Özet
Bu çalışma, Kürt- Osmanlı ve Türk ilişkilerinin tarihsel kesitlerini doğrusal bir asimilasyon ya da kesintisiz bir çatışma anlatısının ötesine taşıyarak yeni bir kavramsal çerçeve önermektedir: Egemenlik Sarkacı. Devlet aklı, çeper veya sömürgedeki aktörleri yönetirken askeri/idari şiddet (cebir) ile rıza üretimi (gönüllülük) arasında dinamik bir salınım gerçekleştirir. Çalışmada, 1514 ittifakından Tanzimat merkezileşmesine, erken Cumhuriyetin saf cebri politikalarından 1950 sonrası çok partili dönemin patronaj ilişkilerine uzanan tarihsel süreç analiz edilmektedir. Özellikle 1950 sonrasında Yatılı Bölge Okulları (YİBO) ve TRT’nin müzik/folklor politikaları üzerinden yürütülen yumuşak güç stratejileri; Gramsci’nin hegemonya, Selznick’in kooptasyon ve Fanon’un kültürel yabancılaşma kuramları rehberliğinde "gönüllü devşirmecilik" bağlamında çözümlenmektedir.
I. Giriş
Ulus-devlet merkezli tarih yazımı, egemen ile çeper arasındaki ilişkileri çoğunlukla tek boyutlu bir eksene sıkıştırır. Kürt-Türk ilişkileri söz konusu olduğunda bu durum, ya mutlak bir asimilasyon/imha anlatısı ya da kesintisiz bir etno-milliyetçi direnç retoriğiyle maluldür. Ancak tarihsel ve sosyolojik gerçeklik, devlet ile yerel aktörler arasında çok daha akışkan, müzakereye dayalı ve dönemsel stratejilere göre değişen bir ilişki biçimine işaret eder.
Bu makale, söz konusu akışkanlığı kavramsallaştırmak adına "Egemenlik Sarkacı" modelini ileri sürmektedir. Bu modele göre devlet aygıtı, egemenliğini tesis etmek ve beka tehditlerini savuşturmak amacıyla iki kutup arasında salınır: Cebri Devşirmecilik ve Gönüllü Devşirmecilik.
• Cebri devşirmecilik, devletin kurumsal, hukuki ve askeri zor gücünü kullanarak kimliksel ve mekansal bir homojenleştirmeyi dayatmasıdır.
• Gönüllü devşirmecilik ise çeperdeki elitlerin veya kitlelerin, sistemin sunduğu ekonomik, siyasi ve sosyal sermayeye (ödüllere) erişmek adına kendi rızalarıyla (veya rasyonel-pragmatik tercihlerle) egemen kimliğe eklemlenme sürecidir.
Makale, Osmanlı klasiğinden modern Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan tarihsel çizgide bu iki kutup arasındaki salınımı kuramsal ve ampirik düzeyde tartışmayı amaçlamaktadır.
II. Teorik Çerçeve: Zor, Rıza ve Kooptasyon
Egemenlik sarkacının işleyiş mekanizmasını anlamak, siyaset bilimi ve sosyoloji literatürünün üç güçlü damarını bir araya getirmeyi gerektirir:
1. Antonio Gramsci: Hegemonya ve Pasif Devrim
Gramsci’ye göre devlet, yalnızca polis ve ordu gibi baskı aygıtlarından (zor / coercion) ibaret değildir. Egemen sınıfın sürekliliği, sivil toplum mekanizmalarıyla üretilen kültürel ve ideolojik rızaya (consent) bağlıdır. Sarkacın cebir kutbu hegemonyanın kurulamadığı "diktatörlük" anlarına denk gelirken; gönüllü devşirmecilik kutbu, rızanın organize edildiği hegemonik aralıkları temsil eder. Gramsci'nin "Pasif Devrim" (Passive Revolution) kavramı, egemenlerin potansiyel bir muhalefeti, onun radikal unsurlarını törpüleyerek sistem içine çekmesini açıklar. Kürt yerel elitlerinin sistem içi güç karşılığında sadakat üretmesi, yapısal sömürüyü değiştirmeden yerel gücü ehlileştiren tipik bir pasif devrim pratiğidir.
2. Philip Selznick (1949): Resmi ve Gayriresmi Kooptasyon
Sosyolog Philip Selznick, 1949 tarihli klasik çalışmasında kooptasyon (içerme/yutma) kavramını teorileştirmiştir. Selznick’e göre kooptasyon: "Bir örgütün (veya devletin) istikrarına ya da varlığına yönelebilecek tehditleri savuşturmak amacıyla, yeni unsurları kendi liderlik veya politika belirleme mekanizmalarına emmesi/gömmesi sürecidir." Selznick bunu ikiye ayırır:
• Resmi Kooptasyon (Formal Co-optation): Devletin, kendi meşruiyetini kurmak veya idari zorlukları aşmak için yerel aktörlere resmi unvanlar, mevkiler ve yetkiler vermesidir. Burada güç gerçekten paylaşılmaz, sadece sembolik bütünleşme sağlanır.
• Gayriresmi Kooptasyon (Informal Co-optation): Devletin, toplumdaki fiili güç odaklarını (kanaat önderleri, aşiret reisleri) arka planda kaynak, rant ve ayrıcalık aktararak tatmin etmesi ve sistem içinde eritmesidir.
3. Frantz Fanon: Kültürel Yabancılaşma ve "Beyaz Maskeler"
Fanon, sömürge ve çevre dinamiklerinde bireyin psikolojik ve kültürel olarak nasıl "gönüllü" bir dönüşüme zorlandığını çözümler. Sömürgeci/egemen akıl, ezilen halkın kültürünü "ilkel ve taşralı" ilan ederken, kendisine ait dili ve kültürü "uygarlığın tek anahtarı" olarak dayatır. Bu ortamda çeperdeki özne, sistem içinde insan yerine konulmak, aşağılanmaktan kurtulmak ve sosyal hareketlilik kazanmak için egemen kimliği taklit etmek, yani Fanoncu anlamda "beyaz maske" takmak zorunda kalır. Gönüllülük, egemenin sunduğu ödüllere ulaşabilmek için geliştirilen psikolojik ve ontolojik bir hayatta kalma stratejisidir.
III. Tarihsel Analiz: Sarkacın Kronolojik Salınımı
1. Prototip Olarak Klasik Osmanlı Devşirmeciliği
Osmanlı devlet aklının genetiğinde yer alan klasik devşirme sistemi, saf cebirle başlayan bir sürecin nasıl mutlak bir gönüllülük ve sadakat elitine dönüştürülebileceğinin ilk tarihsel laboratuvarıdır. Hristiyan tebaanın çocuklarının zorla alınması (cebir), saray eğitimi ve İslamlaşma süreçlerinin ardından devletin en tepe askeri ve bürokratik kadrolarına (sadrazamlık, paşalık) yerleştirilmesiyle nihayetlenir. Sistem, çeperdeki potansiyel tehdit unsurlarını mülksüzleştirip egemen kimliğe bağlayarak merkezi bekasının en sadık koruyucuları haline getirmiştir. Bu pratik, sonraki yüzyıllarda Kürt coğrafyasına yönelik geliştirilecek politikaların da ilham kaynağıdır.
2. 1514 İttifakı: Erken Dönem Gönüllü Sözleşme
1514 Çaldıran Savaşı öncesinde Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi öncülüğündeki Kürt mirleri arasında yapılan anlaşma, sarkacın gönüllü ve pragmatik ortaklık kutbundaki ilk büyük salınımıdır. Safevi (Şii) tehdidine karşı sınır güvenliği ve askeri sadakat arayan Osmanlı merkeze karşılık; Kürt mirleri iç işlerinde bağımsızlık, vergi muafiyeti ve mülkiyet güvencesi (Hükümet ve Yurtluk-Ocaklık sistemi) talep etmiştir. Bu dönemde egemenlik, yerel aristokrasiyi ezerek değil, onun otonomisini tanıyıp sisteme eklemleyerek (gönüllü kılarak) tesis edilmiştir.
3. Tanzimat Merkezileşmesi ve Mirliklerin Tasfiyesi (Cebre Kayış)
• 19. yüzyıla gelindiğinde, imparatorluğun modernleşme sancıları sarkacı radikal biçimde cebir yönüne fırlatmıştır. Tanzimat Fermanı ile birlikte başlatılan katı merkezileşme politikaları, 300 yıllık otonom mirlik yapısını doğrudan tehdit olarak kodlamıştır. Askeri güç kullanılarak Kürt mirlikleri tek tek tasfiye edilmiş, yerel idari yapılar dağıtılmış ve merkeze bağlı valiler atanmıştır. Sözleşmeli rıza dönemi bitmiş, yerini modern devletin tebaalaştırma cebrine bırakmıştır.
4. Mir Bedirhan’a Paşalık Unvanı: Resmi Kooptasyonun Realizasyonu
Mirliklerin tasfiyesi sürecinde patlak veren Bedirhan Bey İsyanı (1847) bastırıldıktan sonra devletin izlediği politika, Selznick'in resmi kooptasyon teorisinin somut bir örneğidir. Osmanlı, askeri olarak alt ettiği Mir Bedirhan’ı idam etmek yerine İstanbul’a getirmiş ve ona "Paşa" unvanı vererek maaşa bağlamıştır. Dahası, Bedirhanilerin çocukları ve torunları (Emin Ali Bedirhan, Mithat Bedirhan vb.) Osmanlı bürokrasisine, hariciyesine ve askeri okullarına entegre edilmiştir. Yenilen yerel aristokrasi cebren bastırılmış, ancak unvan ve statü sistemiyle çocukları "gönüllü birer Osmanlı aydınına" dönüştürülerek sistem içinde eritilmiştir.
5. I. Dünya Harbi ve Sonrası: Beka Sınavında Çift Yönlü Sarkaç
Wilson İlkeleri ve Sevr Antlaşması’nın yarattığı konjonktür, Kürtler arasında bağımsızlık veya geniş otonomi (egemenlik) arayışlarını tetiklemiştir. Ankara Hükümeti, bu tehlikeyi bertaraf etmek için sarkacı yeniden yoğun bir gönüllü devşirmecilik söylemine kaydırmıştır. Amasya Protokolü ve Birinci Meclis tutanaklarında vücut bulan "din kardeşliği", "hilafetin kurtarılması" ve "asli unsur" vurguları, Kürt elitlerini ortak "kurtuluş" savaşına ikna etme (rıza üretme) hamleleridir. Ancak bu söylemsel gönüllülüğe ikna olmayıp öz-yönetim talep eden aktörlere karşı (örneğin Koçgiri ve ardından gelen süreçler) sarkaç anında en sert cebri yüzünü göstermiştir.
6. Erken Cumhuriyet Dönemi (1923-1950): Sarkacın Cebre Kilitlenmesi
Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılmasını takip eden çeyrek asır, sarkacın saf cebir kutbunda sabitlendiği dönemdir. Şeyh Said, Ağrı ve Dersim süreçleriyle birlikte devlet, rıza mekanizmalarını tamamen askıya almıştır. Şark Islahat Planı (1925), Takrir-i Sükun Kanunu, Umumi Müfettişlikler ve Mecburi İskan Kanunu (1934) bu dönemin idari ve askeri cebir araçlarıdır. Bu kesitte "gönüllü" entegrasyonun tek bir şartı vardır: Kürt kimliğinin kamusal ve bireysel düzeyde tamamen inkar edilerek "Türk" potasında eritilmesi.
IV. 1950 Sonrası Dönem: "Sunulan Ödül Demeti" ve Kürt Siyaset Zeminini Mülksüzleştirme
Çok partili hayata geçişle birlikte devlet aklı, çeperi yönetmek için sarkacı yeniden gönüllü devşirmecilik ve gayriresmi kooptasyon yönüne kaydırmıştır. Ancak bu dönem, basit bir rıza üretiminin ötesinde; Kürt tarafına vaat edilen bireysel/sınıfsal ödüller karşılığında, onların kolektif siyasal haklarından vazgeçmesini sağlayan rasyonel bir takas mekanizmasıdır. Sisteme eklemlenme karşılığında "sunulan sermaye, ödül", Kürt halkının yapısal bir mülksüzleşme sürecini kabul etmesinin aracı olmuştur.
1. Siyasal/Ekonomik Ödüller ve Siyasal Egemenlikten Feragat
Devlet, yerel aşiret reisleri, ağalar ve şeyhlere meclis kapılarını açarak onlara zengin bir "ödül" (kamu ihaleleri, tarım kredileri, yerel dokunulmazlık ve milletvekilliği) sunmuştur.
• Siyasal Statünün Gereksiz Görülmesi: Sunulan bu cazip sosyo-ekonomik ve bireysel güç paketleri, Kürt elitlerinin ve mülkiyet sınıflarının kolektif bir siyasal egemenlik arayışından feragat etmesine yol açmıştır. Sistem içi entegrasyonla bireysel iktidar devşiren aktörler, Kürt milletinin kolektif bir siyasal statü talep etmesini "gereksiz" ve "irrasyonel" görmeye başlamıştır.
• Siyaset Zemininden Yoksun Bırakılma ve Mülksüzleştirme: Bu durum, Kürt milletinin bir bütün olarak siyaset zemininden yoksun bırakılmasını rasyonalize eden düşüncenin taban bulmasını sağlamıştır. Kürt özneler, "Zaten her şey olabiliyoruz, statüye ne gerek var?" yanılsamasıyla; toprağından, dilinden ve kurumsal haklarından mahrum bırakılmayı rasyonel bir zemin olarak kabul etmeye zorlanmıştır. Bu, milletin kendi kaderini tayin hakkı bağlamında tam bir siyasal mülksüzleştirmedir.
2. Pedagojik Laboratuvarlar: Yatılı Bölge Okulları (YİBO) ve Hegemonik Tescil
1950'ler ve 1960'larda hız kazanan Yatılı Bölge Okulları, Fanoncu anlamda "kültürel yabancılaşma" üretirken, aynı zamanda egemen paradigmanın zihinsel tescil mekanizması olarak işlemiştir.
• Sosyal Mobilite ve Rasyonalizasyon: Bölgenin yoksul nüfusuna sunulan memuriyet ve asgari refah vaadi (ödül demetinin eğitim ayağı), ailelerin kendi çocuklarını devlete teslim etmesini meşrulaştırmıştır. Çocuklar, egemenlik iddialarından vazgeçerek sisteme sadık birer memur/vatandaş olma yolunu en rasyonel gelecek stratejisi olarak benimsemişlerdir.
• Egemen Paradigmal Türk Hegemonyasının İdeolojik Tescili: YİBO'lardan mezun olan Kürt çocukları, sistem içinde yükselebilmek için devletin resmi ideolojisini ve Türklük sözleşmesini içselleştirmek zorunda kalmışlardır. Birey kendi rızasıyla sisteme eklemlendikçe, Türk ulus-devletinin hegemonyası çeperde askeri baskıya ihtiyaç duymadan ideolojik ve siyasal olarak tescillenmiş olur.
3. Kültürel Sermayenin Devşirilmesi ve Rızanın Tescili: TRT ve Folklor Politikaları
Gramsciyen anlamda kültürel hegemonyanın tescili, TRT ve folklor derleme heyetleri vasıtasıyla müzik üzerinden yürütülmüştür.
Kürt kültürünün en dinamik unsuru olan müzik mülksüzleştirilmiş, egemen kimliğin hanesine "Türk Halk Müziği klasiği" olarak yazılarak türk hegemonyasının estetik tescili sağlanmıştır.
Bölgedeki yerel kaynak kişilere ve mahalli sanatçılara "TRT sanatçısı olma", "radyoya çıkma", "maaş ve telif alma" ödülleri (ödül demeti) sunulması planlanmıştır. Kürt müzisyenler, sistem içi prestij adına kendi kültürel miraslarını Türkçe icra etmeyi kabul etmişlerdir. Bu kabul, Kürt halkının siyasal statü gibi kültürel statüden de vazgeçmesinin rasyonalize edilmesidir.
V. Sonuç
"Egemenlik Sarkacı" modeli, Kürt-Türk ilişkilerinin tarihsel seyrini dönemsel ihtiyaçlar, uluslararası konjonktür ve devletin beka algısına göre şekillenen dinamik bir strateji olarak okumamızı sağlar. Devlet aklı, Philip Selznick’in kavramsallaştırdığı üzere, tehdit oluşturan çeper unsurlarını unvanlar, siyasi mevkiler ve ekonomik rantla "koopte ederek" sistem içine yutmuştur. 1950 sonrasında bu yutma süreci, Kürt elitlerine ve kitlelerine "sunulan geniş bir ödül demeti" halini almıştır.
Bu rıza mekanizmasının en dramatik sosyolojik sonucu, Kürt tarafında siyasal egemenlikten ve statü talebinden feragat edilmesinin rasyonalize edilmesidir. Sistem içi sosyo-ekonomik ve bireysel ödüllerle tatmin edilen elitler ve dönüştürülen kitleler, Kürt milletinin yapısal olarak siyaset zemininden yoksun bırakılmasını ve mülksüzleştirilmesini normal bir durum olarak kabul etmeye başlamışlardır. Antonio Gramsci’nin işaret ettiği sivil ve kültürel araçlar (YİBO’lar, TRT’nin müzik politikaları), bu siyasal mülksüzleşmenin zihinsel altyapısını kurmuştur.
Gönüllü devşirmecilik ve kooptasyon mekanizmasının ulaştığı en üst ve sofistike düzey, günümüz modern siyaset sahnesinde gözlemlenmektedir. Geçmişte klasik anlamda "kendi kaderini tayin hakkı" veya bağımsız/ayrı bir "siyasi egemenlik" tezi üzerinden şekillenen Kürt siyasal bilincinin; bugün egemen ulus-devlet sınırları içinde "ortak vatan", "demokratik ulus" ve "anayasal vatandaşlık" gibi kavramsal düzlemlere çekilmesi bu başarının en somut kanıtıdır.
Bu durum, sistemin artık sadece tek tek bireyleri değil, bizzat muhalif kitlesel siyasi aklı ve onun paradigmasını koopte ettiğini gösterir.