Kars Kürtleri (Avesta, 2009) kitabımda farklı etnik kesimler ve bu arada Kars’ın değişik yörelerinde yaşamış/yaşayan Kürtlerin tarihine yer verilir. En az değindiğim Kürtler, Sarıkamış (Zerqamiş) yöresindeki Kürtlerdir. Bu konudaki kaynaklar derece sınırlı idi. İlgimi çeken konuların birisi Kürt roman yazarı Erebe Şemo’nun da katıldığı 1 Mayıs 1916 tarihinde Sarıkamış’ta yapılan bir Kürt yürüyüşü olmuştu. Yazar ayrıca Sarıkamış ve Gümrü arasındaki demiryolu yolu yapımında çalışan Kürt işçilerine de değinir (Kars Kürtleri, s.238-240). Araştırmacı Adem Çelik’e göre Sarıkamış köylerinde halkın çoğunluğu Kürtlerden oluşuyor. Büyük köylerin başında Başköy, Balıklı, Karapınar ve Sıdhan (Sıthan) gibi köyler gelmektedir. Kendisi Sıdhan köyünden olan Adem Çelik Sarıkamış sadece köylerinde değil şehir merkezinde de esnafın büyük bir kesimi Kürttür, bazıları da Kağızman’ın Çengilli köyünden gelip Sarıkamış’a yerleşmişlerdir. Kürtler kayak branşında da çalışmaktadır (5-10-2026 tarihli telefon görüşmesi). Sıdhan yöresinden olan Xecê Daxşin de kendi köyleri etrafındaki diğer köylerin çoğunluğunun Kürt köyleri olduğunu ve yüzlerce Kürt ailesinin 20. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’nin Batı yöresindeki büyük kentlere göç etttiğni belirtir. Baba tarafının Cunki aşiretinden geldiğini, ailesinin sonraları İstanbul ve Tekirdağ’a göç etttiklerini anlatır (2-10-2026 tarihli telefon görüşmesi). Çarlık hakimiyeti döneminde büyük bir Ermeni köyü olarak bilinen Sıdhan köyünde (Sıtagan/Satagan) 1889 verilerine göre 371 Ermeni ve 12 Kürt yaşamaktadır. Bu köy daha sonraları Eşmeçayır adını alır. Sarıkamış genelinde bazı köyler de etnik olarak karma bir yapı gösterir. Günümüzde Kars'ın Sarıkamış ilçesi sınırları içinde 30un üzerinde Kürt köyü bulunuyor. Karapınar köyünde uzun yıllar öğretmenlik yapan Hüseyin Altun da örneğin Başköy ve Armutlu köylerinin büyük Kürt köyleri olduğunu belirtir (3-10-2026 tarihli telefon görüşmesi). Sarıkamış yöresindeki Kürt varlığı başlı başına bir çalışmayı gerektiriyor.
***
Sarıkamış Kürtleri üzerine yazılan iki kaynak ilgimi çekmiştir. Bu kaynaklardan birisi Sarıkamış yöresinden olan İbrahim Gürbüz’ün kaleme aldığı anılarıdır. Bu anıların birinci cildinde ilginç bilgiler yer almaktadır (İbrahim Gürbüz, Ülkemin Gölgesinde Bir Uzun Yol -I, Yaşamın Kıyısında, İBV Yayınları, 2023). Uzun yıllar boyunca İstanbul’daki kültürel bir dizi Kürt kurumunun yönetiminde ve kurucuları arasında yer almış olan Gürbüz, günümüzde İsmail Beşikçi Vakfı’nın başkanlık görevini yürütmektedir. Yazar olarak bir dizi kitabı da bulunmaktadır.
İbrahim Gürbüz’ün yukarıda sözü edilen anılarında özellikle Kars’ın Sarıkamış yöresindeki Kürt varlığı ve bazı aile üyelerinin yaşam öyküleri hakkında aktardığı bilgiler dikkatimi çekmiştir. Bu bilgiler genel olarak Kars Kürtleri tarihi için de önemlidir. Yazar 1955 yılında Sarıkamış’ın Kızıl (Qızıl) adlı köyünde doğmuştur. Yüzyıl geriye döndüğümüzde bu yıllarda Çarlık Rusyası hakimiyetinde olan Kars ve yöresi nüfusunu gösteren bir kaynakta aynı yörede Kızıl Kilise ve Köşe Kilise adlı iki köyün bulunduğunu görüyoruz (1889). Yazar Kızıl adlı bu köy hakkında “...köyümün adı Uzun Gazi olarak değiştirilmiştir“ der (s.39). Gürbüz anılarında köyü hakkında “Kırmızı bir tepenin yamacında kurulu...” olduğunu söyler (s. 38), aynı sayfadaki 3. nolu dipnotunda “Kürtçede gerçek ismi Girêsor’dur” açıklamasında bulunur.
Sarıkamış ve köyleri bu tarihte Kars’a bağlı olan Kağızman kazasının sınırları içinde kalıyordu (daha doğrusu Kağızman’a bağlı Horasan biriminde yer almışlardır). İbrahim Gürbüz’ün annesinin adı Gulê ve babasının adı da Bekir’dir. Anılarında annesi Gulê’nin dedelerinin Kağızman’ın Mecingerd köyünden geldiklerini belirtir. Eski yıllarda Mecingerd’de daha ziyade Rumlar kalıyordu. Sonraları günümüz Sarıkamış topraklarına katılan köyün yeni ismi İnkaya olarak değiştirilir. Gürbüz’ün anılarında övgü ile söz ettiği kişi hiç kuşkusuz “Selim dedemin annesi” olarak tanıttığı büyük nenesi Serayê Hanım’dır. Anılarında onun hakkında “Kürt kadın giysileriyle gezen asaletli bir kadındı” der. Serayê Hanım birçok Kürtçe şarkı, destan ve masal bilmektedir: “Buradan, ailemizde Kürt kültürel simgesinin Serayê Hanım olduğunu anlıyoruz” (s.66). Gürbüz bu bilge büyük nenesinin güçlü konumundan ötürü dedesi Selim’in baba tarafından değil de hep anne tarafından tanındığını ve halk arasında “Selimê Serayê” olarak bilindiğini aktarır. Bu yüzden anne tarafı köyde hep ”Serayêler” biçiminde anılır (s.69). İbrahim Gürbüz birçok özelliği bakımından annesi Gulê’nin de Serayê Hanım’a çok benzediğini belirtir. Yüz yıl yaşayan Serayê öldüğünde Sarıkamış’ın Kızıl köyünde toprağa verilir (s. 65).
İbrahim Gürbüz anılarında kendi aile tarihi hakkında başka yararlı bilgiler de sunar. Annesinin babası yani dedesini de okuyucuya tanıtır: ”Annem Mela Selîm’in kızıydı. Dedem Mela Selim çevrede sevilen sayılan önemli bir alimdi ve köyün bilgesiydi....Kızıl köyünde bir medresesi olan bir hoca idi” (s.63). Gürbüz annesi Gulê, Gulê’nin babası Mela Selîm ve Mela Selim’in annesi Serayê Hanımı Kızıl köyünün seçkin insanları ve bilgeleri olarak tanıtır. Aile bireyleri Kürtlüklerini unutmuş değildirler. Babası Bekir kızdığında veya gergin olduğu sıralarda ”Sizi bırakıp Mela Mıstefa Barzani’ye katılacağım!” der (s.120). Daha sonraları ortaya çıkan Barzani’nin bir anısında dile getirdiği Kürt kadını Zeynep ve oğlu Ahmed’in Kars öyküsü bize İbrahim Gürbüz’ün babasının bu sözlerini hatırlatır. Barzani’nin bu Karslı Kürt anne ve oğlu hakkındaki anısı ilgimi çok çekmiştir, bu konuda Kürtçe bir yazıma da bakılabilir (Rohat Alakom, Bîranîneke Mistefa Barzanî “Ahmedê ji Qersê, kurê Zeynebê, Kovara Bir, 26-6-2026). Konu İbrahim Gürbüz’ün bir yazısına da konu olur (Mela Mistefa Barzani ve Uzun Yürüyüş, rupelanu sitesi, 7-7-2026).
İbrahim Gürbüz’in aile büyüklerinin yüzyıllık yaşamına baktığımızde Anadolu’un başka yerlerine sürgün edildikleri, daha sonraları görüldüğü gibi değişik zorluklar nedeniye Tire/İzmir ve İstanbul gibi yörelere göç etmişler. Aile Birinci Dünya Savaşı yıllarında Orta Anadolu yöresindeki Haymana ve Polatlı yöresine sürgün edilir. Buralar zamanla iki önemli Kürt sürgün yerleşkesi haline gelir. Sonraları tekrar köylerine dönerler. 1960lı yıllarda aile bu kez Tire/İzmir yöresine sürgün edilir. Daha önceleri bu yöreye varmış Kürtlerden de haberdar oluyoruz. İlerde İzmir Kürtlerinin tarihi yazıldığında Sarıkamış ve başka yöreden buraya gelen bu Kürtlerin öyküleri önem kazanabilir.
İbrahim Gürbüz’ün Ülkemin Gölgesinde Bir Uzun Yol adlı anı üçlemesinin özelikle birinci kitabı Yaşamın Kıyısında Sarıkamış’ın Kızıl adlı köyündeki bir Kürt ailenin öyküsü anlatılır. İbrahim Gürbüz gibi Sarıkamış’ın diğer köylerinden insanlar da anılarıyla kendi köylerinin öyküsünü yazılı hale getirdiğinde böylece Sarıkamış Kürtleri tarihine büyük bir katkı sunmuş olacaklardır.
***
Azad Sağnıç, İbrahim Gürbüz’ün yukarıdaki anılarında sözü edilen yaşamını roman haline getirir ve İnkar adıyla yayımlar (İBV Yayınları, 2026). Azad Sağnıç romanında okuyucuyu Sarıkamış ve Kızıl adlı köye götürür. Halk arasında Girêsor olarak geçen Kızıl köyünün bu adı İbrahim Gürbüz’ün yukarıda değindiğimiz anılarında bir kez ve Azad Sağnıç’ın kaleme aldığı romanda ise 34 kez geçmektedir. Girêsor Kürtçede Kırmızı Tepe anlamına gelmektedir.
Azad Sağnıç’ın bu romanı yukarıda kısaca değindiğimiz anıların sahibi İbrahim Gürbüz’ün yaşamını konu edindiği için biyografik bir çalışma sayılabilir. Yani anılar bir romana dönüşür. Romanın adı İnkar sözcüğüne şu alıntıda rastlarız: “Dil de bir cepheydi, edebiyat da, bilim de, tarih de çünkü ortada bir Kürd halkı gerçeği vardı ve bütün bu olgular bir halkın gerçeğiydi bir o kadar da büyük bir inkar vardı...” (s.246). İbrahim Gürbüz’ün anılarının özellikle birinci cildini okuyanlar, bu romandaki bazı tiplerin hemen kendilerine tanıdık geldiklerini göreceklerdir. Köy ahalisinin büyük bir kesimi Kaskan aşiretine mensuptur: “Anlatılanlara göre; savaş sonrasında yürütülen iskân çalışmaları sırasında Girêsor'un, Kaskan Aşireti'nin Neqîban koluna tahsis edilmesi için gerekli girişimleri aşiret reisi Reşit Bey ile oğlu Sade Bey yürütmüştü” (s. 27).
Romanda dikkatleri çeken en belirgin tip yukarıda İbrahim Gürbüz’ün anılarında da sözü edilen Kürt kadını Serayê Hanım’dır. Kaldığı mekanın yakılıp yok edileceği bir sırada Ermeni dostları tarafından son anda kurtarılır. Yıllar önce vefat eden Serayê bu romanda yokluğuyla da koruyucu bir melek gibi daha sonraları bir dizi baskı ve zorlukla karşılaşan roman kahramanı İbrahim Gürbüz’ün hep yanında olur. 12 Eylül darbesi sırasında tek kişilik bir hücreye konulduğunda aklından çıkmayan, sürekli gözleri önüne gelen kişi hep Serayê Hanım’dır. Kısacası yazar aşağıdaki anlatımlarda da görüldüğü gibi bu buluşmaları hep yakın kılar:
- Serayê bu zifir karanlıkta bile ona bir ışık yakmıştı
- Mamak’ta Serayê düştü aklına
- Anlattıkları yeniden canlanıyor
- Serayê yasaklı tarihi anlattı...
Yazar en sonunda şu tespitte bulunur: “Bellek mezarlardan daha değerli bir emanet”. Serayê’nin bu “umut ve güç veren nasihatleri” aklına kazan roman kahramanı bunlardan -zor ve gerekli zaman ve durumlarda- çok yararlanır. Büyük nenesinin bu altın sözleriyle kendi akıl ve ruh sağlına bir biçim vererek ayakta kalmaya ve yaşama tutunmaya çalışan İbrahim’in kafasındaki Serayê imajı yıllar geçtikten sonra da farklı işlevler görür. Kısacası torunu büyük nenesi ile sürekli zihinsel bir iletişim halindedir, bu yüzden hücrede kendisini yalnız his etmez.
Bence de Serayê Hanım bu 278 sayfalık romanı hak etmiştir. Yazar ayrıca romanını Serayê Hanım’a adamıştır (s. 7). Okuyucu olarak insan kendi kendine “Keşke yazar bu yapıtının adını Serayê’nin Romanı olarak seçseydi” der.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.