Entegrasyonun teorisi ne kadar demokratik, söylemi ne kadar barışçıl olursa olsun, egemen iktidarın yönetsel siyasi iradesi değişmedikçe eşitlikçi ve çoğulcu bir ortak yaşamın kurulabileceğini sanmak, gerçekliği kavramlarla örtmeye çalışmaktan başka bir şey değildir.

Yani     amiyane deyimle: "Alavere dalavere... Mehmet nöbete"

Dolayısıyla yıllardır siyasal tartışmalarda farklı adlarla öne sürülen entegrasyon projeleri, demokratik birliktelik modelleri ve barışçıl çözüm teorileri var. Her biri kulağa hoş gelen kavramlarla donatılıyor. Eşitlik, özgürlük, ortak yaşam, karşılıklı saygı, kültürel haklar, demokratik hukuk devleti, toplumsal barış ve saire.

Peki, muhalefetiyle ve iktidarıyla bütün bu kavramların arkasında değişmesi gereken asıl güç ilişkileri değişmiyorsa bunların ne anlamı var? Bir taraf kendi geleceğini, kaderini ve yaşam tarzını belirleme hakkını talep ederken diğer taraf bu hakkın sınırlarını tek başına çiziyorsa, ortada eşitler arasında kurulmuş bir ortaklık mı vardır, yoksa güçlü olanın belirlediği koşullara uyum sağlama beklentisi mi? Sorunun özü de budur zaten. 

Entegrasyonun başarısını belirleyen şey, azınlıkta olan grupların kendi muhayilelerinde geliştirdikleri teorilerin güzelliği, belagatları, siyasal söylemlerinin ikna ediciliği veya barış konusundaki samimiyetleri ya da samimiyetsizlikleri değildir. Belirleyici olan, karar verme ve uygulama gücünü elinde tutan egemen iktidarın neye izin verdiği, hangi hakları tanıdığı ve kendi iktidarını hangi ölçüde sınırlandırmaya razı olduğudur. Bu bağlamda:

1. Egemenin İradesi Olmadan Eşitlik İnşa Edilemez

Entegrasyon savunucuları çoğu zaman meselenin özünü kavramsal bir tartışmaya indirger. Bir kavramın içeriğini değiştirerek siyasal gerçekliğin de değiştirilebileceğini düşünürler. Oysa sözcüklerin anlamını değiştirmek, iktidar ilişkilerini kendiliğinden değiştirmez. Asimilasyonun yerine demokratik entegrasyon, itaate karşı ortak yaşam, dışlanmaya karşı eşit yurttaşlık kavramlarını koyabilirsiniz. Ancak egemenin zihniyeti, yönetim anlayışı ve iktidarını paylaşma konusundaki isteksizliği olduğu gibi duruyorsa, bu yeni kavramlar hangi somut sonucu doğuracaktır? Bir hakkın teoride savunulmasıyla pratikte kullanılabilmesi arasında, siyasetin bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı derin bir uçurum vardır. Bir dilin özgürce yaşatılacağını söylemek başka, o dilin eğitimde ve kamusal kurumlarda kullanılmasını güvence altına almak başkadır. Yerel iradeye saygı duyulduğunu ilan etmek başka, merkezi iktidarın yerel kararları keyfi biçimde geçersiz kılamayacağı bir hukuk düzeni kurmak başkadır. Dolayısıyla Eşitlikten söz etmek kolaydır. Asıl mesele, eşitliğin egemenin keyfine bağlı olmaktan çıkarılmasıdır. Egemen, kendi yetkilerini sınırlamaya yanaşmıyorsa, azınlıkta olanların geliştirdiği en parlak entegrasyon teorisi bile tek başına bu engeli aşamaz. Çünkü siyasal haklar yalnızca talep edilerek değil, güç ilişkileri ve bağlayıcı kurumlar aracılığıyla hayata geçirilir.

2. Barışçıl Olmak, Sonucu Garantilemez

Barışçıl yöntemler elbette değerlidir ve olması gerekendir.

Şiddetin sona ermesi, toplumsal acıların azaltılması ve siyasal sorunların müzakere yoluyla sorunların çözülmesi başlı başına önemli hedeflerdir. Ancak barışçıl bir yöntem benimsemek, karşı tarafın da aynı yönde davranacağını garanti etmez.

Bir taraf silahların susmasını, diyalog kurulmasını ve ortak bir gelecek inşa edilmesini isteyebilir. Fakat diğer taraf bu talepleri karşılamak yerine mevcut düzenin devamını tercih ediyorsa, barış iradesinin tek taraflı olması yapısal sorunu ortadan kaldırmaz. Burada sıkça yapılan temel hata, barışçıl niyeti barışçıl sonuçla karıştırmaktır. Niyet, bir siyasetin ahlaki değerini gösterebilir; fakat sonucu belirleyen tek unsur değildir. Karşılıklı irade, güvenilir taahhütler, uygulanabilir anlaşmalar ve ihlallere karşı etkili güvenceler bulunmadığında, iyi niyetin siyasal gerçekliğe dönüşmesi son derece güçleşir. Üstelik tek taraflı tavizlerin, karşı tarafta aynı ölçüde karşılık bulacağına dair hiçbir otomatik kural yoktur. Barış istemek, barışın koşullarını tek başına yaratmak demek değildir. Dolayısıyla barışçıl entegrasyonun gerçekleşmemesi durumunda bütün sorumluluğu teorisini yeterince anlatamayanlara, yöntemini doğru uygulayamayanlara veya uzlaşmaya yeterince açık olmayanlara yüklemek, sorunun güç boyutunu görmezden gelmektir.

3. Dilin Ve Kavramların Değişmesi Tek Başına Egemenlik Anlayışını Değiştirmez?

Siyasal literatürde yeni kavramlar üretmek, mevcut sorunları yeniden değerlendirmek ve farklı çözüm yolları aramak elbette mümkündür. Ancak kavramsal yenilik, siyasi iradenin yerine geçemez. Bir siyasal proje kendisini ne kadar demokratik, devrimci, eşitlikçi veya özgürlükçü olarak tanımlarsa tanımlasın, karşısındaki egemen güç bu projenin temel taleplerini kabul etmiyorsa, iki tarafın aynı kavramlara farklı anlamlar yüklemesi ortak bir sonuca ulaşmalarını sağlamaz. Daha da önemlisi, egemen tarafın yalnızca söylemini yumuşatması yeterli değildir. Asıl mesele, karar alma mekanizmalarında, hukukta, kamu yönetiminde ve kaynakların paylaşımında gerçek bir değişime razı olup olmadığıdır. Bir taraftan eşitlikten söz edip diğer taraftan eşitliğin kapsamını ve sınırlarını tek başına belirlemek, eşitlikçi bir ortaklığın mantığıyla bağdaşmaz. Kendisine hiçbir bağlayıcı sınır koymayan bir iktidarın, başkalarının özgürlüğünü güvence altına alacağına yalnızca iyi niyet üzerinden inanmak ise siyasal analizden çok beklentiye dayanır. Bu nedenle entegrasyon tartışmalarında asıl soru, hangi teorinin daha gelişmiş olduğu değil, hangi siyasi gücün neyi paylaşmaya, hangi yetkilerinden vazgeçmeye ve hangi kararlarını bağlayıcı güvenceler altına almaya hazır olduğudur.

4. Haklar Bir Lütuf Değil, Fakat Kendiliğinden Gerçekleşen Bir Sonuç da Değildir

Eşit yurttaşlık, kültürel özgürlük ve siyasi katılım temel hak ve özgürlükler çerçevesinde savunulabilir. Bu hakların tanınması için bir topluluğun kendi kimliğinden vazgeçmesi gerekmez.

Fakat hakların meşruiyetini savunmakla onların fiilen uygulanmasını sağlamak aynı şey değildir.

Bir hak ve özgürlük evrensel bir ilke olabilir; yine de o hakkın korunması için işleyen hukuk kurumlarına, bağımsız denetime, hesap verebilir yönetime ve etkili başvuru yollarına ihtiyaç vardır. Egemen siyasi irade, bu güvencelerin kurulmasını engelliyor veya var olan güvenceleri etkisizleştiriyorsa, hakların yalnızca bildirilerde ve siyasi metinlerde yer alması yeterli olmaz. Burada acı bir gerçek vardır. O da haklı olmak, her zaman sonuç almak anlamına gelmez. Zira bir talebin adil olması, onu kabul ettirmeye yetecek siyasi koşulların bulunduğunu göstermez. Bir projenin demokratik olması da karşı tarafı demokratikleştirmeye yetmez. Bu nedenle entegrasyonun başarısını yalnızca talepte bulunanların ideolojik olgunluğuna, stratejik becerisine veya fedakarlığına bağlamak, egemenin sorumluluğunu görünmez kılan ciddi bir yanılgıdır.

5. Tek Taraflı İyi Niyet, Eşit Ortaklık Kuramaz

Entegrasyon projelerinin en tartışmalı yönlerinden biri, uzlaşma arayışının zaman zaman karşılıklı yükümlülüklerden çok tek taraflı beklentilere dönüşebilmesidir. Azınlıkta olanlardan mevcut kurumlarla uyum sağlamaları, güven vermeleri, söylemlerini değiştirmeleri, paradigmalarını ve taleplerini yeniden tanımlamaları ve barışçıl yöntemleri benimsemeleri beklenebilir. Peki, egemen taraftan ne beklenmektedir? Yetkilerini paylaşması mı? Hukuki düzeni değiştirmesi mi? Kültürel ve siyasi hakları güvence altına alması mı? Merkezi kararların sınırlandırılmasını kabul etmesi mi? Verdiği sözlerin üçüncü göz denilen bağımsız mekanizmalar tarafından denetlenmesine razı olması mı? Bu soruların karşılığı açık değilse, ortada henüz eşit bir uzlaşma zemini yok demektir. Bir tarafın sürekli kendisini yeniden düzenlediği, diğer tarafın ise temel ve iktidar ilişkilerini değiştirmeden sürecin ilerlemesini beklediği bir denklemde, entegrasyon sözcüğü gerçekliği açıklamak yerine onu perdeleyebilir. Çünkü eşit ortaklık, güçlü tarafın zayıf taraftan ne kadar uyum beklediğiyle değil, kendisinin ne ölçüde bağlayıcı sorumluluk üstlendiğiyle ölçülür. Karşılıklılık olmadan uzlaşma, eşitlik olmadan birliktelik, güvence olmadan vaat kalıcı bir barışın sağlam temeli olamaz.

6. Entegrasyonun Başarısızlığını Her Zaman Yanlış Teoride Aramak

Bir entegrasyon girişimi sonuç vermediğinde, kolay açıklamalardan biri şudur: Yöntem yanlıştı, söylem yetersizdi, taraflar birbirini anlamadı veya proje yeterince iyi anlatılamadı. Elbette bunlar bazı durumlarda etkili olabilir. Ancak her başarısızlığı bu tür nedenlerle açıklamak, siyasal irade sorununu gözden kaçırır. Bazen sorun, projenin nasıl sunulduğu değil, karşı tarafın bu projenin gerçekleşmesini isteyip istemediğidir. Bazen müzakerenin önündeki engel, iletişim eksikliği değil, mevcut iktidar düzeninden vazgeçmek istemeyen bir siyasi tercihtir. Bazen de taraflar aynı masada oturabilir, aynı sözcükleri kullanabilir ve barıştan söz edebilir; fakat birinin hedefi eşit ortaklık, diğerinin hedefi mevcut hiyerarşiyi korumaksa, kavramsal uzlaşma gerçek uzlaşmanın yerini tutamaz. Bu nedenle şu soruyu sormak gerekir: Egemen taraf, karşısındaki topluluğun eşit haklarla var olmasını gerçekten kabul ediyor mu, yoksa yalnızca mevcut düzenin sınırları içinde daha fazla uyum göstermesini mi bekliyor? Bu soruya somut yanıt verilmeden entegrasyonun başarısını ilan etmek, siyasi temennileri gerçekleşmiş sonuçlar gibi sunmaktır.

7. Gerçekçi Olmak, Barıştan Vazgeçmek Değildir

Bütün bunları söylemek, barışın imkânsız olduğunu savunmak anlamına gelmez. Aksine, kalıcı barışın hangi koşullara bağlı olduğunu doğru teşhis etmek demektir. Barış, bir tarafın diğerine karşı geliştirdiği iyi niyetli söylemlerle değil, tarafların hak ve yükümlülüklerinin açıkça belirlendiği, taahhütlerin uygulanabildiği ve anlaşmazlıkların hukuk yoluyla çözülebildiği bir düzenle güçlenir. Egemen siyasi irade, kendi gücünü sınırlandırmayı ve karşısındaki topluluğun haklarını güvence altına almayı kabul ederse, barışçıl entegrasyon için gerçek bir zemin oluşabilir. Fakat bu irade yoksa, en kapsamlı teoriler bile tek başına yeterli değildir. Bu noktada yapılması gereken, entegrasyon fikrini bir inanç meselesine dönüştürmek değil; onu somut ölçütlerle sınamaktır. Hangi haklar tanınmıştır? Hangi yetkiler paylaşılmıştır? Hangi güvenceler bağlayıcıdır? Verilen sözler tutulmadığında hangi mekanizmalar devreye girecektir? Bu soruların cevabı yoksa, siyasi söylemin parlaklığına bakarak kalıcı barıştan söz etmek erkendir. Çünkü barışın gerçek ölçüsü, ne kadar sık dile getirildiği değil, hangi kurumsal ve hukuki koşullar altında sürdürülebildiğidir.

Sonuç olarak denilebilir ki, irade değişmeden söylem değişir ama denklem değişmez. Zirq entegrasyon teorileri geliştirilebilir, yeni siyasi modeller üretilebilir, daha demokratik ve kapsayıcı bir dil kurulabilir. Ancak bütün bunlar, egemen siyasi iradenin kararlarını ve iktidar ilişkilerini değiştirmeye razı olmasıyla anlamlı bir sonuca dönüşür. Azınlıkta olanların barışçıl yöntemler geliştirmesi değerlidir; fakat bu çabanın karşılığını belirleyen yalnızca onların iradesi değildir. Egemen tarafın kabulü, karşılıklı yükümlülükler ve etkili güvenceler olmadan, eşitlikçi entegrasyon bir siyasi hedef olarak kalabilir. Bu yüzden mesele, hangi teorinin daha devrimci, hangi söylemin daha demokratik veya hangi yöntemin daha uzlaşmacı olduğu değildir. Mesele, egemenin eşitliği gerçekten kabul edip etmediğidir. Bir siyasi güç, kendi yetkilerini sınırlamadan başkalarından uyum bekliyorsa; hakları tanımadan sadakat talep ediyorsa; karşılıklı güvence oluşturmadan tek taraflı iyi niyete dayanıyorsa, orada entegrasyonun adından çok içeriğini sorgulamak gerekir. Egemen istemiyorsa, entegrasyonun adı değişebilir; teorisi yenilenebilir, yöntemi çeşitlenebilir, dili demokratikleşebilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına siyasi iradenin yerini tutmaz. Çünkü eşitlik, güçlü olanın izin verdiği ölçüde var oluyorsa henüz güvence altına alınmış bir hak değildir. Barış, yalnızca bir tarafın iradesine dayanıyorsa henüz karşılıklı bir düzen değildir. Birliktelik, tarafların eşitliğine değil de birinin diğerinin koşullarına uyumuna dayanıyorsa, adına ne denirse densin, eşit ortaklık iddiası tartışmalı kalacaktır. Ve belki de bütün tartışmanın en rahatsız edici sorusu şudur: Bir entegrasyon projesi, egemenin paylaşmak istemediği iktidarı hangi teoriyle paylaşılabilir hâle getirebilir? Bu soruya somut bir siyasi ve hukuki yanıt verilmedikçe, entegrasyonun devrimci bir dönüşüm yaratacağına dair iddialar, gerçekliğin kendisinden çok, gerçekleşmesi arzulanan bir geleceğin anlatısı olarak kalacaktır.