On beş yıl önce, 2011’de yayımlanmış Cizre Bohtan Beyi Bedirhan: Direniş ve İsyan Yılları başlıklı kitabım üzerinde çalışırken Bedirhan Bey’in 1847’de Osmanlı ordusuna yenilip teslim olmak zorunda kalmasının nedeninin, yeğeni Yezdan Şêr’in “ihaneti” olduğuna ilişkin çok sayıda iddia okumuştum. Bu, Bedirhan Bey hakkında yazılmış yapıtları okuyan veya konu üzerinde çalışan neredeyse herkesin kaderidir. Fakat ne kadar ağır ve dikkat çekici olursa olsun, bu iddiayı kanıtlayacak tek bir kanıt bile bulamamış, o nedenle bu konuya hiç değinmemiş olsam bile, iddianın haksızlığını sergileyen bütün belgelere yer vermiştim. Ama yıllar sonra, önce 2021’de, Cizreli Mehmet Beg’le (Said Azizi ile), sonra 2025’te, onun aracılığıyla Ürdün’de yaşayan Muhammed Salim Bederkhan’la tanışınca bu konuyu ayrıca ele almak zorunda olduğum sonucuna vardım.

Mehmet Beg (Said Azizi), 1830’lu yıllarda Bohtan’a bağlı Hacıbeyram’ın miri Said Bey’in soyundan gelmektedir; hem annesi hem de eşi Bedirhan Bey’in ağabeyi Salih Bey’in torunlarıdır. Bedirhan Bey, Kürdistan’ı fethetmekle görevli Osmanlı Ordusuyla iş birliği halinde Said Bey’e ait Gûrkêl kalesine saldırıp Said Bey’in teslim alınarak Musul’a sürülmesini sağlamıştı. Ulaştığım bir Osmanlı belgesine göre ise, sürgün olduğu Musul’da Bedirhan Bey’e muhalefet ettiği için Bedirhan Bey’in taraftarlarınca öldürülmüştü.[1] Mohammed Salim Bederkhan ise Bedirhan Bey’e ihanet edip Osmanlıya yenilmesine neden olmakla suçlanan Yezdanşer’in (Ezdin Şêr) dördüncü kuşak torunu, aynı zamanda Bedirhan Bey’in kızı Rukiye üzerinden Bedirhan Bey’in de torunudur. Ataları Bedirhan Bey tarafında mağdur edilmiş, bu yetmezmiş gibi bir de suçlu ilan edilmiş bu iki kişiyle tanışmak beni bu konuyu daha fazla geciktirmeden ele almak gibi vicdani bir sorumlulukla yüz yüze getirdi – özellikle Mohammed Salim Bederkhan’ın gönderdiği özel mesajındaki şu satırları okuyunca:

Yüzyılı aşkın bir süredir Yezdan Şêr’in hem kendisi hem de çocuk ve torunları acımasız ve haksız suçlamalara maruz kalageldiler. Hakikati açığa çıkarmayı ve bu ulusal kişiliğin onurunun teslim edilmesini sağlamayı kendime görev edindim.

“İhanet Öyküsü” Kim Tarafından Ne Zaman Uyduruldu?

Bedirhan Bey’in 1847’de Osmanlı ordusu karşısında yenilmesinin nedeninin Yezdan Şêr’in ihaneti olduğu iddiasını ilk kez dile getiren kişinin Süreyya Bedihan olduğu ve bunu da Hoybûn’un Ekim 1927’de Lübnan’da kurulmasından hemen sonra, 1928’de, örgütün ABD’deki sözcülüğünü yapan Kürt Bağımsızlık Komitesi’nin İngilizce yayımlanan Kürt Davası ve Hoybun başlıklı, kendisi tarafından kaleme alınmış kitapçığında dile getirdiği anlaşılıyor. Şöyle:

Kürt devletleri içinde en güçlüsü Cizre’nin yöneticisi Prens Bedirhan 1847’de Türk sultanına bir bağımsızlık teşebbüsü olarak meydan okudu. 100 bin keşiden fazla Türk orduları Bedirhan’ın elleriyle feci yenilgiler yaşadılar. Fakat kendi kuzeninin [Yezdan Şêr’in] ihanetiyle öldü. Sonuçta Kürt bağımsızlığının son kalan yeri de Türklere teslim oldu.[2]

Süreyya Bedirhan, bu satırları izleyen aynı anlamdaki paragrafa koyduğu 16 no.lu dipnotta Yezdan Şêr’in “ihaneti”nin bir başka boyutuna şöyle işaret ediyordu:

Sultan yine hileye sığındı; amcasının [Bedirhan Bey’in] askeri güçlerinin sol kanadını yöneten [Yezadanşer’i] satın aldı; bu da Kürtlerin kaderinde feci sonuçlara yol açtı.[3]

Bu satırların yazarı Süreyya Bedirhan bu kitapçığının yayımlanmasından iki yıl sonra, 1930’da, yine Hoybûn’un yayını olarak Kahire’de Fransızca yayımlanan, Dr. Bletch Chirguh imzasıyla Kürt Sorunu: Kökeni ve Nedenleri başlıklı bir kitap daha yazar.[4] Bir önceki kitapçığında yer verdiği “ihanet” iddiasını daha da ayrıntılandırarak tarihsel bir arka plana oturtmaya çalışır. Buna göre ve özetle:[5]

·    Bedirhan Bey 1821 yılında iktidara gelmiş, yani mir olmuştur.

·    1847’de Türk (Osmanlı) ordusuyla Bedirhan orduları arasındaki ilk büyük çarpışma Urmiye şehri yakınlarında gerçekleşmiş, yenilgiye uğrayan Türk kuvvetleri geri çekilmek zorunda kalmıştır.

·    Yezdan Şêr’in taraf değiştirip Osmanlı ordusunun desteğiyle Cizre şehrini işgal ettiğini öğrenen Bedirhan Bey, Urmiye önünden geri çekilmekte olan Osmanlı kuvvetlerini kovalamayı bırakarak ve geride sadece bir “örtme kuvveti” bırakarak, ordusunun geri kalanıyla Cizre üzerine yürümüş, güneye doğru kaçmak zorunda kalan Yezdan Şêr’i ve Osmanlı birliklerini bu bölgeden sürerek başkent Cizre’yi geri almıştır.

·    Bu arada, takviye kuvvetlerle desteklenen Osmanlı ordusunun saldırıları karşısında Urmiye dolaylarında bıraktığı kuvetlerini geri çekmek zorunda kalan Bedirhan Bey, Evreh kalesine çekilmiş ve kale Osmanlı ve Yezdan Şêr birlikleri tarafından kuşatılmıştır.

·    Evreh kalesi kuşatması sekiz ay sürmüş ve sonunda Bedirhan Bey yenilgiyi kabul ederek teslim olmak zorunda kalmıştır.

Süreyya Bedirhan’ın özetleyerek aktardığımız bu anlatımını destekleyen hiçbir arşiv belgesine bugüne kadar rastlayabilmiş tek bir tarihçi yoktur. Süreyya Bedirhan’ın bu anlatımı içinde doğru olan tek bir cümle dahi yoktur.

Yezdanşer (1830-1878/79)


İlginç olan noktalardan biri de, Süreyya Bedirhan’ın Hoybûn örgütünce yayımlanan iki kitabından önceki tarihlerde yayımlanmış Bedirhan Bey hakkındaki kitapçık ve makalelerde “Yezdan Şêr’in ihaneti”nden hiçbir şekilde söz edilmiyor oluşudur. Bunlardan ilki, 1906 yılındaki “Rıdvan Paşa” olayından sonra imparatorluğun çeşitli yerlerine sürgün edilmiş Bedirhanîlerin 1908’den sonra çıkartılan af yasasıyla özgür kalmalarının hemen ardından, Kürdizade Ahmed Ramiz’in “Lütfî” takma adıyla hazırlayıp yayımlattığı Mir Bedirhan başlıklı kitapçıktır. Bu yapıta temel oluşturan kaynaklar arasında o tarihte hâlâ hayatta olan Bedirhanîlerden alınan bilgiler, Kürdistan gazetesinin 8. sayısından itibaren “Azizan” başlığı altında yayımlanan dizi yazı ve özellikle 13. sayıda “Bedirhan Bey” başlığı altındaki Kürtçe yazı da yer almaktadır.[6] Eğer Bedirhan Bey’in 1847’deki yenilgisinde Yezdan Şêr’in “ihaneti”nin payı olmuş olsaydı, Bedirhanîlerin bilgi kaynağı olduğu bu kitapçıkta bundan mutlaka söz edilirdi. Bir diğer örnek, Abdurrahman Bedirhan tarafından Cenevre’de yayınlanan Kürdistan gazetesinin 11.07.1898 tarihli 14. sayısında yayımlanan “Bedirhan Bey” başlıklı makalesidir. Bu makalede Bedirhan Bey’in 1847’deki yenilgisi üzerinde ayrıntılı olarak durulurken Yezdan Şêr’den ve “ihanet”inden ima yollu bile olsa hiçbir şekilde söz edilmemektedir.

Hal böyleyken, Süreyya Bedirhan dedesi Bedirhan Bey’in Osmanlıya yenilmesini böyle bir “ihanet öyküsü”yle açıklama gereğini neden duymuş olabilir? Bu soruyu yanıtlamamıza yardımcı olacak herhangi bir belgeye ulaşabilmiş değilim. Bununla birlikte, bu öykünün Hoybûn’un kurulmasının hemen ardından iki kitapçık halinde peş peşe yayımlanması, Kürt hareketindeki bu yeni çıkışla bağlantısı olabileceğini akla getiriyor. Nitekim, Hoybûn’un 5 Ekim 1927 tarihinde toplanan kuruluş kongresinde kabul edilen bir kakar sureti şöyle formüle ediliyordu:[7]

Birinci Kürt Kongresi; Kürt milletinin şimdiye kadar giriştiği ihtilallerdeki başarısızlığını ve sonuçta yaşanan Kürt felaketlerinin nedeninin kapsamlı bir örgütten yoksunluk olduğuna ve amaçladığı kutsal milli başarının ancak içte ve dışta kusursuz bir örgütlenmeyle en sıkı bir şekilde kontrol altına alınmasını sağlamaya bağlı olduğuna kesinlikle inanmaktadır.

1918’de İstanbul’da kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti içinde Bedirhanîler ile Abüdülkadir ailesi arasındaki anlaşmazlıkların ve 1925’teki Azadi örgütünün gerçekleştirdiği ayaklanma sırasındaki eşgüdüm eksikliklerinin yarattığı sorunların bir kez daha yaşanmaması için Hoybûn yönetimi hareket birliğine ve örgüt disiplinine, Hoybûn’un iç yapısını sağlamlaştırmaya büyük önem veriyordu.[8]

Süreyya Bedirhan’ın hiçbir kanıta dayamadan hayali bir “ihanet öyküsü” yaratmasının nedeni belki de, “milli davaya bağlılık” ile “örgüt içi disiplin” arasındaki bağlantıyı vurgulamak istemesiydi.

“İhanet Öyküsü” Nasıl Yaygınlaştı?

Süreyya Bedirhan’ın ürettiği bu hayali “ihanet öyküsü”nün çok kısa zamanda hızla yaygınlaşmasının ve canlılığını günümüze kadar korumasının nedeni, yaratıcısının bir Bedirhanî olması ve Süreyya Bedirhan’la birlikte Celadet Bedirhan ve Kamuran Bedirhan’ın da Hoybûn’un çekirdek kadrosu içinde yer alıyor olmaları sayesinde bu öykünün güçlü bir otoriteye sahip olmasıdır.

Nitekim Süreyya Bedirhan’ın 1930 yılında yazdığı Kürt Sorunu: Kökeni ve Nedenleri başlıklı kitabı, hemen, bir yıl içinde asker, siyasetçi ve tarihçi Muhammed Emin Zeki Beg’in yazdığı Kürtler ve Kürdistan’ın Kısa Tarihi başlıklı kitabının 1931’de yayımlanan birinci cildinde yankısını bulur. M. Emin Zeki bu kitabının birinci cildinde, “Bedirhan Paşa Hazretleri” alt başlığı altında Süreyya Bedirhan’ın kitabına geniş yer ayırır. O kadar ki, bu başlık altında yer alan satırların tamamı Süreyya Bedirhan’ın kitabının özeti niteliğindedir.[9] Süreyya Bedirhan’ın kitabını özetleyen M. Emin Zeki, bu bölümü Bedirhan Bey’in yenilgisini Yezdan Şêr’in ihanetine bağlayan, hiçbir kanıta dayanmayan, bilindik öyküyle bitirmektedir:[10]

Özet olarak: İzzeddin Şer’in bu hıyanetinden dolayı en sonunda emir Bedirhan’ın ordusu; Osman Paşa’nın ordusunun önünde bozguna uğradı ve emir, Cezire şehrini boşaltıp Eruh kalesine sığınmaya mecbur oldu. Ancak Osmanlı ile İzzeddin Şer’in orduları bu kaleyi sekiz ay boyunca kuşatma altında tuttu ve kalede mahsur kalan, erzakları tükenen Bedirhan; beraberindeki muhafızlarla birlikte kaleden çıkmak zorunda kaldı.

Böylelikle, Bedirhan Bey’in torunu ve Hoybûn örgütünün yöneticisi Süreyya Bedirhan ile tarihçi M. Emin Zeki’nin kalemlerinden çıkmış bu “ihanet öyküsü”, hiçbir kanıta (belgeye) dayanmıyor olsa bile, sırf onların kalemlerinden çıktığı için artık bir “tarihsel bir belge” niteliği kazanmıştır. Örneğin Bedirhan Bey’in ağabeyi Salih Bey’in torunu Mehmet Salih Bedirhan anılarını yazdığı defterde bu “ihanet öyküsü”nü şöyle tekrarlıyordu.[11]

[Bedirhan Bey] Osmanlılar ile yaptığı muharebede kazanmak ve Kürt istiklâlini istihsal etmek üzereyken taallukatından İzzeddin Şêr nam-ı zatın ihaneti, mağlubiyetini intaç etmiştir.

Bu anıları yayına hazırlayan Mehmed Uzun, Salih Bedirhan’ın tekrarladığı “ihanet öyküsü”nün doğruluğunu kanıtlama ihtiyacını duyarak, bu satırlara koyduğu 14 no.lu uzunca bir dipnotla M. Emin Zeki ve 1937’deki Dersim harekâtında aktif görev yaptığı için daha sonradan devletçe kendisine sağlanan özel imkânlarla “tarihçi” olmuş Nazmi Sevgen’i bu “ihanet”e tanık göstererek delillendirmeye çalışmaktadır.[12]

Ne yazık ki, Mehmed Uzun bununla da yetinmeyip, bu kanıtlama çabasını “Yezdan Şêrler”in zaten hep devletin yanında oldukları” iddiasıyla pekiştirmeye çalışmaktadır:[13]

1986 yılında, Suriye'nin Banıas kasabasında, Rewşen Bedır-Han Hanım’in evinde, tam da M. Salih Bedir-Han'ın bu anıları üzerinde çalışırken, Yezdan Şêr ailesinden iki bayan Trablusşamdan gelerek, Rewşen Hanım'ı ziyaret ettiler. Onlarla uzunca sohbet etme fırsatım oldu Kendilerini Kürt olarak görmekle birlikte aile neredeyse tümüyle Araplaşmış. İki aile sürgünde barışmışlar, kız alıp vermişler. Ancak Mir Bedir-Han hareketindeki ihanet hiçbir zaman unutulmamış. Bedir-Hanilerin devlete karşı çeşitli ayaklanmalarında ve sürekli muhalefetlerinde Yezdan Şêrler açık ya da gizli, devamlı devletin yanında olmuşlar.

Mehmed Uzun ile Rewşen Bedir Han’ın yayına hazırladıkları Mehmet Salih Bedir-Han’a ait bu Defter-i A’malım başlıklı anıları Özgür Gündem gazetesinin 1992 Kasım-Aralık tarihlerinde yayımlanan sekiz sayısında tefrika edilir. Böylece, “Yezdan Şêr’in ihanet öyküsü”, Kürt siyasi hareketinin doğruluğu asla sorgulanmayan bir hakikati haline gelir. Nitekim Kürt tarihinin Türkiye’deki önde gelen tarihçilerinden Malmîsanij de, ikinci baskısı 2000’de İstanbul’da yayımlanan Cızira Botanlı Bedirhaniler başlıklı çalışmasında, Özgür Gündem gazetesinde tefrika edilen bu anılardan yararlandığını belirterek şöyle yazmaktaydı:[14]

Yenilgisinin önemli nedenlerinden biri, akrabalarından Yezdan Şêr (îzzeddin Şer)'in ona ihanet ederek Osmanlı saflarına geçmesi idi. (Bedirhan Bey bu ihaneti yaşamı boyunca unutmayacak, affetmeyecektir. Onun yanında kimse Yezdan Şêr'in adını anamazmış. Rüyasında bir oğlunun kızını Yezdan Şêr'in oğlu Tahir'e verdiğini görmüş de bunun için günlerce, aylarca üzülmüş.)

Bu “ihanet öyküsü”nün yaygınlaşmasına yalnızca Kürt ve Türk yazarlar değil, bir Arap-Hıristiyan tarihçi olan Wadie Jwaideh’in de katıldığı görülür. Birinci baskısı 1999’da İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabında Jwaideh şöyle yazıyordu:[15]

Bedirhan, kuşatma altındaki kalesinde 8 ay boyunca Osmanlı ordusu ve Emir İzzeddin Şir'in birleşik güçlerine karşı koydu. Fakat yiyecek kaynaklarının yanında cephanesinin de iyice tükenmesi yüzünden, barış masasına oturmak zorunda kaldı.

Jwaideh bu bilginin kaynağı olarak Süreyya Bedirhan’ın Kürt Sorunu: Kökeni ve Nedenleri başlıklı kitabına atıfta bulunmaktadır.

“Ulusal Davaya İhanet”

Yezdan Şêr’in Bedirhan Bey’e ihanet etmekle suçlanabilmesi elbette, Bedirhan Bey’in savunduğu bir Kürt ulusal davasının söz konusu olmasını ve Yezdan Şêr’in de Osmanlı ordusunun saldırısına uğrayan Bedirhan Bey’in yanında yer almayıp Osmanlının saflarında O’na karşı savaşmış olmasını gerektiriyordu. Eğer Bedirhan Bey’in uğrunda mücadele ettiği bir “Kürt ulusal davası” söz konusu değilse, Yezdan Şêr’in Osmanlı ordusu saflarında yer alması bile kendi başına bir “ihanet” sayılamaz, olsa olsa, “aile içi bir iktidar mücadelesi” olarak nitelendirilebilirdi. O nedenledir ki, başta “ihanet” suçlamasını ilk ortaya atan Süreyya Bedirhan olmak üzere, bu suçlamayı paylaşanların hep, her şeyden önce, Bedirhan Bey’in nasıl kararlı bir “Kürt ulusal davası” savunucusu olduğunu öne sürüp, ardından Yezdan Şêr’in Bedirhan Bey’in bu davasına ihanet ederek Osmanlı ordusu saflarına katıldığı tezine sahip çıktıklarını görüyoruz.

Örneğin Süreyya Bedirhan şöyle demekteydi:[16]

1846’da Türkler ile o zamana kadar yarı-bağımsızlığını korumayı başarmış son Kürt prensliği olan Botan’ın hükümdarı Bedirxan arasında savaş başladı. Bedirxan büyük Kürt şairi Ehmede Xanî’nin tüm yazılarında bahsettiği ve beklediği liderdi. 1821’de iktidara geldikten sonra, Bedirxan Kürdistan’ın içler acısı durumunu ve bağımsızlığının son kalıntılarını kaybetmesine yol açan nedenleri göz önüne alarak, bu duruma çözüm bulmaya ve Kürdistan’ın özgürlüğünü ve birliğini sağlamaya karar verdi.

Bedirhan Bey’in bir “Kürt ulusal davası”na sahip olduğunu bu sözlerle “ortaya koyan” Süreyya Bedirhan, Yezdan Şêr’in Bedirhan Bey’in yenilgisine yol açan “ihanet”ini de şöyle dile getirmektedir:[17]

Bedirxan Eruh [Evreh] Kalesine sığındı. Kale Türk ordusu ve Yezdin Şer birlikleri tarafından kuşatıldı ve bu kuşatma sekiz ay sürdü. (…) Bedirxan yenilgiyi kabul etmek, bağımsızlık ve Kürt birliği tasarılarından vazgeçmek zorunda kaldı.

Oysa Bedirhan Bey ne 1921’de iktidara gelmiş, ne Kürdistan’ın özgürlüğü ve birliği gibi bir davanın savunucusu olmuş, ne de Yezdan Şêr onun bu davasına “ihanet” ederek sözüm ona “kendi askeri birlikleri”yle Osmanlı ordusunun Evreh kalesi kuşatmasına katılmıştır.

Yezdan Şêr’in Bedirhan Bey’e “ihanet ettiği” tezine katılanlar, aynı zamanda, Bedirhan Bey’in bir “Kürt ulusal davası” savunucusu olduğunda da hemfikirdirler. Örneğin Chirs Kutschera şöyle demektedir:[18]

[Bedirhan Bey] Kürt Beyleri arasındaki feodal mücadeleye ilk defa ulusçu bir nitelik kazandırarak, tarihe Kürt ulusçuluğunun babası olarak geçer. (…) Bedirhan, 19. yüzyıldaki Kürt ulusçuluğunun tartışmasız kahramanıdır.

Bir başka örnek Mehmed Uzun’un şu satırlarıdır:[19]

Tarihçiler 1946’da Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Kürt tarihindeki ilk ulusal ayaklanmanın Mir Bedirhan önderliğinde gerçekleştirildiğini belirtirler.

19. yüzyılın Kürt beylerinin kendi egemenlik alanlarını ve Sultan Selim tarafından kendilerine tanınmış özerkliği koruma amaçlı hareketlerini, bu doğrultudaki isyanlarını “ulusal” direniş veya isyanlar olarak değerlendirmek, bunları “Osmanlıda ayrılma, bağımsız bir Kürdistan kurma” amacına bağlamak doğru değildir. Evet, “mir hareketleri” milliyetçi hareketler değillerdi, Kürt aristokrasisinin kendi iktidarlarını koruma veya genişletme amacı gütmekteydiler. Ama aynı zamanda milliyetçiliğin en temel başlangıç noktası olan “biz ve onlar” biçimindeki bir Kürtlük bilincine de sahiptiler. Bu bakımdan daha sonraki Kürt milliyetçiliğine önemli ölçüde kaynaklık ediyorlardı ama henüz Kürt milliyetçiliğinin kendisi değillerdi.

Bedirhan Bey’in 1835-1846 arasındaki yaşamına göz attığımızda, 19. yüzyılın mir hareketlerinin bütün özeliklerini onun deneyiminde görmemiz mümkündür. Bu bize ayrıca, Yezdan Şêr’in Osmanlı ordusuna katılıp Bedirhan Bey’e ihanet etmediğini görme imkânını vereceği gibi, böyle bir şey yapmış olsaydı bile bunun “ihanet” sayılamayacağını görmemize de yardımcı olacaktır.

Bedirhan Bey’in Cizre-Bohtan beyliğinde “iktidara geliş”, yani “mir” oluş tarihçesi için araştırmacıların başvurdukları temel kaynaklardan biri de ne yazık ki, genellikle Kürdizade Ahmed Ramiz’in “Lütfî” takma adıyla yazdığı Mir Bedirhan başlıklı kitapçık olmaktadır. O kitapçıkta anlatılan ve inandırıcı olmaktan çok uzak olan öykü özetle şöyledir:[20]

Bedirhan Bey’in Cizre-Bohtan beyliğinin miri olan babası Abdullah Han 1827’de ölünce yerine, kardeşi her kimse onun oğlu Seyfeddin ((Saif al-Din / Sevdin) geçer. Mir Sevdin “dünya işlerinden habersiz, üzerine düşen işleri yapmaktan aciz” bir kişidir. Dönemi buhranlar içinde geçer, beyliğe düzensizlik ve kargaşa egemen olur. Bedirhan Bey’in kendisini uyarması üzerine, Mir Sevdin köşesine çekilip kendisini ibadete adar. Onun yerine Bedirhan Bey’in ağabeyi Salih Bey mir olur. Ama Salih Bey de hep ibadet ve takvayla uğraşmaktadır. Zamanının tamamını Kuran okuma ve zikre ayırmaktadır. Kardeşi Bedirhan Bey’in ısrarla karşı çıkmasına rağmen mirlikten ayrılınca, onun yerini Bedirhan Bey almak, kendisi mir olmak zorunda kalır.

Ancak masallarda rastlanabilecek bir pürüzsüzlükle yaşanan bu iktidar değişimini teyit edecek tek bir tarihsel kanıt yoktur. Belgelerin anlattığı gerçek, bu masalımsı anlatımdan çok farklıdır.

Osmanlı 19. yüzyılın ilk üçte birlik döneminde Mısır’da ve Kürdistan’da iki önemli sorunla karşı karşıyadır. Bunlardan birincisi Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın yarattığı sorundur. İkinci sorun ise, Kürdistan’da Revanduz merkezli Soran beyliğinin miri Kör Muhammed isyanıdır. Osmanlı bir yandan imparatorluktan ayrılma işaretleri veren Mehmed Ali Paşa sorununa çözüm aramakta, öte yandan Soran miri Kör Muhammed’in isyanını bastırıp Kürdistan’da 300 küsur yılı aşkın bir süredir yaşayan özerk ve yarı özerk Kürt beylikleri düzenine son vermeyi, yani Kürdistan coğrafyasının yeniden fethedilmesini gündemine almaktadır. Kürdistan meselesi önceliklidir. Reşid Mehmed Paşa, Soran mirinin isyanını bastırmak ve Kürdistan’daki beylik düzenine son vermekle görevlendirilir.

Kürdistan’ın fethi harekâtı 1835’te Garzan’daki Êzidilere saldırıyla başlar. 1836 baharında ise bu saldırı Diyarbekir ve Cizre’ye yönelir. O tarihte Cizre-Bohtan beyliğinin miri, Kürdizade Ahmed Ramiz’in iddia ettiği gibi Bedirhan Bey değil, Seyfeddin (Mir Sevdin)’dir.[21] Mehmed Reşid Paşa’nın Cizre’ye saldırısı güçlü bir direnişle karşılaşır. Mir Sevdin, Hacıbeyram miri Said Bey ve Bedirhan Bey bu saldırıya birlikte karşı koyarak Osmanlı kuvvetlerine ağır kayıplar verdirirlerse de Osmanlı kuvvetlerini engelleyemezler. Mir Sevdin eskiden beri iyi ilişkiler içinde olduğu Bağdat Valisi Ali Rıza Paşa’nın yanına kaçarken, Bedirhan Bey berberindeki Kürt kuvvetleriyle Bohtan dağlarına çekilir.

Cizre’yi ele geçiren Reşid Mehmed Paşa, Soran beyi Kör Muhammed’in üzerine yürür. Düşmanca faaliyetlerine son verip teslim olması halinde onurlu muamele göreceği ve beyliğinin korunacağı garantisi verilince görüşmeyi kabul eden mir Muhammed yakalanarak İstanbul’a gönderilir. Affedilip Kürdistan’a dönerken Amasya’da alıkonur ve 1836’da ölür veya öldürülür.

Kürdistan’ı fetih harekâtını yöneten Reşid Mehmed Paşa Aralık 1836’da koleradan ölünce, onun yerine Hafız Mehmed Paşa atanır. Hafız Mehmed Paşa’nın görevi ikilidir: Bir yandan Kürdistan’ı fethi harekâtını sürdürmek, diğer yandan Suriye’ye konuşlanmış olan Mısır ordusunun gözetleyip kaçınılmaz görülen nihaî savaşa hazırlanmak.

Bohtan dağlarına çekilmiş olan Bedirhan Bey o aşamada Osmanlıya direnmenin anlamsız olduğu sonucuna vararak Hafız Mehmed Paşa’ya teslim olur ve beraberindeki Kürt kuvvetlerini Osmanlının düzenli kuvvetlerine katar. Bedirhan Bey’i Diyarbekir’e getirten Mehmed Hafız Paşa ona binbaşılık rütbesi ve bazı yerlerin mütesellimliklerini verir. Hafız Mehmed Paşa ile Bedirhan Bey arasında kurulan bu ilişki o tarihlerde (1837-1838) ikisi arasında yapılan sözlü bir anlaşmayla sonuçlanır. Bu anlaşmanın kapsamını Bedirhan Bey’in Kasım 1846’da kendisini Dêrgul’de ziyaret eden iki misyonere söylediklerinden öğreniyoruz. Bu iki misyoner Bedirhan Bey’in bu anlaşmayı ima ederek kendilerine söylediklerini şöyle aktarırlar:[22]

Sekiz yıl önce güçsüzmüş, pek tanınmıyormuş, yoksulmuş. Derken, Osmanlı hükümeti elinden tutmuş; şimdi artık hesapsız bir servetin sahibi. Gücü, doğuda İran sınırından batıda Mezopotamya’nın içlerine, Diyarbekir ve Musul kentlerinin kapılarına kadar uzanıyor; ünü her tarafa ulaşmış durumda.

1837-1841 tarihleri arasında yaşananlar Bedirhan Bey’in bu açıklaması ışığında değerlendirildiğinde, bu anlaşmanın koşullarının ne olduğunu anlayabiliyoruz:

·    Hafız Mehmed Paşa (Osmanlı) Bedirhan Bey’i Cizre-Bohtan’a yönetici olarak atayıp kendisini yetkiyle donatacaktır.

·    Buna karşılık Bedirhan Bey de, Osmanlının Kürdistan’ı kontrol altına almasına (fethetmesine) yardımcı olacaktır.

Hafız Mehmed Paşa’nın görevde kaldığı Şubat 1841’e kadar Bedirhan Bey, bu anlaşma sayesinde, hızla yükselişe geçer, üç yıl içinde büyük bir güce ulaşır. Mehmed Hafız Paşa daha sonraki yıllarda Bedirhan Bey’i destekleyip güçlendirmekle suçlandığında, kendisini şöyle savunacaktır:[23]

İşin doğrusunu söylemek gerekirse, [Bedirhan Bey] sadakatini her bakımdan ispat etmiş olduğundan, daha sonra kendisine yüce devlet tarafından miralaylık rütbesi bağışlanmış ve onun aracılığıyla Mîr Seyfeddin [Sevdin] de getirtilerek kendisine yüce sultan tarafından kapucıbaşılık[24] rütbesi veril[miştir]. Adı geçen komutanlıktan ayrılmama kadar, bunların ikisi de rıza almanın ve sadakatin gereklerini yerine getirmeye ve bu sadakati istihdam edildikleri çok sayıda başka önemli hizmetlerde de göstermeye gayret etmişlerdir. Ne var ki, bunlar Kürt ümerasından vahşi adamlar oldukları için, bu gibilere hiçbir zaman güvenmek caiz olmamakla birlikte, o zamanki durum gereği, söz konusu nahiyeleri hiçbir fesat yaratmadan idare edecek Bedirhan Bey’den daha uygunu yoktu. Bu işin erbabı bulunsa dahi, o zaman da Bedirhan Bey rahat durmayıp fesatlık yapacağı için, bu şekilde çeşitli biçimlerde istihdam edilerek elde edileceği ve eskisi gibi istihdam edilmesinin gerekli olduğu düşünül[mektedir].

Bedirhan Bey’in Hafız Mehmed Paşa’yla (Osmanlıyla) yaptığı bu anlaşmanın ilk ürünü, Osmanlının Mayıs 1838’de Hacıbeyram miri Said Bey’e karşı düzenlediği saldırıya Bedirhan Bey’in de kendi kuvvetleriyle katılıp destek vermesi olur. Oysa daha iki yıl önce, 1836 baharında, Bedirhan Bey, Mir Sevdin ve Hacıbeyram miri bu Said beyle birlikte, Osmanlının Mehmed Reşid Paşa komutasında Cizre’ye düzenlediği saldırıya karşı birlikte savaşmaktaydılar. Said Bey, Mir Sevdin’in kayınbiraderiydi. 1836’da sadece Reşid Paşa’ya karşı direnmekle kalmamış, daha sonra kendi adına vergi toplamasıyla ve Osmanlıya kafa tutmasıyla Hafız Mehmed Paşa için potansiyel bir tehdit de oluşturuyordu. Şimdi, Said Bey’in kalesinin düşürülüp Musul’a sürgün edilmesiyle sadece Osmanlı potansiyel bir direniş odağını yok etmiş olmuyor, Bedirhan Bey de Mir Sevdin’in kayınbiraderi olan potansiyel bir rakibinden kurtulmuş oluyordu. Bedirhan Bey’in Osmanlıyla işbirliği yaparak Said Bey’e saldırması konusunda o bölgede bugün dahi söylenen bir deyiş vardır: "Bedirhan bey kılıç ise (şûr e), Said Bey de aslandır (şêr e)".

Said Bey’e karşı düzenlenen bu askeri operasyona katkısı nedeniyle Bedirhan Bey’e Cizre’nin bir nahiyesi haline getirilen Hacıbeyram’ın da mütesellimliği verilir. Ayrıca, Diyarbekir eyaletinde kurulması planlanan redif (ihtiyat) askerleri miralaylığına terfi ettirilir. Bunlara ek olarak, Dersaadet de (Osmanlı devleti de) Bedirhan Bey’e verilmek üzere bir şeref madalyası ve bir de miralay kılıcı imal ettirir.

Bedirhan Bey böylece eski Cizre-Bohtan beyliğinin mütesellimi (yöneticisi) olmuştur. Hafız Mehmed Paşa’nın kendisini savunurken belirtiği gibi, Bedirhan Bey, o aşamada, Hafız Mehmed Paşa’dan, Bağdat’a kaçmış olan Mir Sevdin’in affedilerek Cizre’ye geri dönmesini sağlamasını ister ve onun bu isteği Osmanlının da işine geldiği için yerine getirilir.

Osmanlı açısından bertaraf edilmesi gereken bir başka potansiyel direniş odağı, Müküs beyi Han Mahmud’dur. Said Bey’in Musul’a sürgün edilmesinin hemen ertesinde, 1838 yazında, Bedirhan Bey, Bağdat’tan dönmüş olan Mir Sevdin ve Hakkâri beyi Nurullah, Hafız Mehmed Paşa’nın emriyle, Müküs beyi Han Mahmud’a saldırdılar. Kırk gün süren çatışmalar sonucunda Han Mahmud Eylül 1838’de Van Kaymakamı İshak Paşa’ya teslim olur. Han Mahmud’a yönelik bu saldırının da amacı, Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’yla yapılacak nihai hesaplaşma sırasında ortaya çıkabilecek olası Kürt direniş odaklarından birisinin daha yok edilmesidir. Kaçmış olduğu Bağdat’tan affedilerek dönmesine izin verilmiş olan Mir Sevdin de, Han Mahmud’a karşı düzenlenen bu operasyona katkısı nedeniyle, daha önce sözünü ettiğimiz gibi, Kapucubaşı rütbesiyle ödüllendirilir.

Mirlik Düzeninin Sonu

1839’a gelindiğinde, 1835’te başlayan Kürdistan’ın fethi harekâtıyla, kökleri binlerce yıl gerilere uzanan beylik ve mirlik düzeni büyük ölçüde sonlandırılmış gibiydi. Artık ne beylik vardı ne de o beyliklerdeki aşiretlerinin seçtiği mirler. Cizre-Bohtan beyliğini oluşturan Cizre, Bohtan ve Hacıbeyram kazalarına Bedirhan Bey’in mütesellim atanmasıyla birlikte, 1838’e kadar Cizre-Bohtan beyliğinin miri olan Sevdin, Osmanlı ile Bedirhan Bey arasındaki anlaşmayla, bütün statü ve otoritesini yitirmiş oluyordu. Bu fiili durumun Sevdin ailesi tarafından “hak gaspı” olarak algılandığı, bu yaranın hiç kapanmadığı anlaşılıyor.

Osmanlının Kürdistan’a silah zoruyla dayattığı bu yeni düzenin Kürt halkı tarafından bir çırpıda benimsenip içselleştirilmesi elbette mümkün değildi. O nedenle Osmanlı eski Kürt beyliklerine atadığı yeni yöneticileri (mütesellimleri) gene Kürt aristokrasisinin mensupları arasından seçmek zorunda kalıyordu. Nitekim, mirliği elinden alınan Sevdin’in yerine mütesellim olarak atanan Bedirhan Bey gene Azizan ailesinin önde gelen bir ferdiydi. Bedirhan Bey Kürt halkının gözünde sıradan bir devlet memur değil, bir mirdi. Kendisi de bir devlet memuru gibi değil, bir mir gibi davranıyor, Cizre-Bohtan’ı bir mir olarak yönetiyordu. Ne var ki, Sevdin’in Kürtler nezdindeki saygınlığının devam ettiği; mirlikten böyle bir oldubittiyle uzaklaştırılmasının yarattığı bir hoşnutsuzluğun söz konusu olduğu anlaşılıyor. Nitekim, Bedirhan Bey’in Hafız Mehmed Paşa nezdinde girişimde bulunarak Mir Sevdin’i affettirip Cizre’ye getirtmesinin nedeni, herhalde, Kürt aşiretleri arasında Cizre-Bohtan’ı Mir Sevdin’in rızası ve onayıyla yönettiği izlenimini yaratmaya çalışmasıydı. Sir Austen Henry Layard, Bedirhan Bey’in iktidarının ilk yıllarında yeterince güçlü olmadığını, otoritesini Sevdin adına kullandığı izlenimini vermeye çalıştığını belirtmektedir.[25] İngiltere’nin Musul Konsolos vekili Christian Rassam da, İngiliz diplomat Heny Wellesley’e yazdığı 16 Mayıs 1847 tarihli mektubunda, Mir Sevdin’in öldüğü 1846 yılına kadar Bedirhan Bey’in Cizre yöneticisi olarak icraatını Mir Sevdin adına yürüttüğünü, çünkü Kürtlerin kendilerinin meşru temsilcisi olarak Mir Sevdin’i gördüklerini söylemektedir.[26]

Bedirhan Bey’i “Mir” Yapan Nizip Savaşı

Bedirhan Bey’i Osmanlının “memuru” olmaktan çıkartıp tüm Kürtlerin miri haline gelmesini sağlayan gelişme, Osmanlının Nizip savaşındaki ağır yenilgisi olur. 1839’da, Mısır valisinin bazı isteklerinin Osmanlı tarafından rededilmesi üzerine, Mehmed Ali Paşa bağımsızlığını ilan eder. Savaş kaçınılmaz olmuştur. Hafız Mehmed Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusunun tamamı 38-40 bin mevcutluydu. Bu ordunun 15-20 bin kadarını Kürtler oluşturuyordu. Bunlar arasında, topladığı Kürt kuvvetleriyle birlikte savaşa katılan Bedirhan Bey de yer alıyordu. İki ordu 24 Haziran 1839 günü Nizip’te karşı karşıya gelirler. Osmanlı ordusu dört saat içinde ardında on binlerce ölü, bir o kadar esir ve 160 parça top bırakarak dağılır.

O tarihte Bedirhan Bey Cizre kazasının ve bu kazaya bağlı Bohtan ve Hacıbeyram nahiyeleri ile Mardin’e bağlı Midyat kazasının ve İşti nahiyesinin yöneticisi ve Diyarbekir redif alayının miralayı konumundadır ki, o tarihte Kürdistan’da Osmanlının bu kadar güçlü desteğine sahip başka hiçbir Kürt beyi yoktur. Osmanlının Nizip yenilgisi, bir Osmanlı valisinin Osmanlı İmparatorluğu’na böyle ağır bir darbe indirerek ülkesini bağımsız bir devlet haline getirebileceğinin kanıtıydı. Bu tüm Kürtler için, özellikle Bedirhan Bey için çok esinlendiriciydi. Demek ki, yerel bir yöneticinin Osmanlıya kafa tutarak başarıya ulaşması mümkündü. Nizip savaşından dönen Bedirhan Bey Osmanlıya karşı o güne kadar izleye geldiği politikayı değiştirir. Nizip savaşı öncesinde, Kürt beyleri arasındaki geleneksel rekabetçi zihniyet ve davranışa uygun olarak, sırtını Osmanlıya dayayarak kendi beyliğinin dar çıkarlarını savunmayı bir yana bırakıp, Osmanlıdan aldığı desteği kendi liderliği altında diğer Kürt beyleriyle ittifak kurmak ve bu ittifakı Osmanlıya karşı birlikte güçlenmek için kullanmaya başlar.

Bedirhan Bey’i bir efsane haline getiren, 1839’dan 1847 baharına kadar uzanan Cizre-Bohtan yöneticiliğinin bu sekiz yılı boyunca sergilediği diplomasi ve siyaset ustalığı, yönetim becerisi, izlediği ekonomik ve sosyal politikalar ve diğer Kürt beyleriyle kurduğu ittifaklardır. Osmanlının Nizip’teki yenilgisinden yararlanarak izleyebildiği bu politikayla, “Kürdistan’ın fethi” politikasının ürünü olan mütesellimlik düzenini göstermelik hale getirerek beylik ve mirlik düzenini fiilen, büyük ölçüde yeniden ayağa kaldırır. Kazalara kendisi yönetici atamakta, Osmanlı ordusuna asker vermemekte, devlete vergi ödememekte veya kendi uygun gördüğü miktarda ödemekte, atanan Osmanlı valililerine sadakat bildiriminde bulunmamaktadır. Kısacası, Bedirhan Bey kendisini fiilen “mir” haline getirmiştir. Hem kendi egemenliğindeki Kürtler nezdinde hem de müttefiki Kürt beyleri nezdine o artık “Mir Bedirhan”dır.

Bu durum, Osmanlının 1835’te uygulamaya başladığı “Kürdistan’ın fethi” politikası doğrultusunda hayata geçirdiği tüm uygulamaların kâğıt üzerinde kaldığını, Cizre-Bohtan’ın ve müttefiklerinin Sultan Selim tarafından onlara tanınmış olan özerkliği şu ya da bu ölçüde fiilen geri kazandıklarını gösteriyordu. 1847’de Bedirhan Bey’in üzerine ordu gönderme cesaretini gösterebilen Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın 26 Temmuz 1847 tarihli tezkeresi bu durumun itirafıydı:[27]

Görünüşte yüce devletin, ama aslında bir takım zalim ve serkeşlerin elinde olan Kürdistan…

Bedirhan Bey’i Tasfiye Kararı, İsyan ve Yenilgi

Bedirhan Bey’in tasfiye edilmesiyle sonuçlanan sürecin tetikleyicisi, önce 1843’te, ardından 1846’da Nasturilere karşı düzenlediği katliamlar olur. Bu iki katliam sonucunda sayıları 90 bin kadar olan Nasturi nüfusunun 30 bin kadarı katledilir. 1842’den itibaren kesintisiz sadrazamlık yapan ve Bedirhan Bey’in üzerine ordu göndermeye bir türlü cesaret edemeyen Sadrazam Mehmed Rauf Paşa, Fransa ve İngiltere’nin bu iki Nasturi katliamını gerekçe göstererek Osmanlı üzerinde kurdukları baskı sonucunda, 28 Eylül 1846 günü görevden azledilir. Onun yerine Batı dünyasının iyi tanıdığı Mustafa Reşit Paşa sadrazamlığa getirilir. Sadrazam, iki ay kadar sonra toplanan Meclis-i Has’ta Bedirhan Bey hakkında alınan kararları Sultan Abdülmecid’e şöyle sunar:

Bundan böyle, Bedirhan Bey’e lütfedici ve güvenini kazanmaya yönelik önlemlerden vazgeçilerek Kürdistan’daki varlığının ortadan kaldırılması için ne lazımsa onun yapılması kaçınılmaz bir hal almıştır.

Bu karar, Fransız Büyükelçisi’nin 3 Kasım 1846 tarihli, Bedirhan Bey’in varlığına son verilmesini talep eden ültimatomunun ürünüdür.[28] Karar sadece Bedirhan Bey’in tasfiyesini öngörmekle kalmayıp, 1835’te başlamış ama 1839’daki Nizip bozgunuyla kesintiye uğramış “Kürdistan’ın fethi” sürecini de tamamlama kararıdır. Karar, Kürdistan’daki bütün sorunların çözümünü Bedirhan Bey’in tasfiye edilmesine bağlamaktadır.

Bu harekâtı yürütmekle görevlendirilen Osman Paşa’nın hazırladığı plandaki önemli noktalardan ikisi şöyleydi:

·    Bedirhan Bey’in askeri gücünün 20-30 bin olduğu biçimindeki önceki tahminler çok abartılıdır; 15 bin kişilik bir askeri güç Bedirhan Bey’i yenmek için yeterli olacaktır.

·    Bedirhan Bey’in oluşturduğu “Kürt ittifakı”nı ağalara ve şeyhlere çeşitli rütbeler verilerek, en saygın ve etkili olanlara kaftan ve şal, vb. giydirilerek çatlatmak mümkündür. Kaldı ki, Osmanlı Devleti’nin Bedirhan Bey’i tasfiye etmeye kesin kararlı olduğunu gördüklerinde ve ordu da O’nun üzerine yürüdüğünde Bedirhan Bey’in müttefikleri ve bütün Kürtler kendisinden yüz çevireceklerdir.[29]

Gelişmeler, Osman Paşa’nın yaptığı bu planın çok isabetli olduğunu kanıtlar. Osmanlı ordusunun Bedirhan Bey’e saldırmaya kesin kararlı olduğu anlaşılır anlaşılmaz Bedirhan Bey’in liderliğinde oluşmuş Kürt ittifakında çözülmeler başlar.

Bu ortamda, Yezdanan Şêr ve kardeşi Mansur 16 ile 20 Nisan 1847 tarihleri arasında, kişisel güvenliklerini tehlikede gördükleri için, yaşamakta oldukları babaları Mir Sevdin’e ait Kasrık boğazındaki kaleyi terk edip Musul’a kaçıp oranın valisi Esad Paşa’ya sığınırlar. Bu olay Osmanlı ordusu ile Bedirhan Bey kuvvetleri arasındaki çatışmaların başlamasından bir buçuk ay önce yaşanır. O tarihte, 1830 doğumlu Yezdan Şêr sadece 17-18 yaşlarında bir delikanlı, kardeşi Mansur ise 12 yaşında bir çocuktur. Aynı tarihlerde, ordusunun eksikliklerinin tamamlanmasını beklemek üzere Diyarbekir’e gitmekte olan Osman Paşa, Yezdan Şêr ile kardeşinin Musul’a sığındıklarını öğrenince, Musul valisine gönderdiği yazıyla iki kardeşin derhal kendi yanına gönderilmesini ister. Bunun üzerine, Musul valisi iki kardeşi 23 Nisan 1847 günü 100 kadar başıbozuk süvari eşliğinde gizlice Osman Paşa’nın yanına gönderir.[30] Diyarbekir’e Nisan sonunda ulaşan Osman Paşa muhtemelen Yezdan Şêr ile Mansur kardeşleri Diyarbekir’e gelmiş bulur.

Diyarbekir’e gelen Osman Paşa Cizre’deki Bedirhan Bey’e “Teslim Ol” çağrısı gönderir. Bu çağrıda, eğer kendi rızasıyla teslim olursa mal ve can güvenliği ve imparatorluğun başka bir yerinde yaşama olanağı garanti ediliyor, tersi durumda karışılacağı vahim sonucun vebalinin kendisine ait olacağı belirtiliyordu.[31]

Müttefikleri arasında çözülmeler yaşanmaya başladığı halde, Bedirhan Bey bu çağrıya Mayıs 1847 ortalarında bir tarihte, “Hele ordu Cizre’ye bir gelsin, bakalım nasıl olur” diyerek ret yanıtı verir.[32] Bedirhan Bey bu yanıtıyla Osmanlıya isyan bayrağını açmış olur.

Bu ret yanıtını alan Osman Paşa’nın kuvvetleri 24 Mayıs 1847 günü Diyarbekir’den Cizre’ye doğru harekete geçer, 27 Mayıs 1847 günü Cizre’ye ulaşan Osmanlı kuvvetleriyle Bedirhan Bey’in kuvvetleri arasında 28/29 Mayıs 1847 gecesi ilk çarpışma yaşanır. Bu çarpışma sonucunda Bedirhan Bey’in kuvvetleri Dêrgul yolu üzerindeki Kasrık Boğazı’na doğru çekilmeye başlar. 1 Haziran 1847 günü Cizre ile Kasrık Boğazı arasında ikinci çarpışma yaşanır; Bedirhan Bey’in kuvvetleri püskürtülür.[33] Osman Paşa bu çarpışmayı Dersaadet’e (İstanbul’a) rapor ederken, Yezdan Şêr ile kardeşinin 2 Haziran 1847 günü, yani ikinci çarpışmanın ertesi günü, “orduya sığındıklarını” da bildirmektedir. Bundan anlaşılıyor ki, Osman Paşa Cizre üzerine hareket ederken Musul’dan getirttiği Yezdan Şêr ile kardeşini Diyarbekir’de bırakmış ve bu iki kardeş 2 Haziran 1847 günü Osman Paşa’nın yanına gelmişlerdir.

Buna karşılık, Süreyya Bedirhan’ın iddiasına göre, Osmanlı ordusu ile Bedirhan Bey arasındaki ilk çarpışma Urmiye kenti yakınlarında olmuş ve Türk kuvvetleri yenilerek geri çekilmiş, Yezdan Şêr de tam bu sırada, Osmanlı ordusunun desteğiyle, Cizre kentini işgal etmiştir. Hiçbir kanıta dayanmayan, tamıyla hayal gücünün eseri olan bu anlatım üzerine söylenecek bir şey yoktur. Sadece şu ayrıntı özellikle dikkat çekmektedir: Babası Mir Sevdin’in 1846’daki ölümünden beri Kasrık kalesinde kardeşi ve annesiyle birlikte, Bedirhan Bey’in çok sıkı gözetimi altında yaşayan 17-18 yaşlarındaki Yezdan Şêr’in Cizre’yi işgal edebilecek bir silahlı güce sahip olduğu iddiasının akıldışılığı bir yana, Osmanlı ile Bedirhan Bey arasındaki bu ilk çatışma sırasında Yezdan Şêr ile kardeşi Cizre’de bile değillerdir!

Devam edelim… On iki gün sonra, 14 Haziran 1847’de, Bedirhan Bey ile Osman Paşa’nın kuvvetleri arasında bir çatışma daha yaşanır. Bu çatışmada da başarılı olamayan Bedirhan Bey çekilmeye devam eder ve 25 Haziran 1847 günü Evreh (Ewrex) kalesine sığınır. Süreyya Bedirhan, Bedirhan Bey’in Evreh kalesine sığınma sürecini özetle şöyle anlatmaktadır:[34]

Cizre’nin Yezdan Şêr tarafından işgal edildiğini öğrenen Bedirhan Bey, Urmiye civarında yenilgiye uğrattığı Osmanlı kuvvetlerini kovalamayı bırakıp Cizre üzerine yürür. Yezdan Şêr güneye kaçar. Bedirhan Bey hem Yezdan Şêr kuvvetlerini hem de Osmanlı birliklerini bölgeden sürüp çıkartır, Cizre’yi geri alır. Ama o arada takviye alan Osmanlı ordusu karşı saldırıya geçince Evreh kalesine sığınmak zorunda kalır.

Bu anlatım da baştan aşağıya hayalidir. Yezdan Şêr Cizre’yi işgal etmiş değildir; Cizre zaten Osmanlı ordusunun kontrolü altındadır ve Bedirhan Bey’in Cizre’yi kurtarmaya yönelik herhangi bir girişimi söz konusu olmamıştır.

Süreyya Bedirhan’ın Bedirhan Bey’in Evreh kalesindeki teslimiyetle sonuçlanan günleri konusunda anlattığı öykü de özetle şöyledir:[35]

Yezdan Şêr’in ihaneti sonucu Evreh kalesine çekilen Bedirhan Bey, Osmanlı ordusu ve Yezdan Şêr’in birlikleri tarafından kuşatma altına alınır. Bu kuşatma sekiz ay sürer. Sonunda yenilgiyi kabul etmek, bağımsızlık ve Kürt birliği tasarılarından vazgeçmek zorunda kalır, teslim olur.

Bu hayali öykünün gerçeği şöyledir: Birincisi, Evreh kalesini kuşatan Osmanlı kuvvetleri arasında Yezdan Şêr yoktur. Yezdan Şêr o tarihte, Cizre’de ordunun Kurmay Başkanı Mustafa Sabri Paşa, Mirliva Muammer Bey, muhasebeci Esseyid Ali Rıza, Yarbay Mustafa Neş’et ve ordu defterdarı Agâh Efendi’yle Cizre mütesellimliği konusunda görüşmeler yapmaktadır. İkincisi, Evreh kuşatması Süreyya Bedirhan’ın iddia ettiği gibi sekiz ay değil, 30 Haziran ile 4 Temmuz 1847 tarihleri arasında, sadece dört gün sürer, Bedirhan Bey dördüncü gün teslim olur. Osmanlı ordusu ile Bedirhan Bey kuvvetleri arasındaki çatışmaların yaşandığı sürecin tamamını ele alacak olursak, Osman Paşa’nın Bedirhan Bey’e “Teslim Ol” çağrısının gönderildiği Nisan 1847 ayı sonundan başlatırsak, bu tarihten Bedirhan Bey’in teslim olduğu 4 Temmuz 1847’ye kadar süren isyan ve yenilgi evresinin uzunluğu sadece 60-70 gün kadardır. İki ordu arasındaki çarpışmalarla geçen gün sayısı da sadece 37 gündür.

Kısacası, Bedirhan Bey’in Osmanlı ordusuna yenilmesinin nedeni, neresinden bakılırsa bakılsın, “Yezdan Şêr’in ihaneti” diye bir olguyla açıklanamaz. Bu yenilginin başlıca iki nedeni olduğu görülüyor:

Birincisi, Bedirhan Bey’in 1843 ile 1846’da gerçekleştirdiği iki Nasturi katliamı, kendisine saldırmayı asla göze alamayan Osmanlı yönetimini, Fransa ve İngiltere’nin baskısı sonucunda, bu konuda harekete geçmek zorunda bırakmıştır.

İkinci neden ise, Kürt ittifakındaki çözülmelerdir. Bedirhan Bey’in liderliğindeki bu ittifakta, 1847 Nisan’ının ortasından 1847 Mayıs’ının ortasına kadar, bir ay gibi çok kısa bir zaman aralığına sığabilen, hızlı bir çözülme yaşanmıştır.

“Davalarının haklılığı”na ve kendi güçlerine değil de, sadece “dokunulmaz olduğuna” inandıkları Bedirhan Bey’e güvenen Kürt ittifakının önemli bir kesiminin, bu inançlarının çürüklüğü ortaya çıkınca paniğe kapılıp taraf değiştirmesi beklenmedik bir şey sayılmaz. Osmanlının, Bedirhan Bey’in bu zaafını ve bu zaaftan nasıl yararlanılabileceğini gayet iyi bildiği anlaşılıyor.[36]

Yezdan Şêr’in isyanı[37]

Bedirhan Bey’in 4 Temmuz 1847 günü sığınmış olduğu Evreh kalesinde kendisini kuşatan Osmanlı ordusuna teslim olması Dersaadet’de (İstanbul’da) büyük bir coşku havası esmesine neden olur. Bu olayın 22’inci gününde, 26 Temmuz 1847 günü, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın başkanlığında toplanan Meclis-i Has’ta Bedirhan Bey’in teslim olması, “Kürdistan’ın tamamının fethi” ve “bir vak’a-i hayriye” (hayırlı olay) olarak kutlanır.[38] Beş ay sonra, 5 Aralık 1847 günü, kurulmasına karar verilen Kürdistan Eyaleti’nin kuruluş gerekçesinde “Eşkıya elinden (birtakım zorbaların ve zalimlerin elinden) kurtarılarak bir bakıma yeniden fethedilen Kürdistan” ibaresine yer verilir.[39]

Osmanlı İmparatorluğunun başkentinde esen bu bayram havasının üzerinden sadece yedi yıl sonra, 1854’ün Kasım ayı ortalarında, Yezdanşer’in kendi adıyla anılan isyanı patlak verir. İki-üç hafta gibi çok kısa bir süre içinde harekete geçirmeyi başardığı askeri gücün sayısı 15-20 bin gibi bir rakama ulaşır ki, bu sayı Bedirhan Bey’in 1840’lı yılların ortalarında seferber edebildiği gücün epey üstündedir. İsyanın büyüklüğü ve önemi sadece bununla sınırlı kalmaz, 19. Yüzyılın ilk yarısının en büyük ve etkili ayaklanması olur. 1854-1856 tarihleri arasındaki Kırım Savaşı sırasında patlak eren Yezdan Şêr isyanı, bir yanda Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere, Fransa ve Sardinya, öte yanda Çarlık Rusya’sı olmak üzere savaşan devletlerin stratejik hesaplarını da tehlikeye atmış, İngiltere’yi, Fransa’yı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu bu isyanı bir an önce sona erdirme telaşı içine sokmuştur.

İsyan sırasında, Cizre’den Bâb-ı Ȃli’ye gönderilen 15 Ocak 1854 tarihli ve 56 ortak imzalı bir yazıda Yezdanşer’in isyanının Osmanlı için yaratığı tehlike şöyle dile getirilmekteydi: [40]

Eşkıya şayet maksadına ulaşmış olsaydı, bu uygunsuzluk sadece bu havaliyle sınırlı kalmayarak bir taraftan Sivas ve öte taraftan Bağdat'a kadar yayılacak ve büyük miktarda harcamaların yapılmasını gerektirecekti. Bu durumda hareketin Bedirhan Bey isyanından bile daha büyük bir mesele haline geleceği ve gittikçe onun birkaç katına ulaşacağı açıkça görülebilmektedir. Zamân-ı teshirden beri [Bedirhan Bey'in ortadan kaldırılmasından beri] bu bölgede ekrâdın [Kürtlerin] böyle birbiriyle müttefik oldukları ve bu denli şiddetli çarpışmaların meydana geldiği görülmüş, işitilmiş şey değildir.

Bedirhan Bey’in 1847 baharında Osmanlı ordusu karşısındaki yenilgisinden sonra mirlik düzenine son verilmesinin yarattığı kargaşa ve baskı ortamında bu isyan Kürdistan’da bir umut ışığı haline gelmiş, Yezdanşer’i Kürtlerin kolektif belleğinde, Kürt halk ezgilerinde övgüyle anılan bir kahraman haline getirmiştir. Yezdanşer isyanının Kürt tarihindeki yerine ilişkin en ilginç ve önemli nokta belki de, mirlik düzeninin dağıtılıp Kürdistan’ın içine yuvarlandığı derin sosyal, ekonomik ve politik bunalıma karşı yükselen tepkilerin ilki olmasıdır. Kürdistan’da Bedirhan Bey’in yenilgisiyle sonuçlanan isyanı peş peşe başka isyanlar izler. Bunların ilki Yezdanşer’in 1854’teki isyanı olur. O isyanı 1878’de, Bedirhan Bey’in oğulları Hüseyin Kenan ile Osman Nuri’nin Bohtan ayaklanması, onun hemen ardından, 1880-1882’de Şeyh Ubeydullah’ın isyanı ve onu da 1914’te Abdürrezzak Bedirhan’ın liderliğinde kurulmuş olan İrşad örgütü kadrolarının örgütlediği Bitlis isyanı izler.[41]

Osmanlının “Kürdistan’ı fethederek” yok ettiği mirlik düzeninin ve bütün diğer kurumların binlerce yıllık geçmişleri vardır. Bedirhan Bey’in yenilgisinin ertesinde Kürdistan Eyaleti’nin kurulması ve Tanzimat uygulamaları mirlik düzenin yok edilişinin yarattığı boşluğu dolduramaz, geleneksel kurumların yerini yenileri alamaz. Ekonomik ve sosyal yıkım, asayişsizlik, talan, çapul kaçınılmaz olur. Osmanlının kendi eliyle yarattığı bu duruma tepkisi baskıyı artırmaktan, kontrolden çıkmış aşiretleri cezalandırmaktan ibaret kalır. 19. Yüzyılın ikinci yarısında, Yezdanşer’inkiyle başlayan isyanların nesnel temellerini atan bu yıkım olur.

Bedirhan Bey’e saldıran Osmanlı ordusunun komutanı Osman Paşa’nın, Musul’a kaçarak oranın valisine sığınmış Yezdanşer’i Cizre’ye getirtmesinin nedeninin onu Bedirhan Bey’in yerine Cizre, Bohtan ve Hacı Beyram kazalarına mütesellim yapmaktır. Osman Paşa’nın bu kararı, kendi belirlediği “sürgün politikası”nın bir parçasıdır. Osman Paşa’ya göre “Kürtleri eşkıyalığa sevk edenler, ıslah edilmeleri mümkün olmayan Kürt beyleridir.” Ama Kürtler de “dört ayaklılar gibi akılsız oldukları için” bu beylerin peşine takılmaktadır. O halde, beyler tüm aile fertleriyle birlikte Kürdistan’a bir daha ayak basmamak üzere sürgüne gönderilerek Kürdistan’daki kökleri tümüyle kazınırken, bu sürgünlerden ötürü “bir iktidar boşluğu” doğmaması için, “Bedirhan Bey’in direniş ve isyanına şu ya da bu oranda katılmış olsalar bile, yenilgi öncesinde taraf değiştirip Osmanlı saflarına katılmış veya tarafsız kalmış, nüfuz sahibi kişilere yöneticilik görevleri verilecektir, ta ki sistem yerli yerine oturuncaya kadar. Bu hedefe varıldığında bu kişiler de “isyankârlıkla” suçlanıp sürgüne gönderilecektir. Nitekim Yezdanşer, Hakkâri Beyi Nurullah, Muşlu Şerif Bey, Han Mahmud’un yeğeni Müküslü Abdul Bey’in durumları bu politikanın ürünleridir.[42]

Osman Paşa’nın Bedirhan Bey’in yerine mütesellim atamak üzere yanına getirttiği 1830 Cizre doğumlu Yezdanşer (Êzdinşêr Al-Bukhtî) o tarihte sadece 17 yaşındadır. Babası Mir Sevdin, annesi Hacı Beyram miri Said Bey’in kızı Fâtima Hanım’dır. Eşi Amîna Hanım, Hakkâri Beyi Nurullah’ın kızıdır. “Ezdinşêr” adı Arapça kökenli olup Rus ve İngiliz tarihçiler tarafından genellikle “Yezdân Shêr” olarak yazılmış ve bu söyleyiş Kuzey Kürdistan’da da genellikle “Yezdanşer” olarak yaygınlaşmıştır ki, “Tanrı’nın aslanı” anlamına gelir.

Osmanlı ordusunun Evreh kalesine sığınan Bedirhan Bey’i kuşattığı sırada, 25 Haziran 1847 günü, kendisine verilen mütesellimlik görevinin koşullarının görüşüldüğü Askeri Meclis toplantısında Yezdanşer, mütesellim olarak tahsil edeceği vergiler karşılığında yıllık 500.000 kuruş ödemeyi teklif eder. Bu miktar az bulunur ve “sırf göstermiş olduğu sadakatin hatırı için” ve sadece 1847 yılına mahsus olmak üzere, 10 Ağustos 1847 günü mütesellimlik görevi, öşür vergisi yüzde 14’ten yüzde 10’a indirilerek, 600.000 kuruş olarak kendisine ihale edilir. Buna ek olarak, yeni oluşturulan Cizre mütesellimliği maaşı olarak aylık 3.500 kuruş bağlanır. Bu konuda altı çizilmesi gereken nokta, kendisine verilen mütesellimlik görevini kendisinin talep etmemiş olmasıdır. Bunu kendisine dayatmış olan Osman Paşa’ya itiraz etmemesinin nedeni muhtemelen bunu, on iki yıl önce babası Mir Sevdin’in Bağdat’a sığınmak zorunda kalmasından yararlanarak Osmanlı ve Bedirhan Bey tarafından gasp edilmiş tarihsel miras hakkının kendisine iadesi olarak görmesidir.

Ne var ki, 20 Ekim 1847 günü Der Saadet’de yapılan Meclis-i Has toplantısında, Osman Paşa’nın Yezdanşer’i mütesellim atama kararı doğru bulunmaz. Sultan Abdülmecid’in de onayladığı bu değerlendirmenin gerekçesi şudur: “Yezdanşer her ne kadar Osmanlıya sadık kişilerden sayılıyor olsa bile, oraların yerlisinden ve Bedirhan’ın akrabası olması bakımından, sanki o bölgenin doğrudan yüce devlet tarafından idaresi mümkün değilmiş gibi anlamlar verilerek … hükümetin zayıflığı olarak görüleceğinden ötürü…”[43]


Bu sorun, Kürdistan Eyaleti’nin 5 Aralık 1847 günü Sultan Abdülmecid’in onayıyla kurulmasıyla çözülür. Kurulan bu eyalet Diyarbakır Eyaleti ile Van, Muş, Hakkâri sancakları ve Cizre, Bohtan ve Mardin kazalarını kapsayacaktır. Bu yeni eyaletin merkezi Van gölünün kuzey yakasındaki Ahlat kazası olacaktır. Merkez’in Ahlat olmasının özel bir gerekçesi Sadrazamlık tezkeresinde şöyle açıklanır: “Kürdistan’ın kalbinde bulunması ve böylece Anadolu Ordusu’nun yumruğunun sürekli gözetim altında tutulması gereken Kürtlerin başı üstünde duracak olması.”[44] Kürdistan Eyaleti kurulup Cizre sancağına da Mustafa Paşa kaymakam olarak atanınca, Yezdanşer’in mütesellimlik sıfatı yedi ay sonra, 12 Mart 1848 günü, sona erer. Ama hem onun hem de Kürtlerin tepkisine yol açmamak amacıyla, Yezanşer için bir süreliğine, “kaymakam kethudalığı (yardımcılığı)” diye uydurma bir makam oluşturulur. Ama bu da sakıncalı bulunarak, maaşı ödenmeye devam edecek şekilde, 12 Haziran 1849’da İstanbul’a gönderilir. Fakat İstanbul’da da kendisine verilebilecek uygun bir iş yoktur, Kürdistan’a dönmesi de sakıncalıdır. Sonuçta 3.500 kuruşluk maaşı açıktan ödenmek üzere, Haziran 1850’de, Musul’a gönderilir. Bu durum, Kırım Savaşı’nın patlak verince kadar, dört yıl devam eder.

Çarlık Rusya’sının, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde vesayet kurmasını sağlayacak bir anlaşmayı imzalamayı Bâb-ı Ȃli’nin (Osmanlı yönetiminin) reddetmesi üzerine, Rusya’nın 1853 Haziran’ının sonlarına doğru Boğdan ve Eflak’ı işgal etmeye başlamasıyla Kırım Savaşı’nın tetiği çekilmiş olur, Osmanlı 4 Ekim 1853’te Rusya’ya savaş ilan eder. Rusya’nın mevcut güçler dengesini değiştirmesine seyirci kalmayan İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı’nın yanında yer almasıyla “19. yüzyılın Dünya Savaşı” niteliğindeki Kırım Savaşı Başlamış olur. Savaşın başlamasıyla birlikte Yezdanşer de kaldığı Musul’dan ayrılarak Bohtan bölgesindeki Kürt aşiretleriyle ilişkiler kurarak isyan hazırlıklarını başlatır.

Osmanlı ordusunun Bayezid kolu ile Rus ordusunun Erivan müfrezesi arasında 30 Temmuz 1854 tarihli çarpışmada Osmanlı birlikleri 2.000 ölü ve 4.000’den fazla esir vererek geri çekilmek zonunda kalınca, Rus kuvvetleri hiçbir engelle karşılaşmadan Bayezid kasabasını ele geçirir. Bu bozgunun hemen ertesinde Osmanlı birlikleri Kars cephesinde de bir başka ağır yenilgi yaşar. Savaşın doğu cephesinde yaşanan bu yenilgilerin hemen ertesinde Yezdanşer devreye girip Van ve Hakkâri valisine başvurarak, Bâb-ı Ȃli’nin reddedemeyeceği bir teklifte bulunur: Osmanlı ordusu için asker toplayarak savaşa katılmaya hazırdır!

Kürt aşiretleri üzerinde hâlâ büyük bir etkiye sahip olan Yezedanşer’in bu önerisi derhal dikkate alınır ve 13 Eylül 1854 günü kendisine Van’daki Osmanlı kuvvetleri için Musul, Cizre ve Bohtan’dan 1.500 asker toplayarak kış bastırmadan önce Van’a ulaştırma görevi verilir. Yezdanşer’in gerçek amacı ise Osmanlı ordusuna yardımcı olmak değil, Cizre, Bohtan ve Hacı Beyram’ı kapsayan tarihî Kürt emirliğinin özerkliğini tekrar kazanıp nüfuz alanını Siirt, Şirvan, Hizan, Midyat, Garzan, Bitlis, Müküs ve Zaho’yu kapsayacak şekilde eski sınırlarına ulaştırmaktır. Hiç zaman yitirmeyen Yezdanşer, Musul’dan topladığı 400 kişilik bir kuvvetle 1854 Ekim’inin ikinci haftasında Cizre’ye gitmek üzere Musul’dan ayrılır. Musul-Cizre arası 32 saatlik bir yol olduğu halde, oraya varması Kasım ortasını bulur. Bu gecikmenin nedeni bölgedeki aşiret reisleriyle temas kurup onları başlatacağı isyana katılmaya ikna etmektir. Bu konuda herhangi bir zorlukla karşılaşmadığı anlaşılıyor, zira Kürdistan zaten patlamaya hazır bir barut fıçısı gibidir, tek eksiği olan liderine de Cizre-Bohtan ailesi Azizanlar’ın bir ferdi ve mir Sevdin’in oğlu Yezdanşer’in şahsında kavuşmuş oluyordu.

Kasım 1854 ortasında Cizre’ye ulaşan Yezdanşer beraberinde getirdiği 400 kişilik kuvvete derhal 700-800 kişi daha ekleyerek kentteki hükümet konağını işgal eder, kendisine karşı çıkan yerel yöneticileri hapseder; Cizre’ye, Dêrgul’e, Hacı Beyram’a ve o yörenin tamamına el koyar. Bohtan’daki aşiretler kendisine derhal destek verirler. İsyan başlamıştır. Topladığı kuvvetlerin sayısı bir çırpıda 3.000’i geçer. Kasım sonunda Siirt’i ele geçirir. Böylelikle, 15 gün gibi kısa bir sürede, bir zamanların Cizre-Bohtan beyliğinin geleneksel topraklarının tamamına egemen olur. Ocak 1855 başında Zaho’yu ele geçirir. Osmanlı kuvvetlerinin Yezedanşer karşısında uğradığı yenilgiler Osmanlı yönetiminin Kürdistan’daki prestijini yerle bir ederken, Yezdanşer’in Nasturilerle de ittifak kurması kendi saflarına katılımı çığ gibi büyütür, isyancıların sayısı kısa sürede 10 bini aşıp 20 bine dayanır.

İsyanını görülmemiş boyutlara ulaştıran Yezdanşer o tarihte hiçbir askeri deneyimi olmayan, çok sınırlı olanaklara sahip, yıllarca Musul’da sürgün hayatı yaşamış, bütün bu dezavantajlarına rağmen Kürdistan’da o güne kadar görülmüş isyanların en büyüğünü örgütleyebilmiş genç bir Kürt liderdir.

Paşa olan bir mir vardı.

Bana sordular “Kimdir o?” diye.

Dedim ki “Aslan olan işte O’dur”.

Dediler ki, “Burada mı?”

Ben de dedim ki,

Evet, burada ve Tahran’a ve Hindistan’a kadar her yerde.

O doğası gereği bir aslandır.

Adı düşmanlarının yüreğine korku salar.

Kürdistan ülkesinin tamamında

tek umut kaynağı O’dur.

Yüreklerimizi ısıtan tek neşe kaynağı O’dur.

Ve Kürt halkı için gerçek şevk ve sadakat kaynağı

yalnızca ve yalnızca O’dur.

Hajî Qadirê Koyî (1854)



Aralık 1854 sonlarında Bâb-ı Ȃli’ye bir yardımcısını göndererek, eğer istekleri kabul edilip kendisine karşı yürütülen operasyonlar durdurulursa, kışı Cizre’de geçirip baharda 10 binlik kuvvetiyle Osmanlı ordusuna katılmaya hazır olduğunu bildirir ve söz konusu koşulları görüşmek ve bir karara varmak üzere Anadolu Ordusu’ndan güvenilir bir subayın gönderilmesini talep eder. Bu uzlaşma önerisi üzerine Salih Zeki Bey Yezdanşer’le görüşmeler yapmak üzere Siirt’e gönderilirken Yezdanşer’e karşı yürütülen operasyonlar da durdurulur. 15-22 Ocak 1855 tarihlerinde Siirt’te yapılan görüşmeler sonunda şu geçici anlaşmaya varılır:·    Eğer isyancılar Siirt kentini boşaltıp isyana son verecek olurlarsa, Yezdanşer Bey de Cizre ve Bohtan kazalarının valiliğine atanacaktır.

·    Kardeşi Mansur Bey de Hacı Beyram kazasının yöneticiliğine getirilecektir.

·    Şirvanlı Said Bey Şirvan kazası yöneticiliğine getirilecektir.

·    Yezdanşer’in ailesinin Musul’dan ayrılıp yanına gelmesine izin verilecektir.

 

Ne var ki, hem Salih Zeki Bey hem de diğer geçici yöneticiler gibi Bâb-ı Ȃli de şu konuda hemfikir olurlar: Yezdanşer’le yapılan yazışma ve görüşmeler onun kendi hedeflerine varmasını sağlama amaçlı zaman kazanma manevralarıdır. O nedenle, Yezdanşer’e hiçbir koşulda güvenilmemelidir. Tek çıkış yolu, meselenin silah zoruyla halledilmesidir.

Bâb-ı Ȃli’nin bu karara varmasının hemen ardından, Osmanlının müttefikleri İngiltere ve Fransa isyanın daha da yaygınlaşarak Kırım Savaşı’nın doğu cephesini zayıflatması konusunda endişelerini dile getirmeye başlarlar. Sonuçta, İngiltere’nin Musul konsolosu Chirstian Rassam’ın Yezdanşer ile Osmanlı yetkilileri arasında arabuluculuk yapmasına karar verilir. Bu noktada Yezdanşer’i şahsen tanıyan William Fenwick Williams devreye girip Yezdanşer’e yazdığı ve “Büyük Britanya Devleti’nin Özel Temsilcisi ve Bâb-ı Ȃli’nin Feldmeraşali” olarak imzaladığı 28 Şubat 1855 tarihli mektubunda şöyle bir teklif ve tehditte bulunur:

Eğer isyanına son verirsen sana İngiltere ve Fransa hükümetleri adına garanti ederim ki, canına ve mal ve mülküne herhangi bir zarar verilmeyecektir. (…) Eğer herhangi bir haklı talebin varsa incelenecektir. Bu teklifi kabul etmeyecek olursan yer yüzünden silinip gidersin. Bu dostça bir uyarıdır. Eğer Ruslar ağzına bir parmak bal çalacak olurlarsa onlara güvenme. Bahar geldiğinde Hindistan ve başka yerlerden yeterli güçte bir ordu oraya sevk edilip yok edilirsin. O durumda Rusların gücü seni kurtarmaya yetmeyecektir. Bu mektupla, aynı zamanda, seninle işbirliği yapmış ve bizim de bildiğimiz insanlara da seslenmiş oluyorum.

Yezdanşer, Williams’ın bu önerisini kabul ettiğini bildirir. O arada, 22 Şubat 1885 günü, Yezdanşer’in kuvvetleriyle Osmanlı kuvvetleri arasında Dîrûn köyü yakınlarında yaşanan iki saatlik savaşta Kürtler ağır kayıplar verir.

O tarihlerde İngiliz ve Fransızlar Yezdanşer’in Ruslarla işbirliği yapmasından korkarlarken, Osmanlı yönetimi de o tarihte Girit’te sürgünde bulunan Bedirhan Bey’in adadan kaçıp Kürdistan’a gelerek Yezdanşer’e katılmasından korkmaktadır. Nitekim, 20 Şubat 1855’te Girit ve Silistre valiliklerine gönderilen uyarıyla, Bedirhan Bey ile Rusçuk’taki Han Mahmud’un kaçmamaları konusunda daha dikkatli olunması emredilmektedir.[45]

General Williams’ın “isyanına son verme” önerisini kabul eden Yezdanşer 8 Mart 1855 günü Musul’a doğru yola çıkar ve 11 Mart günü kardeşi Mansur Bey ve beraberindeki 14 kişiyle İngiliz konsolosluğuna sığınıp yerleşir. Fransa’nın Musul konsolosu Yezdanşer’in Musul’a gelişine ilişkin gözlemini şöyle dile getirir:

Yezdanşer Bey Musul’a vardığında, hiç de yenik düşüp teslim olmuş bir isyankâra benzemiyordu. Daha çok, ona gururla eşlik eden ağır silahlı adamları arasında muzaffer bir kahraman gibiydi.

Kasım 1854’te başlayan Yezdanşer isyanı dört ay sonra böylece sonlanmış oluyordu.

Yezdanşer ve kardeşi Mansur Bey İngiliz ve Fransız koruması altında Musul konsolosluğunda yaklaşık dört buçuk ay kaldıktan sonra, 27 Temmuz 1855 günü Musul valiliğine teslim edilirler. Osmanlının Yezdanşer’in can ve mal güvenliğini garanti ettiğine dair bildirimde bulunmasından sonra, Eylül 1855’te İstanbul’a doğru yola çıkarılırlar. 18 Ekim 1855’te İstanbul’a varıp beş ay boyunca seraskerlikte kaldıktan sonra, ömür boyu sürgün cezasına çarptırılıp, Şubat 1856 sonunda Vidin’e sürgün edilirler.

YEZDANŞER HAKKNDAKİ KÜRT HALK EZGİLERİ


" embed-responsive"="">


" embed-responsive"="">


https://www.facebook.com/share/r/1Ce4YHUfrA/?mibextid=wwXIfr

https://share.google/iH037NSIe6yJf4Sec

https://www.facebook.com/share/r/1GazRbTPA1/?mibextid=wwXIfr

Vidin’de 10 yıl mahkûmiyet ve ev hapsi cezası çektikten sonra, Mayıs 1865’te ilan edilen genel af uyarınca, Tuna Eyaleti’ni terk etmeme koşuluyla, özgür kalırlar. Geçinebilmek için kendilerine iş verilmesi talebinde bulunurlar. Ezdanşer Tuna eyaletinin Adliye ilçesi yönetiminde iki yıl çalıştığı bir işe atanır. 1868’de “Paşa” sıfatıyla Yanya sancağı mutasarrıflığına getirilir. İzleyen 10 yıl boyunca benzer konumlarda istihdam edilir. Uzun süre kamu hizmetinde çalıştıktan sonra, 10 Temmuz 1878’de, emekli edilme ve kardeşiyle birlikte Yanya’ya yerleşip aldıkları maaşların Vidin’de yaşamakta olan aile fertlerine ödenmesi talebinden bulunur.

Yezdanşer 1878 sonunda veya 1879 başında, 48-49 gibi çok erken bir yaşta ölür. Torunu Mohammed Salim Bederkhan eşiyle ve iki erkek kardeiyle birlikte Yanya ve Preveze’de (-???) iki hafta kalarak mezarını bulmaya çalışırlar. Devrik mezar taşlarını bile elleriyle kaldırıp incelemek ve fotoğraflarını çekmek de dahil, kontrol etmedikleri mezar bırakmazlar ama Yezdanşer’in mezarını bulamazlar. Kendilerine, bazı mezarlıkların özellikle 1913’ten sonra yok edildiği söylenir.

* * *

·    Yezdanşer, Süreyya Bedirhan’ın iddia ettiği gibi, Bedirhan Bey’e saldıran Osmanlı ordusuyla işbirliği yaparak, sözüm ona kendi askeri güçleriyle Cizre’yi işgal etmiş değildir.

·    Yezdanşer, Süreyya Bedirhan’ın iddia ettiği gibi, Evreh kalesine sığınan Bedirhan Beyi Osmanlı kuvvetleriyle birlikte kuşatmış değildir.

·    Yezdanşer, Süreyya Bedirhan’ın iddia ettiği gibi, Bedirhan Bey’e ihanet ederek Osmanlı ordusuna yenilmesine neden olmuş değildir.

Süreyya Bedirhan’ın hiçbir somut delile dayanmayan bu uydurma ihanet öyküsüne ve bu öyküyü yaygınlaştıranlara Kürtlerin verdiği en güzel yanıt

·    Hajî Qadirê Koyî’nin isyanın sürdüğü 1854 yılında Yezdanşer için yazdığı şiirdir;

·    Abdullah Rahman Qasimlo’nun Yezdanşer hakkında yaptığı değerlendirmedir;

·    Kürtlerdin Yezdanşer için bestleyip söyledikleri ezgilerdir.

 

-------

[Makaleyi Yezdan Şêr’in isyanına kısaca değinerek bitirmeyi düşünüyorum. Bunu yaparken şu malzemeyi de kullanmak istiyorum:

Yezdan Şêr’in fotoğrafı…

Ve…

Yezdan Şêr hakkında bestelenmiş Kürtçe şarkılardan üç örnek

By Akif Özek

 

Yezdanşer (1830-1878/79)

 

https://www.facebook.com/share/r/1Ce4YHUfrA/?mibextid=wwXIfr

"lo lo ezdinşer beg": https://share.google/iH037NSIe6yJf4Sec

https://www.facebook.com/share/r/1GazRbTPA1/?mibextid=wwXIfr

10-          I will add the links to the following two songs, which are complete songs about Ezdinser :

" target="_blank">


" target="_blank">


Ve…

ve Hajî Qadirê Koyî’nin onun hakkındaki şiiri:(*)

Paşa olan bir mir vardı. Bana sordular “Kimdir o?” diye

Dedim ki “Aslan olan işte O’dur”.

Dediler ki, “Burada mı?”

Ben de dedim ki, “Evet, burada ve Tahran’a ve Hindistan’a kadar her yerde.

O doğası gereği bir aslandır. Adı düşmanlarının yüreğine korku salar.

Kürdistan ülkesinin tamamında tek umut kaynağı O’dur.

Yüreklerimizi ısıtan tek neşe kaynağı O’dur.

Ve Kürt halkı için gerçek şevk ve sadakat kaynağı yalnızca ve yalnızca O’dur.

— Hajî Qadirê Koyî (1854)

-------

(*) Sardar Miran & Karim Shareza, Diwan of Haji Qadir Koyi, Erbil, s. 137.

Ve…

Abdul Rahman Kasımlo’nun Yezdan Şêr hakkındaki şu değerlendirmesi:

O dönemin en büyük ayaklanması, Rus-Türk Savaşı (1853-1856) sırasında, ulusal kahraman Yezdan Şer’in liderliğinde patlak verdi. (…) Bu ayaklanmanın Kürt halkının mücadelesinin sonraki aşamaları üzerinde derin etkileri oldu ve Yezdan Şer adı Kürt folklorunda günümüze kadar takdirle anılmaya devam etti. (*)

-------

(*) Abdul Rahman Qasimlo, Kurdistan and the Kurds: A Political and Economic Study, Sulaymaniyah, 2008.

(Mohammed Salim Bederkhan, A Story of a Brave Man: Mir Ezdin Şêr Buhti and the Kurdish Revolt during the Crimean War (1853–1856), Chapter 3, p. 90)


[1] BOA, İ.MSM /50/1269 (16 Ca.1263, Esad Paşa’dan Dersaadet’e).

[2] Süreyya Bedirhan. Kürt Davası ve Hoybun. Çev. Dîlara Zîrek. Med Yayınevi, 1994, s. 34.

[3] Aynı yerde, s. 86., 16 no.lu dipnot.

[4] Dr. Bletch Chirguh, Kürt Sorunu: Kökeni ve Nedenleri, çev. Nihat Nuyan, Avesta Yayınları, İstanbul 2009.

[5] A.g.e., s. 33, 38-39.

[6] Lütfî (Kürdizade Amet Ramiz), Mir Bedirhan, Ed. Said Veroj, Dara Yayınları 2022, s. vii.

[7] Rohat Alakom, Hoybûn Örgütü ve Ağrı Ayaklanması, Avesta 2011, s. 184.

[8] Jordi Tejel Gorgas, ed., Kürt Milli Cemiyeti Xoybûn, Paris Kürt Enstitüsü – Avesta, 2020, s. 13.

[9] Muhammed Emin Zeki, Kürtler ve Kürdistan Tarihi, Nûbihar 2019, s. 220-222.

[10] Aynı yerde, s. 222.

[11] Mehmet Salih Bedirhan, Defter-i A’malım – Mehmet Salih Bedirhan’ın Anıları, ed. Mehmed Uzun ve Rewşen Bedir-Han, Belge Yayınları, 1998, s.28-29.

[12] Aynı yerde, s. 29, 14 no.lu dipnot.

[13] Aynı yerde.

[14] Malmîsanij, Cızira Botanlı Bedirhaniler, Avesta 2000, s. 57-58.

[15] Wadie Jwaideh, Kürt milliyetçiliğinin Tarihi: Kökenleri ve Gelişimi, İletişim Yayınları, 2007, s. 151.

[16] Dr. Bletch Chirug, Kürt Sorunu: Kökeni ve Nedenleri, Avesta 2009, s. 33-34.

[17] Aynı yerde, s. 39.

[18] Chirs Kutschera, Kürt ulusal Hareketi, Avesta 2001, s. 23, 27.

[19] Mehmed Uzun, “Önsöz”, Süreyya Bedirhan, Kürt Davası ve Hoybun içinde, MED Yayınevi1994, s. 7.

[20] Lütfî (Kürdizade Ahmed Ramiz), a.g.e., s. 29-30.

[21] BOA (Başbakanlı Osmanlı Arşivi), İ..MSM./48/1229. (Bağdat Valisi Ali Rıza Paşa’dan Dersaadet’e, 9 L. 1259).

[22] Dr. Wright, “Visits of Messrs Wright and Breath to Bader Khan Bey”, Missonary Herald 42 (Kasım), s. 381.

[23] BOA, İ.. MVL./39/729.

[24] Osmanlı döneminde verilen yüksek bir nişan.

[25] Sir Ausen Henry Layard, Discoveries in the Ruins of Nineveh and Babylon with Travels in Armenia, Kurdistan and the Desert, New York: Harper & Bros., 1856, s. 54.

[26] Mohammed Salim Baderkhan, A Story of a Brave Man: Mir Ezdin Şêr Bukhti and the Kurdish Revolution during the Crimean War 1853–1856, s. 92.

[27] BOA, İ.. MSM./50/1281.

[28] BOA, İ.. MSM./49/1238.

[29] Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan: Direniş ve İsyan Yılları, Dipnot Yayınları, Ankara 2025, s. 305-309.

[30] BOA, İ..MSM. / 50 / 1269 (16 Ca. 1263, Esad Paşa’dan Dersaadet’e)

[31] BOA, İ..MSM. /49 / 1244 (6 Ra. 1263, Sadrazam tezkeresi ve Padişah iradesi).

[32] Nazmi Sevgen, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk Beylikleri: Osmanlı Belgeleri ile Kürt Türkleri Tarihi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Akara 1982, s. 89-99.

[33] Başbakanlık Arşivi, Hatt-ı Hümâyun, 22388, 18 C. 1263 (Osman Paşa’dan Dersaadet’e rapor). Aktaran Nazmi Sevgen, a.g.e., s. 100.

[34] Süreyya Bedirhan, Kürt Sorunu, s. 39.

[35] Aynı yerde.

[36] Ahmet Kardam, a.g.e., s. 322.

[37] Bu bölümdeki maddi bilgilerin başlıca kaynağı, tersi belirtilmedikçe, Mohammed Salim Bederkhan’ın Yürekli Bir Adamın Öyküsü: Mir Ezdin Şêr Buhti ve Kırım Savaşı Sırasındaki İsyan (1853-1856) (Beyrut, 2025) başlıklı Arapça kitabıdır. Yezdanşer’in hem kendisi hem de isyanıyla ilgili bu bölümü yazmamı büyük çapta mümkün kılan özverili araştırmasını benimle paylaştığı için kendisine müteşekkirim.

[38] BOA, İ..MSM./50/1281, 16 Ş. 1263.

[39] BOA, A.AMD/6/9, 26.Z.1263.

[40] Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan: Sürgün Yılları, Dipnot Yayınları, 2013, s. 137.

[41] Ahmet Kardam, Kürt Tarihinin Unutturulmuş Bir Sayfası: Abdürrezzak Bedirhan, Dipnot Yayınları. 2025.

[42] Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan: Direniş ve İsyan Yılları, s. 375-384.

[43] Aynı yerde, s. 365.

[44] Aynı yerde, s. 385.

[45] Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan: Sürgün Yılları, Dipnot Yayınları, 1013, s. 145.