlerinin gerçek mirasçısının T-KDP olduğunu öğretiyor. T-KDP, ayrıca bize irili ufaklı fakat ırkçı-şöven iktidar makinasının faşist dişlileri arasında kalan partilerin Kürt Halkının mücadelesini yürütemediğini, yönetemediğini ve mücadeleyi yok olmaya mahkum ettiğini öğretiyor.

Bu yüzden biz Kürt Halkından talepte bulunan hiçbir siyasi organizasyonu (ister iyi niyetle ister fitne ve fesat için olsun) kabul etmiyoruz.

Ve iddiamız şudur: Kürt Halkının Demokratik Milli Direnme Hareketinin öncü gücü ve teşkilatlı müfrezesi ancak ve sadece TÜRKİYE'DE KÜRDİSTAN DEMOKRAT PARTİSİ'dir. Bunun dışında kalan bütün teşkilat ve fraksiyonlar faşizmin izni ve icazetiyle halkımızın böğründe yuva kuranlardır.

Bunlar, faşizmin kanlı kırbacını halkımızın fukara ve çıplak bedenine vuranlardır.

Bunlar, sapıklar ve sapmacılardır.

Bunlar, ana rahminden temizlenip atılmış, kendilerine kanal arayan kan pıhtılarıdır.

İşte T-KDP, bütün bu pisliklerin ve cerahatların içinde canlı ve sağlıklı bir organizmanın,

Militan mücahit bir teşkilatın,

Cesur, kararlı ve inançlı bir kadronun , her felaketi ve tahripkar akımı alt edecek bünyeye ve cesarete sahip bir partinin şart olduğunu bize öğretiyor.

T-KDP bize, Kürt halkının gerçek partisinin bu günün olaylarını değil, yarının olaylarının da teker teker ele alınarak incelemeyi ve nasıl olacaklarını değil, nasıl olmaları gerektiğini karara bağlayarak uygulamanın şart olduğunu öğretiyor.

T-KDP bize devrimci eylem ve eylemi oluşturan devrimci ideolojiyi bir donmuş maddeler yığını, bir karar çöplüğü, bir reçete olarak değil; halkımızın değişen ve gelişen durumunu ve toplumsal yapısını yakından takip etmeyi, ve her yeni duruma yeni ve doğru çözüm yolları aramayı ve bulmayı öğretiyor.

Ayrıca dünya halklarının siyasi ve iktisadi istiklal hareketlerinin özüne hakim olmayı

öğretiyor. Ancak bu hakimiyet, bir takım maddeleri ezberlemek ve onları körü körüne taklit etmek değildir. Teoriyi özel şartlarımıza korkusuzca ve kusursuzca uygulamak demektir.

Tecrübelerden donmuş kalıplar çıkarmak ve bunları uygulamak son tahlilde işgalcilerin ve istilacıların işine yarar.

Bu bakımdan partimiz şehirlerde kalıplaşmış bir kaç aydını tatmin etme hastalığı içinde sivri ve keskin ve fakat uygulaması olamayan parlak laflar etmiyor. Halkımızın gerçek ve vazgeçilmez demokratik milli direnme hareketinin mütevazi özlemlerini ve desteklerini formüle ediyor.

T-KDP bize Kürdistan halkı ile tam bağlar kurmayı ve bu bağları kuvvetlendirmeyi öğretiyor. Yığınların meselelerine vakıf olmayı , yığınların meseleleri üzerine partinin siyasi programı esasları içinde çözümler getirmeyi öğretiyor. Sadece yığınları eğitmeyi değil, yığınlardan öğrenmeyi öğretiyor.

T-KDP der ki: Halkımız partimizin anasıdır. Kaynağıdır. Biz halkımızdan süt emiyoruz. Partimiz halk kaynağının içinden kan alır, can bulur.

Parti der ki:

İçindeki hainleri ez.

İçindeki dönekleri at.

İçindeki korkakları ele.

İçindeki kirlerden kurtul.

Parti der ki; kendini büyük görme, kusurlarını gör. Hatalarını kabul et. Boş gurura kapılma.

Parti der ki: Hatalarını görmezsen hatalarını gizlersen, sancılarını söylemezsen, eksiklerini tamamlamazsan. YENİLİRSİN.

T-KDP, hatalarını ve eksikliklerini açık yüreklilikle ortaya koyuyor. Daha iyiye, daha güçlü ve daha sarsılmaz olmak için mücadele ediyor.

T-KDP, Kürt halkının tek umudu ve tek dayanağıdır.

T-KDP, bu zor ve çetin geçitlerden geçecektir. Ve halkımız Demokratik Milli Direnme Hareketini başarıya götürecektir.

YAŞASIN DÜNYA HALKLARININ SİYASİ VE İKTİSADİ İSTİKLAL MÜCADELESİ!

YAŞASIN KÜRT HALKININ DEMOKRATİK MİLLİ DİRENME HAREKETİ!

2. Bölüm

Başlıkta belirtilen yazının 1. Bölümünü 30 Kasım 2025 tarihinde yayınlamış ve devamını da yazacağımı belirtmiştim. Yedi ayı aşan gecikmenin nedeni, konuya ilişkin olarak yararlanacağım belge ve bilgilerin de  mekânsal olarak farklı ülkeleri kapsayan yaşamımdan kaynaklı parçalı halleriydi.

Derken konuya ve ona dair belge ve bilgilere dalınca, anılan tasfiyenin, şahsi ve siyasi özellikleriyle Orhan Kotan’ı ve dört parçasıyla  Kürd ve Kürdistan milli mücadelesini  de aşan  boyutlara sahip olduğu daha iyice anlaşılacak ve böylece yazacağım  yazının “yük”ü de  ağırlaşacaktı. 

Zira konuya daldıkça anlaşılıyordu ki, tasfiye edilenler/olanlar, yalnızca işgalci sömürgeciliğe maruz kalmış mazlum Kürd milletinin 1970’li yıllarının entelektüel donanımı, ideolojik-politik, örgütsel anlayış ve düzeyi ile  seçkin ve etkin bir kadrosu olan Orhan Kotan ve gibileriyle sınırlı  değildi. Değişim, dönüşüm, diğer bir ifade ile “tasfiye”, Dünya ve dolayısıyla Bölge çapındaydı. O günlerin “İki Sistemli Dünya”sında,  Kürd-Kürdistan benzeri  mazlum milletlerin  milli mücadele stratejileriyle beraber  politik kadroları da ideolojik, politik ve örgütsel anlayış ve yapılarıyla belli bir değişim ve dönüşüme uğruyorlardı.  Ve böylece milletleşip devletleşme amaçlı  milli kurtuluş mücadelesi veren hareketlerin doğal  ideolojisi durumundaki milliyetçilik de belli bir değişime uğrayarak daha doğrusu uğratılarak, yerini ağırlıkla sosyalizm/komünizm amaçlı sınıfsal kurtuluşa ve sol ideolojiye bırakıyordu. Hatırlanacağı gibi, aynı süreçte ideolojisi, politikası ve amacıyla beraber siyasal stratejinin  ruhu/sembolü sayılan  “Yaşasın mazlum milletlerin Ulusal kurtuluş mücadelesi “ şiarı da, ağırlıkla  yerini “Yaşasın  ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadelesi” şiarına bırakmıştı.

Kısacası, anlatılagelen amaç ve araçlı nitelikleriyle  değişim ve dönüşüm, yerel değil;  şu veya bu grubun ve şahsın ötesinde, Dünya çapında, yani geneldi.

O dönemin genel “ruh”u olan  bu değişim ve dönüşüme karşı,  ruhu şad olası Orhan Kotan ve benzeri kadrolarla aynı dönemde oluşup kurulan bazı Kürt örgütleri,   görece daha bir dirençli davransalar da, nihayetinde o genel  dalga ve “ruh”unun etkisi ile oluşan değişim ve dönüşümün dışında kal(a)madılar. Nitekim Orhan Kotan’ın da, sahip olduğu milli bilincin görece direncine  rağmen, daha sonrasında “Kürdistan Komünist Partisi”ni kurma girişiminde bulunduğu biliniyor. 

Böylece yazı boyunca anlatılacağı gibi amaç, adı geçecek olanları şöyle veya böyle eleştirmek veya taktir etmekten çok,  o değişim ve dönüşüm içindeki rollerine işaret edip, yaşananlardan Kürd/istan Milli hareketinin bugünü ve geleceği için dersler çıkarılmasını sağlamaktır.

Sol anlayışa sahip olduğu halde, Türk Solu’na mensup hiçbir örgüte belli bir bilinçle üye olmayan  Sait Kırmızıtoprak (Dr. Şıvan), anılan Dünya ve Bölgesel çaplı sosyal ve özellikle siyasal değişim-dönüşüm sürecinin trendi içinde, bir grup arkadaşıyla beraber,  28 Haziran 1970’te, ideolojik ve politik olarak Kürt milliyetçiliğini esas alan Türkiye’de Kürdistan  Demokrat Partisi’ni (T-KDP) kurup mücadeleye başlamıştı. O günkü koşullarda T-KDP programında açıklıkla yer almasa da amaç, Türkiye’de  başta Kürd-Kürdistan meselesi olmak üzere, “Halkların Kaderlerini Serbestçe Tayin Hakkı” ve “Milletlerin Tam Hak Eşitliği” idi.

Bu yazımda, Dr. Şıvan’ın kurduğu adı geçen Parti’nin, süre içinde KİP/DDKD ve PPKK’ye (PÊŞENG)  varan  ideolojik, politik ve örgütsel evrimini ve 56 yıl sonra ideolojik, politik ve örgütsel olarak tekrar dönüp uygulamaya çalıştığımız milli stratejiyi anlatmaya çalışacağım.

***

Projesi ve planıyla “İki Sait Olayı” trajedisinin  siyasal ve örgütsel  tasfiye girişiminden sonra, T-KDP’nin belli başlı yönetici ve kadroları,  aynı zamanda Gn. Sekreter yardımcısı da olan Nazmi Balkaş’ın (Soro) koordinasyonunda, belli aralıklarla  Güney Kürdistan’dan ayrılmışlardı. Böylece  Ziya Avcı ve Melle Yunus, Kuzey Kürdistan’a dönerlerken;  diğerleri de önce  Güneybatı Kürdistan’a, Oradan da  Lübnan’a geçerek değişik Avrupa ülkelerine dağı(tıl)lmışlardı. Bu çerçevede,  önce Zeki Tekeş ile Ahmet Aras daha sonra da Ömer Çetin ile Necmettin Büyükkaya, 1972 Yılı Sonbaharı’nda,  Çekoslovakya üzeri İsveç’e, Muhterem Biçimli, Melle Mehmud Okutucu Almanya’ya giderlerken,  Soro, Ömer Özsökmenler (Cudi) ve Melle Ebdülkerim Ceyhan ise Güneybatı Kürdistan’da (Suriye’nin İşgalinde bulunan Kürdistan parçası) kalmışlardı. Bunlardan Melle Ebdülkerim, T-KDP yöneticilerinin Said Elçi Olayı’nda yanlış yaptıklarına inandığı için, daha Güney’de iken, parti üyeliği dahil, aktif siyaseti bırakmış durumdaydı. Ömer Özsekmenler (Cudi), THKO’lu olarak aranırken, daha İstanbul’dan tanıştıkları Necmettin Büyükkaya’nın yardımıyla  Güney Kürdistan’a geçmiş ve o süreçte T-KDP  ile çalışmaya başlamıştı.  Nazmi Balkaş (Soro) ise, daha başından beri T-KDP’nin bir kurucusu ve yöneticisiydi. Parti’nin, “Güney’de Eğitim Projesi” çerçevesinde, daha 4 Ekim 1969 tarihinde Güney Kürdistan’a  gidip oradan çalışmalara  devam eden yönetici kadroların da belli başlılarından biriydi. Bildiğim ve düzenli olarak yazıp tuttuğu günlük notlarından anlayıp çıkardığım kadarıyla Soro, resmen olmasa da pratikte, T-KDP’nin istihbari görevlerini de yapıyor ve  bu çerçevede  IKDP’nin İstihbarat bölümünün örgütü  olan “PARASTIN” ile  yakın bir mesaisi de  bulunuyordu. Hatta Güney Kürdistan Hareketi’nin, İstihbarat alanında daha bir  profesyonelleşip kurumsallaşması için   Süleymaniye’de organize ettiği dönemsel kurslardan  birine de katıldığını duymuşluğum var. 

Aslen Liceli  olan Soro’nun Malbat’ı, Şıx Said Ayaklanması’na aktif olarak katılmış ve yenilgiden sonra  bazıları Güneybatı Kürdistan’a yerleşmiş; zaman içinde oradan da ta Ürdün’e ve Lübnan’a kadar dağılmıştı. Tüm bu niteliklerinden kaynaklı olan imkan ve ilişkileri sayesinde Soro,  Güneybatı Kürdistan’ı terk etmemekle kalmamış; Ora’yı, Dr. Şıvan ve arkadaşlarının şehadetlerinden sonra, T-KDP’nin  Kuzey Kürdistan’da   siyasal, özellikle örgütsel olarak yeniden organize edilmesi için adeta bir “üs” olarak da değerlendirmeye çalışmıştır.  Yanı sıra,   kurtarabildikleri kadarıyla  T-KDP’nin arşivinin güven içinde muhafazası için  de esas olarak Güneybatı Kürdistanı’nı seçmiştir.

Soro, tüm  bu çalışmaları sürecinde, Suriye makamları tarafından, ilki 1972 Yılı Kasım’ında ikincisi de 1973 Ocak’ında olmak üzere, iki defa yakalanarak  kısa vadelerle  tutuklanmış ve  serbest bırakıldıktan sonra sınır dışı edilerek Lübnan’a gönderilmiştir. O süreçte, zaman zaman Ürdün’e de uğrayan  Soro,   sıkça Suriye’ye ve Güneybatı Kürdistan’a gelip giderek, anılan çalışmasına devam  etmiştir.

Böylece Soro, söz konusu re-organizasyonda,  adeta bir “merkez” görevi görmüş;  hem ülke içindeki yapı ve kadrolarla hem de başta İsveç’teki Ömer Çetin, Necmettin Büyükkaya ve Almanya’da Hıdır Kurun gibi Parti’nin diğer kimi yöneticileri ve önemli kadrolarıyla  birlikte  re-organizasyonu devam ettirmeye çalışmıştır. Bu faaliyet çerçevesinde Soro,  1973 sonbaharından itibaren  Kuzey Kürdistan’a bizatihi gidip gelmeye başlamış; 1974 Yılı boyunca bu faaliyetlerini hızlandırarak  Parti’nin,  o günlerin koşullarında, daha “stratejik” önem arz eden   Siirt, Hakkari ve  Van örgütlenmelerini yenileyip güçlendirmeye çalışmıştır. Bu amaçla o dönemde,  Parti’nin Van’daki   yetkililerinden biri olan Ziya Avcı’nın (Elişêr) da katkılarıyla Agiri, Muş derken, Melezgir’in mahali komite sekreteri olan Orhan Kotan’a kadar varan faaliyetler sürdürmüş; onlarla karşılıklı sohbetlerde bulunmuştur. Bu çalışmalar sonucunda, Ülke içinde,  adım adım genişletilmek suretiyle  Melle Ebdullah Varlı, Şerafettin Kaya, Ziya Avcı, Orhan Kotan, Hafız Tuğan, Ahmet Okçuoğlu, Ahmet Karlı, Namık Duruk’tan  oluşan geçici bir Merkez Komitesi oluş(tur)muştur. Ömer Çetin, Necmettin Büyükkaya ve Hıdır Kurun da bu Komite’nin Ülke dışındaki üyeleridirler.

Bu oluşum sürecinde Soro, fiili  bir genel sekreter rolüne sahiptir. Gerek reorganizasyon sürecinde gerekse de Merkez Komitesi’nin oluşumunda, Feqi Hüseyin Sağnıç, çok önemli roller oynamış; ancak  kendisi, tüm ısrarlara rağmen, Merkez Komitesi’nde yer almak istememiştir. Aynı durum, kısmen Osman Aydın için de söz konusudur. 10 Temmuz 2026

3. Bölüm

Bu serinin “1. Bölümü”nün ekinde yayınlanan “TÜRKİY'DE KÜRDİSTAN DEMOKRAT PARTİSİ (T-KDP) MERKEZ KOMİTESİ BİLDİRİSİ”, Soro’nun görevlendirmesiyle anılan re-organizasyon girişiminin  bir manifestosu olarak, Orhan Kotan tarafından kaleme alınmıştı. Anılan yazıda da belirtildiği gibi, söz konusu bildiri,   Kürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelesinin politik stratejisinde tarih, diğer parçalarla ilişkiler, Türk Sol'u, Sömürgecilik, Kemalizm, Emperyalizm, Alt-Emperyalizm, Sosyalizm, Anti-Semitizm ve Ayrı Örgütlenme gibi konularda, Dr. Şıvan'ın görüşlerinin devamı olmakla kalmıyor; onları daha bir açıp, geliştirip anlaşılır kılıyordu.

Daha sonraları, T-KDP’nin Ömer Çetin, Necmettin Büyükkaya, Ziya Avcı, Ahmet Karlı, Hafız Tuğan ve diğer bazı T-KDP yöneticileriyle yaptığım  sohbetlerden duyup anladığım kadarıyla söz konusu re-organizasyonla başta aylık bir yayın olmak üzere, milli kurtuluş ve hareketleriyle ilgili  önemli bulunacak kitapları da yayınlayacak olan bir yayınevinin de kurulması öngörülmüştü.

Ziya Avcı “Bîranîn û Şahidîya Hinek Bûyeran” adlı Anı Kitabı’nın  95. Sayfasında, Orhan Kotan’ın,  belirtile gelen  manifesto nitelikli bildirisinin yanı sıra, Ülke içindekiler olarak ileride tartışılmak üzere bazı değişiklik önerilerinden  oluşan  birer tüzük ve program taslağını da   Soro’ya gönderdiklerinden bahsediyor.

1990’lı yıllarda sosyal medyada da yayınlanmış bulunan günlük notlarından anlaşıldığı kadarıyla  Soro’nun,  Cudi’ye (Ömer Özsökmenler) Parti’nin mührünü  kazdırmanın yanı sıra, Program ve Tüzük metinlerini de yeniden daktilo ettirdiği   anlaşılıyor. Ancak şimdilerde elde bulunmayan bu metinlerin, içerikleri itibarıyla Ülke içinden gelen  öneriler dahil, yeni değişiklikler içerip içermediği veya ne kadar içerdiği bilinmiyor.

Yine gerek Soro’nun gerekse de Necmettin Büyükkaya’nın günlük notlarından anlaşıldığı kadarıyla anılan “yenilenme” sürecine, Ömer ve Necmettin de, daha 1973’ten başlayıp 1974’de daha bir hızlandırarak Stockholm, Berlin, Heleb, Şam ve Beyrut’u kapsayan gezileriyle bizatihi katılıyorlar. Ve bu ikili, süre içinde de, Soro’nun  çabalarıyla basılmakta olan nüshalar dışında,  milli kurtuluşu sosyalizm amaçlı olarak gerçekleştirmeyi öngören  siyasal ve örgütsel stratejiye uygun  bir tüzük ve program ile ortaya çıkmayı planlayıp bunun temas ve hazırlıklarını yapmaya başlıyorlar.  Böylece artık Parti’de,  milli olsalar da ideolojisi, politik stratejisi ve örgütsel anlayış ve nitelikleriyle birbirleriyle rekabet eden farklı iki taraf ortaya çıkmış oluyor.

Zira daha sonraki gelişmeler, Parti’nin amacı, ideolojik-politik  stratejisi, örgütsel yapı ve niteliğinin geleceğine ilişkin olarak Soro ve Orhan Kotan’ın başını çektikleri taraf ile  Ömer Çetin ve Necmettin Büyükkaya’ın başını çektikleri taraf  arasında, bu yazı serisinin  ana teması olan Soro ile Orhan Kotan ve arkadaşlarının tasfiye edilmelerine kadar varan stratejik görüş ayrılıklarının oluşup yaşandığını ortaya koyuyor.

Saptayabildiğim kadarıyla tarafları örgütsel ayrılığa ve birbirlerini tasfiye girişimlerine kadar vardıran bu görüş ayrılıklarının esas konusu, milli kurtuluş amacının, hangi ideolojik-politik ve örgütsel yapıdan oluşan bir strateji  ile gerçekleştirilmesi gerektiğine dairdir. Bu çerçevede,  milletleşme ve devletleşme amaçlı mücadeleye,  Dr. Şıvan’ın, ideolojisi ve politikasıyla  Kürt milliyetçiliğini esas alıp, tüm milli sınıf, tabaka, kurum ve şahsiyetleri kapsamak üzere kurduğu var olan milli demokratik kitle partisiyle mi, yoksa Parti’yi aynı  milli amaçlar için ve fakat sosyalist görüşlü/anlayışlı bir sınıf partisine dönüştürerek mi devam edilecekti?...

Yazı boyunca kolaylıkla anlaşılıp görülebileceği gibi, 1970’li yıllarla birlikte giderek daha bir gelişip derinleşecek olan görüş ayrılığının bu esasları,  Parti’nin politik amacı, ideolojisi ile örgütsel yapı ve niteliğine ilişkindir.

Bilindiği gibi T-KDP, dünya çapında yükselmekte olan sol bir dalganın ideolojik, politik, örgütsel koşullarında, sol anlayışlı Kürt politik kadroların,   başta Türkiye İşçi Partisi (TİP) olmak üzere, Türk Solu ile ideolojik-politik ve örgütsel tartışma ve ayrışmaların  başlayıp yaşandığı bir süreçte, Dr. Şıvan ve arkadaşları tarafından, 28 Haziran 1970 tarihinde kurulmuştu. Kürd ve Kürdistan milli bilinciyle  başta işgalci sömürgeci Türkler  olmak üzere, diğer milletlerle her alanda eşit olmak amacıyla kurulup, bunun mücadelesini vermekte olan  T-KDP, her yanı ve yönüyle bu milliliğini muhafaza ederek,  “kendisi” olarak  kalıp  milletleşme ve devletleşme amaçlı yoluna devam mı edecekti;   yoksa, gün geçtikçe daha bir yükselmekte olan sol dalgaya kapılarak,   milli amacını ve  ona vardıracak örgütsel bileşim ve yapısı ile mücadele biçimini kısmen irrasyonel kılacak yol ve yöntemleri mi  seçecekti? Örneğin işçi sınıfı ideolojisi ve partisinin öncülüğünün benimsenip öne çıkarılması,  Dünya çapında milletleşme ve devletleşmenin öncülüğünü yapan milli burjuvazi ile onun temel ideolojisi olan milliyetçiliği önemsemeyip etkisizleştirmesi,  hareketin gerek milli olması gereken ideolojik doğasını gerekse de kitlesel bileşim ve kapsayıcılığını olumsuz etkilemeyecek miydi?

Bu amaçla Orhan Kotan tarafından kaleme alınıp Ziya Avcı vasıtasıyla Soro’ya gönderilen  söz konusu hazırlıkların deklarasyonu veya önsözü niteliğindeki “Belge”den (1. Bölüm’ün Eki) anlaşıldığı kadarıyla Parti Tüzük ve Programı’nın da, temel esaslarına ilişkin olmasa da  kısmen yenilenmelerini içeren birer taslak olarak  Soro’ya gönderiliyor.  Ve Soro’nun da, konuyla ilgili olarak   Ömer ve Necmettin dahil, Parti’nin belli başlı diğer yönetici ve kadrolarını bilgilendirip bu sürece katmaya çalıştığı anlaşılıyor.

Belirtildiği gibi,  ideolojik, politik ve örgütsel olarak bazı stratejik görüş ayrılıklarını da içeren bu konu, Parti içinde, giderek “taraflar” oluşturmakla kalmıyor, zamanla onları birbirlerinden  uzaklaştırmaya da başlıyor.

Bu sürece dair karşılıklı yazışmaların ve belgelerin olduğu muhakkaktır. Ancak bunların tümü elimizde bulunmuyor. Elimizde bulunanlar ise, Necmettin Büyükkaya’nın şehadetinden sonra (24 Ocak 1984), İsveç’te yaşayan küçük kardeşi Şerwan Büyükkaya tarafından açılan Necmettin’in  arşivinin ürünüdürler. Bu arşivdeki  belgeler   arasında, Şerwan’ın redaktörlüğünde “Kalemimden Sayfalar” adıyla yayınlanan kitaptaki Necmettin’in  bazı yazıları ile günlük notlarının yanı sıra, Soro’nun kendi günlük notları ile Parti’deki görevi uyarınca devir aldığı T-KDP arşivinin ve kitaplarının bir bölümü de bulunmaktaydı.

Böylece bu Arşiv sayesinde, T-KDP’nin, 1973 Yılı’nda başlayıp 1974’te hızlan(dırıl)an yeniden organizasyonu  sürecinde,  Parti’de oluşan tarafların politik nitelik ve amaçlarıyla bunları hangi türden bir örgütlenme ile gerçekleştirmeye çalıştıklarını, bundan kaynaklı rekabetin akıbetini,  Necmettin ile Soro’nun  söz konusu günlük notlarından kısmen  okuyup öğrenebiliyoruz. 

Konumuzun daha iyi anlaşılması için  T-KDP arşivinde bulunan “İki Said Olayı” ile ilgili birçok belge ile Soro’nun Notları’nın  Necmettin Büyükkaya’nın eline nasıl geçtiğini bilmek, hayli önem arz ediyor. Bu bilgiyi, Necmettin Büyükkaya’nın 22.1 1976 tarihli Notu’ndan okuyup öğrenelim:

“(…) Otelden ayrılıp G…e (Gürgin, Şeyh Sait Ayaklanması’nın yenilgisi sonrasında  Lice’den Güneybatı Kürdistan’a göçen bir ailenin mensubu ve aynı zamanda da Soro’nun teyzesi oğludur- Sait A.)  gittik. O gece orada kaldık. Biraz program ve tüzükle  birkaç kitap ve Dr. Şıvan’ın ‘Cahş û Cahşıti”  ile diğer kitabını alıp Mizgin’e götürdük. Bunları yattığımız odada, partinin eşyaları içinden G…e haber  vermeden aldık. Fakat aldıklarımızın listesini yaptık. (…)

“G…e haber vermeden bunları alışımızın (yani kendi malımızı -Partinin malını- yine Partili olarak, yine Parti için çalışmamızın) Soro ile ilgili uzun bir hikayesi vardır: Şu anda Soro dondurulmuş durumda. Bu eşyaları ise Soro burada Partinin temsilcisi iken  bir parola ile  G…e teslim etmiş. Biz G…e  Soro’nun dondurulmuş olduğunu söylemek istemiyoruz. Çünkü Soro ile ana tarafından akrabalıkları var. Soro’dan ise  parolayı sormuyoruz. Çalıştığımızı bilmesin diye.

“G…nin oğlu Deysem’in söylediğine göre iç odalarda daha başka  bir büyük sandık  kitapla dolu imiş. Fakat onu görmedik.” (Kalemimden Sayfalar- Stockholm  APEC Baskısı, s. 185)

Bu alıntıdan da anlaşıldığı gibi,  Soro’ya ait  belge ve kitapların bazılarına,  hem de belirtilen yöntem ile planlanarak, açıkça el konulmaktadır. Oysa Soro’nun, daha 1974 Yılı’nın son çeyreğinde, yani  bu olaydan bir buçuk yıl önce,  Ömer ve Necmettin’in  başını çektikleri işçi sınıfı ideolojisini ve partisini önceleyen muhalefet hareketiyle rekabet sürecinde,  Parti ile ilişkisi kalmamıştır. Soro, 20 Aralık 1974 tarihli Notu’nda, bu konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:

”Beyruttan geri geldim (Abdo ile gittik). Bir kısım kitaplarımı geri getirdim ve Selah’a (Selah Bedreddin- Sait A.) hiçbir ilişiğimin kalmadığını söyledim.”

Not’taki muğlak veya diplomatik  ifade, Soro’nun  Parti ile ilişkisinin kalmamasının  nedenleri ve nasıllarına dair farklı yorumlara açıktır. Necmettin Büyükkaya, yukarıdaki Notu’nda, ”iş”in,   ” Soro ile ilgili uzun bir hikayesi…”nin ayrıntılarına girmese de hemen devamında  “Şu anda Soro dondurulmuş durumda.”  diye yazarak, konuya kendisince açıklık getirmektedir. Böylece Soro, parti içinde belirtile gelen birçok yönüyle stratejik/ilkesel muhalefet temelli rekabette, 1974 Yılı’nın son günlerinde, resmen olmasa da “dondurulmak” suretiyle artık fiilen tasfiye olmuştur/edilmiştir. Soro’nun yukarıdaki Notu’nda “İstifa” yerine “ilişiğimin kalmadığını söyledim”  diye yazmasının da söz konusu  fiili tasfiyeyi ima eden anlamlı  bir ifade olduğu açık.

O dönemin T-KDP’sinde, Soro’nun tarafı  ile diğer taraf arasında belirtile gelen “statejik/ilkesel” ayrılıklar dışında, belli başlı  iki konuda daha önemli  görüş farklılıkları bulunuyordu. Bu konulardan ilki, Güney Kürdistan’daki milli hareket ve taraflarına ilişkindi. Soro ve arkadaşları, Barzani Ailesi’nin yönetiminde olan  Irak KDP’sine ve hele de  pratiğine eleştirel bakmakla birlikte, Onlarla  milli dayanışma  ve dostane  ilişkilerini  koruyup geliştirmekten yana idiler.  Ömer ve özellikle Necmettin ise, gerek sol görüşlü olmaları gerekse de  “İki Sait Olayı” nedeniyle  IKDP ve Barzanilileri “İşbirlikçi, Cahş” diye  niteleyip  Celal Talabani ile ilişkilerini  geliştirmeye çalışıyorlardı.

Farklılığın ikinci konusu ise, yine o dönemin iki sistemli dünyasında taraf(tarlar)ı oldukları Sosyalist Sistem’in oluşturduğu belli başlı güçlerden olan Sovyetler Birliği ile Çin sistemlerine ve onları yönetenlere dair anlayış ve tutum farklılığıydı.

Taraflar arasındaki bu farklılıklar, Dr. Şıvan’ın yazdığı yazı ve kitapların bazılarının kaybettirilmesine, bazılarının da  belli bölümleriyle sansürlenmesine kadar varmıştı. Örneğin Dr. Şıvan’ın tek nüshadan ibaret olan “Ezen ve Ezilen Milletler Meselesi” adlı kitabının kayıp olması/edilmesine ilişkin uydurulan hikaye,  meşhur “ keçi, kurt dağ” masalının benzeriydi. “Kitab’ın suçu”, o dönemdeki  koşullarda,  Kürtlerin  milli kurtuluş mücadelesinin Sovyetler Birliği ve sistemlerinden çok,  ABD ve bazı müttefikleri ile Çin tarafından desteklenebileceğini öngörüp savunuyor olmasıydı.

Ancak “suçlu” bir kitap daha vardı… Dr. Şıvan’ın milli kurtuluş amaçlı  stratejisini  yeniden organize edilmekte olan T-KDP ile sürdürmenin ülke içindeki kilit kadrolarından biri olan Orhan Kotan da Dr. Şıvan’ın  elde kalan o kitabını yayınlamayı planlamakla  adeta  “bela” arıyordu. Kitab’ın adı” Kürt Millet Hareketleri ve Irak’ta Kürdistan İhtilali” idi. Adından da anlaşılacağı gibi Kitab’ın teması ve içeriği, tarafların  niteliği ve geleceği konusunda derin görüş ayrılıkları ve tutum farklılıklarına  sahip oldukları Güney Kürdistan meselesi ve Barazani Hareketi’ydi. 

Konu  ve anlaşmazlığı, yeni değildi. Anlaşmazlık,  Orhan’ın Ankara’ya yerleşerek Komal Yayınevi’ni kurmasıyla başlamış ve yayınlanan bazı kitaplarla devam etmişti. Söz konusu Kitap, daha önce de basılmak istenmiş ve fakat başta Ömer ve  Necmettin olmak üzere, T-KDP’nin bazı yöneticilerinin müdahaleleriyle karşılanmıştı. Ancak tüm bunlara rağmen, Orhan’ın redaktörlüğünde Komal Yayınevi tarafından  belirtilen müdahalelerin etkisiyle Barzani Hareketi ve Mao liderliğindeki Çin yönetiminin ulusal kurtuluş savaşlarını daha bir desteklediklerine dair bazı bölümleri çıkarılarak, 1975 Yılı’nda yayınlanmış ve  tüm bunlara rağmen, anılanların tepkisiyle karşılanmıştı. 17.07.2026

4. Bölüm

Yazı serisinin önceki bölümlerinde, ”İki Said Trajedisi”nden sonra,  T-KDP’nin yeniden organize edilmesi sürecinde, Parti içinde  Kürd/Kürdistan’ın kurtuluşu yolunda milli amaçlı  olsalar da  ideolojik-politik ve örgütsel olarak birbirlerini tasfiye etmeye kadar varacak olan farklı iki taraf oluştuğundan bahsedilmişti.

Serinin bu son bölümünde, 1974 afı sonrasında İsveç’ten dönen Ömer Çetin ve Necmettin Büyükkaya’nın  Orhan  Kotan’ı tasfiye etmeleri  bağlamında, esasen T-KDP’de ideolojisi, politikası  ve örgütsel niteliği ile Şıvancı milli stratejinin  de  nasıl tasfiye olduğunu  anlatmaya çalışacağım.

Tasfiye sürecinin daha iyi anlaşılması için, Parti’deki  tarafların,  daha 1973’te başlatıp 1974 yılında hızlandırarak belli sonuçlara  vardırdıkları tüzük ve program değişikliğine dair girişimlere ve sonuçlarına dönmemiz gerekiyor.

Ziya Avcı anılarında, Ülke içinden Soro’ya, tüzük ve program değişiklikleriyle ilgili esasa ilişkin olmayan  bazı önerilerde bulunduklarını belirtiyor. Ancak Soro’nun notlarında, tüzük ve program değişikliği ile ilgili somut bir bilgiye, girişime ve projeye rastlanmıyor.

Ömer ve Necmettin ise, öteden beri düşünegeldikleri  tüzük ve program değişiklikleri çalışmasını,  1974 Nisanı’nın başında, Şam’a dönüp başlatıyorlar ve bu çalışmaya  Soro ve Cudi’yi de dahil ediyorlar.

Ancak daha çalışmanın ilk haftasında Cudi (Ömer Özsekmenler),  Necmettin’in ifadesiyle ”Türkiye çapında bir örgütün gerekliliğinde ısrar ederek…”  10. 4. 1974 tarihinde, Parti’den ayrılıyor.

Bunun üzerine Ömer, Necmettin ve Soro, Beyrut’a geçerek birlikte olmayı zorlamaya çalışıyorlar.  Fakat daha işin başında,  aralarında bazı önemli konularda  ciddi anlaşmazlıklar ve güvensizlikler yaşanıyor. Ömer ve Necmettin,  Parti’nin niteliğini ilgilendiren birkaç maddelik tüzük değişikliğinin yanı sıra,   Parti Programı’na ekledikleri  bir ”Önsöz” ile  Tüzük ve Program’ı Beyrut’ta matbaaya vererek, alel acele bastırıyorlar. 

Özellikle ”Önsöz”, Soro ve çevresinin  kabul edemeyeceği ideolojik, politik ve örgütsel nitelik değişikliklerini içermekle kalmıyor;   Güney Kürdistan’daki Barzani Hareketi’ni ”İşbirlikçi, Cahş” olarak da nitelendiriyor. Ve tüm bunlar, başta Soro olmak üzere,   ”taraflar”ın  birlikte olup kalmalarını, daha bir zorlaştırıyor.

Tüm bu ”oldu bitti”lere rağmen Soro, Parti’den hemen ayrılmayı seçmek yerine, esas görevi olan ”Ülke’de  Parti’nin yeniden organize  edilmesi” işine dönüyor. Ve bu görevi, belli bir başarıyla yerine getiriyor da.

İşin ilginç yanı, Soro’nun  bu esas/önemli olduğu kadar zor da olan görevini yaparken, Ülke dışında karşılaştığı ”oldu-bitti”leri, Ülke içindekilere,  sözlü veya yazılı, hiçbir şekilde anlatmamış olmasıdır. Bu hususu, yıllardır özellikle soruşturmama rağmen, tersine bir iddia ve bilgiye rastlamış değilim.

Soro’nun, Kuzey Kürdistan’da T-KDP’yi  yeniden örgütleme başarısının sırlarından birisi de bu husus olması gerekir. Çünkü o günkü koşullarda,  hareketin belli başlı iki önemli kadrosu olan Ömer ve Necmettin ile yaşamakta olduğu olumsuzlukları anlatması, kendi başarısının yanı sıra, Parti’nin yeniden organize olup var olmasını da ciddi tehlikelerle karşı karşıya bırakabilirdi. Zira o sıralarda, Ülke içinde veya dışında, MK dahil,  kurumsallık içinde işleyen  bir parti hiyerarşisi henüz yoktur. Soro’nun Ülke içindekilerle danışarak  belirlediği 5 kişilik geçici  MK bile, henüz işlevsellik kazanamamıştır.

Derken, tüm bu olumsuzlukların yarattıkları zorluklardan ötürü olacak ki Soro, siyasi ve örgütsel ortama en az zarar veren bir tutumla hayatı boyunca saklı tuttuğu ”Notları”na, bu yazı serisinin 3. Bölümünde belirtilen parti ile ilişkisinin kalmadığına  dair  ”Not”u ekler. 

Soro’nun,  gerek anılan  Notunda gerekse de sonraki süreçte,  Parti ile ”ilişkisinin kalmaması”nin gerekçelerine dair yazılı bir açıklamasına rastlanılmamıştır. Necmettin’in, ”Soro’nun dondurulduğu”na dair notu hariç, Ömer Çetin, Ziya avcı, Orhan Kotan ve benzerleri  dahil, o dönemin belli başlı yetkililerinin veya kadrolarının  da konuyla ilgili yazılı açıklama veya belirlemeleri yoktur.

Soro’nun, gerek kendi notlarından gerekse de süreçteki gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla, anılan çizgide siyasal ve örgütsel  mücadeleyi sürdürmede belli kararsızlıklar yaşadığı anlaşılıyor.  ”istifa”dan sonra,    Dr. Faik Savaş (Hışyar) dahil,  bazı  kadrolarla politik ve örgütsel olarak aynı çizgide faaliyetlerini devam ettirmeye  çalışmış ve fakat  bunu da sürdür(e)memiştir.

Ancak kendisinin, 1973-74 yılları boyunca,   başta Orhan Kotan ve Ziya Avcı olmak üzere  T-KDP’nin  yeniden organize etmeleri için oluşturduğu ekip, çalışmalarına devam etmiştir. Başını Feqi Hüseyin, Ziya Avcı ve Orhan Kotan’ın çektiği söz konusu çalışmanın  öncelikli  amacı,  T-KDP’nin varolan milli demokratik anlayış ve  stratejisine uygun olarak yeniden organize çalışmalarına katılan belli başlı kadroların,  İstanbul’da  bir toplantı yaparak,  yenilenme  sürecini  daha ileri bir merhaleye taşımak ve bunu sürdürmesi için var olanı daha genişletmek suretiyle geçici bir Merkez Komitesi belirlemektir.

Bu çalışmaya Ülke içinde yürüten ekibin,  Soro’nun  şöyle veya böyle parti dışına düşmüş olduğundan haberlerinin olmadığı anlaşılıyor. Soro’nun Notları’nda,  Ülke içindekilere konu ile ilgili bilgi verdiğine dair yazılı veya sözlü bir bilgi de   yoktur.  Anılarında, İstanbul’da yapılacak toplantının hazırlıklarında önemli roller üstlenmekle kalmayıp  sürecini de ayrıntılarıyla yazan Ziya Avcı’nın  bile, bu istifadan haberi yoktur. Bu hususu  Ziya’nın kendisi de doğrulamaktadır.

Böylece,  1975 Şubat’ında Ziya Avcı  ile Melle Abdullah Varlı,    Muş’a uğrayıp Şerafettin Kaya’yı da alarak Osman Aydın’ı almak üzere  Elazığ’a  gidiyorlar.  Osman Aydın, İstanbul’daki toplantının iptal edilmiş olduğunu kendilerine söyler. Osman Aydın’ın bu bilgiyi, hem yoldaşı hem de akrabası olan Ahmet Okçuoğlun’dan almış olması kuvetle muhtemeldir. Ziya Avcı ve beraberindekilerin bu habere inanasıları gelmez: Parti'nin ülke içindeki  yetkilileri olarak organize etmekte  oldukları toplantıyı kim iptal edebilir ki?!... Bu inançla belli kaygılarla da olsa, İstanbul’a  doğru yollarına devam ederler. İstanbul’a varıp bir otele yerleştikten sonra Ziya Avcı, toplantıya gelecek olanları daha önce  saptanan bir parola ile buluşturacak olan Ahmet Zeki Okçuoğlu’na gider. Okçuoğlu, böyle bir toplantıdan haberi  olmadığını belirttikten sonra,  Necmettin Büyükkaya’nın birkaç gün önce  İsveç’ten döndüğünü ve halen İstanbul’da bulunduğunu,  beraberce gidip  O’nunla görüşmeyi önerir.  Ve hemen sonra söz konusu üçlü buluşup konuşurlar. Bu sohbet esnasında, planlanmakta olan toplantının, Okçuoğlu’nun da onay ve desteğiyle Necmettin Büyükkaya tarafından iptal edildiği anlaşılır. Necmettin, görüşme esnasında, Ziya’ya bir süre önce, 1974 Affından yararlanarak  ülkeye dönmüş bulunan Ömer Çetin ile görüşüp görüşmediğini sorar. Ziya, Ömer’in dönüşünden bile haberi olmadığını belirtir. Sohbet esnasında Ziya, Soro’nun çalışmalarından bahsederek Cağaloğlu’ndaki Komal Bürosu’na gidip söz konusu çalışmaları birlikte yürüttükleri Orhan Kotan ile görüşeceklerini söyler ve Zülküf Şahin ile Komal Bürosu’na gitmek üzere hareket ederler. Büro’dan Orhan’ı da alarak  önce  bir pastahaneye  sonra da  otele gidip gece boyunca  birlikte yürütmekte oldukları  T-KDP’nin yeniden organizesine ilişkin çalışmaları konuşup değerlendirirler.  Tüm bunları  kısmen yaşayan, kısmen de duyan Necmettin, o günlerdeki görüşmelerinin birinde,   Ziya Avcı ve Zülküf Şahin’e, belli  bir tepki içinde  politik/diplomatik davranma ve  konuşmayı da bir tarafa bırakarak,  Mümtaz Kotan ve İbrahim Güçlü gibileriyle çalışamayacağını açıklıkla belirtir. Böylece Ziya ve arkadaşlarının Orhan Kotan  ile olan ilişkilerine dair, dolaylı da olsa, olumsuz bir mesaj da  vermiş olur.

O sıralar,  hele de Soro’nun da fiilen tasfiye edilmesinden sonra,  T-KDP’nin Ülke  içinde oluşturulan geçici MK’si henüz işlevsel bir role kavuşmamıştır. Özcesi Ülke içinde Parti’nin  Tüzük ve Programı’na göre  işleyen örgütsel  bir mekanizması henüz bulunmamaktadır. Parti, politik ve örgütsel olarak,   Ömer ve Necmettin benzeri belli başlı birkaç yöneticinin, ayrı ayrı veya birlikte karar ve müdahaleleri ile yürütülüp şekillen(diril)mektedir. 

Böylece Ömer ve Necmettin’in  girişim ve etkinlikleriyle   yeni bir MK oluş(turul)arak göreve başlayacak ve giderek genişletilecekti de. Sonraki günlerde  öğrenecektik ki, Orhan’ı, Mümtazı, İbrahim Güçlü’süyle daha sonraki süreçte  Rizgari’yi kuracak olan kadroların, T-KDP örgütlenmesinin dışında tutulmaları görevinin, Necmettin’den birkaç ay önce Ülke’ye dönen Ömer Çetin tarafından  yerine getirmesi gerekiyormuş.  Ancak ömer, bu ve benzeri görevlerini yap(a)mayarak, bu işi Necmettin’e bırakmıştı. Böylece Necmettin,  Dr. Şıvan’ın milli amaç ve stratejili T-KDP’sinin  yeni bir organizasyonla mücadelesine devam etmesini amaçlayıp sağlayacak olan İstanbul toplantısını iptal etmekle kalmıyor; Parti’yi böylesi bir ideolojik politik ve örgütsel  bilinç ve rolle sürdürüp geliştirmeyi amaçlayan  Orhan Kotan ve bazı arkadaşlarını da fiilen tasfiye etmiş oluyordu.

Ruhu şad olası Necmettin Büyükkaya,  şehadetine kadar genel olarak ezilen milletler meselesini (milli mesele),  proleterya meselesi içinde, diğer bir ifade ile ona tabi bir  mesele olarak gördü ve genellikle buna uygun davranıp yaşamaya çalıştı. Ancak Necmettin’den ibaret olmayan T-KDP’de,  bu ve benzeri tasfiyeler,  ciddi bir eleştiri ve itiraz konusu olmadı. Aksine, Parti ve belli başlı kadroları, o günlerin Dünya çapında yükselmekte olan sosyalizm dalgasına kapılarak milli mücadelelerinin  stratejik özgünlüklerini adeta atlayıp  ihmal ederek sözde sınıf/sosyalist partilerine dönüştüler. Açıktır ki, böylesi  hatalı bir dönüşüm, sadece bizde değil, şu veya bu ölçüde Kuzey Kürdistan’daki milli hareket çapında yaşandı.

Döndük dolaştık, yarım asır sonra yine aynı yerdeyiz: Kürd ve Kürdistan meselesi, her ezilen millet meselesi gibi bir  milletleşme ve devletleşme (şu veya bu statü ile) meselesidir. Bunun ideolojik, politik ve örgütsel strateji de ”MİLLİ”dir. 

Yakın tarihimizde, böylesi bir  anlayış ve görüşün  hem ideoloğlarından hem de pratisyenlerinden biri olan ruhu şad olası Orhan Kotan’ı saygıyla anıyorum. 30 Temmuz 2026