Yaşar Karadoğan

 

Y. K.: Siz uzun yıllar Muhasebeciler Derneği Başkanlığı yaptınız, Diyarbakır’ı iyi tanıyorsunuz. Bize öncelikle Diyarbakır’daki esnafın sorunları hakında bilgi vermeniz mümkün mü?

M. VURAL: Sevgili Karadoğan. Ben 1980 yılından beri bu meslek içinde olduğum için esnafla içli dışlıyım. Esnafın sorunları derken bunların çok ciddi olduğunun altını çizmem lazım. Esnaf 1980’den sonra bilhassa, diğer bir deyişle 12 Eylül rejiminden sonra ciddi bir sıkıntı yaşadı. Bölge bir sıkıntı yaşadı. Bölge ekonomik sıkıntı içinde olunca bu durum esnafa da yansıdı. Esnaf kendisini güvencede his etmiyor ve ticari alışverişte bir güvencesi yok. Bir diğer neden Batı ile ilişkilerinde, yani büyük tüccar ile ilişkilerinde yine güven içinde değil. Çünkü Batıdaki tüccar artık Kürd esnafa çok güvenmiyor, dahası mal da vermek istemiyor. Verdiği malın da çekini senedini ve parasını peşin peşin istiyor. Dolayısıyla Kürd esnaf, Diyarbakır’daki esnaf sıkıntılı durumda. Zaten bölgede bir ekonomik sıkıntı, yoksulluk, maddi anlamda bir geçimsizlik var, alışveriş yeterli değil. Yapılan alışverişin bir kısmı da borçla yapılıyor, senetle yapılıyor. Bu da zamanında gelmeyince özellikle orta düzeydeki esnaf büyük sıkıntı yaşıyor. Bu nedenle de son üç beş yıldır epeyi işyeri kapandı. İşyerlerinin kapanmasından sonra da , daha doğrusu işyerlerinin kapanmasıyla beraber, bildiğimiz gibi 1995’ten sonra bölgeye olan yoğun göç nedeniyle, ki bu göç de biliyorsunuz kırsal bölgelerin boşaltılmasıyla başladı, ya da vasıfsız insanların, köyde bir şekilde geliri insanlar kendilerini şehirde buldu. Bu da ciddi problemlere yol açtı. Göç etmek zorunda kalan insanlar geçimlerini sağlama sorununu küçük el arabaları ve küçük barakalarla aşmaya çalışırken, bu durum da diğer esnafı etkiledi. Bütün bu karmaşıklıklar içinde bölge esnafının ciddi bir sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunların yanısıra, ekonomik gelişme olmamasının yanısıra, bildiğiniz gibi bizim bölgede şimdi hepimizin muzdarib olduğu, utanç duyduğu kapkaç, hırsızlık olayı ve diğer kötü dediğimiz alışkanlıklar baş gösterdi. Bu da Diyarbakır’daki insanı, duyarlı Kürd insanını ciddi bir şekilde çok rahatsız etmekte, hatta bizi utandırmaktadır. Gelen bir konuğumuzu karşılarken, ağırlarken onların el çantalarını korumakta bile zorluk çekiyoruz. Bütün bunlar eminim ki her Kürdü rahatsız etmektedir. Bunu nasıl önleyeceğimizi de doğrusu bilemiyoruz. Önlenmesi lazım, ama bunun devlet katında prim gördüğü belli. Çünkü her bölgenin hırsız ve kapkaç takımı belli olmasına rağmen devlet görevlileri ciddi olarak bu işin üstüne gitmiyor. Yani önlemek istemiyor. Önlemek istese önlenir, işin doğrusu bu. Yani Diyarbakır’ı böyle güvensiz ve güvenliği olmayan, konuklarını bile koruyamayan bir şehir haline dönüştürmeye çalışıyor. Dediğim gibi bir şekilde Kürd insanının onuru kırılmak isteniyor. Bunda da bir anlamda şu anda başarı elde edilmiştir. Kürd aydın kesimi ve duyarlı insanlarımızın da bunun önüne geçmesi lazım diye düşünüyorum.

Y. K.: Peki burada yerel iktidar olan PKK’nin yapabileceği bir şey var mı? Ya da şöyle diyeyim, bu teşvik edilen ahlaki çöküntü karşısında onlar ne yapıyor?

M. VURAL: yerel iktidar dediğimiz eski HADEP, şimdiki DTP, Kürd ve muhalif olarak, bu işin mücadelesini veren insanların iddiasıyla iktidara gelmiş siyasi bir hareket. İşin doğrusu bunların bu işte çok ciddi bir taraf olduğu görülmüyor. Yani bütün bölgeyi kontrol ettiğini iddia eden siyasi bir hareket nasıl olur da Diyarbakır’da böyle kapkaççı bir çeteyi kontrol edemez ya da önleyemez. Doğrusu burada bir lakayıtlık gördüğümü söylemek zorundayım. Dolayısıyla da suçluyorum. Çünkü, bir siyasi hareketin silahlı mücadele verdiği dönemde silahlı mücadelenin sonuçlarını da tahmin etmesi gerekiyordu. Şimdi 4 bin civarında köy boşaltılmış, 3 milyon civarında insan yerinden yuvasından edilmiş, Diyarbakır ve bölgedeki varlıklı insanların,ya da kendini öyle his edenlerin can güvenliğinden dolayı Batıya göçetmeleri gibi bir durumla karşı karşıyayız. Şimdi bütün bunlar olurken buna alternatif yaratmazsan, insanlar da çığırından çıkar. İşin doğrusu hepimizi utandıran işler yapmaya başlar. Bunlar açık söyleyeyim, bugün yerel iktidar olan siyasi gücün bu işe yeterli olmadığı, hatta lakayt kaldığını söylemek zorundayım. Çünkü bütün bunlar onların hareketlerinin bir sonucudur diye düşünüyorum. Çünkü, sonuç onlarındır ama önleyemiyorlar ve önlemek de istemiyorlar.

Y. K.: Şöyle diyebilir miyiz? Devlet yıllarca Kürdlere karşı ‘İtaat’ ekti ve bunun karşılığında ‘isyan’ biçti, ki aslında bu ‘İsyan’ da devletin örgütlediği bir şeydi. Şimdi Kürdlerin bu ‘isyanı’ da kapkaç ve fuhuş gibi benzeri şeylerle, Kürdleri vuruyor diyebilir miyiz?

M. VURAL: Tabii ki kendilerini vuruyor ve hem de çok kötü vuruyor. Onurunu kırıyor, vurmak bir yana. Açık söyleyeyim, 1988 yılında Halepçe katliamından sonra gelen Güneyli Kürdler vardı, bölgeye sığınmışlardı ve Diyarbakır’da ciddi sayıda Güneyli Kürd vardı ve bunların çoğu da işsizdi. O zaman Diyarbakır’daki yöneticiler bu insanlardan 15-20 tanesini bir yere sığdıran bir yaşama mahkum ettiler. O Kürdlerin hiç bir işi ve gücü, maddi bir kaynakları da yoktu. Buna rağmen Güney Kürdleri o dönem çok onurlu davrandı. İçlerinde hırsızlık yapan tek bir kişi yoktu. O küçük çocuklar evlere gelirdi ve o günün şartlarında buz toplarlardı. Bizim eve de gelen çocuklar vardı ve ben onlara kahvaltı yaptırana kadar canım çıkardı. Bir defa yapsalardı, on beş yirmi gün bir daha kabul etmezlerdi. Bu kadar onurluca davranıyorlardı. Hiç bir kötü alışkanlıkları olmadı ve biz siyaseten bununla hep övündük. Biliyorsunuz o dönem Bulgaristan’dan gelen Türkler vardı, işte Trakya’ya yerleşmişlerdi ve işin kokusu hemen çıktı. 6 ay sonra o insanlar çok kötü şeylere örnek oldular. Ama açık söyleyeyim, Kürd siyasetleri ve Kürd insanları olarak bu durumu görüp önlemek durumundayız. Burada herkesin bir suçu vardır, ama yerel iktidarların daha çok suçu vardır. Çünkü onların siyasetlerinin bir sonucudur.

Y. K.: Peki devletin Diyarbakır özelinde bölgeye ekonomik yaklaşımı nasıl? Mesela diyorlar ki, Kürd meselesi ekonomik bir sorundur. Biraz teşvik ve yatırımla bu iş çözülür diyorlar. Bu söylemin gereğini yerine getiriyor mu devlet?

M. VURAL: Hayır, bunun gereğini de yerine getirmiyor. Açık söyleyeyim, bu durum devletin işine geliyor. Devletin teşviki vardır.

Y. K.: Kapkaç demek istiyorsun?

M. VURAL: Ahlaksızlıkta devletin teşviki vardır, öyle olmasa güvenlik güçleri önlerdi. Önlemek istemiyor, çünkü Kürdleri böyle dejenere ederek kendi benliğinden koparmak işine geliyor. Diğer bir noktaya gelelim. Teşvik meselesi. Türkiye’de 49 vilayette teşvik vardır. Bunların içinde 17-18 Kürd ili de teşvik görüyor, ama nasıl bir teşvik? Ya devletin yandaşı olanlara teşvik görüyor. Öyle Kürd kimliğine sahip çıkıp da teşvik gören bir insan da yok. Çünkü, 1990’dan sonra burada bir işyerin olsun, ciddi bir mal varlığın olsun ve sen Kürd olarak kal. Bu zor bir işti. Çünkü en başta devlet yetkilileri bunlardan haraç alıyordu. Bildiğimiz çeteler de zaten bundan kaynaklanıyordu. Bir kısmı duyuldu, bir kısmı duyulmadı. Bir kısım insandan büyük haraçlar alındı. Dolayısıyla devletin ekonomik anlamda bölgeyi koruma ve kollama gibi bir derdi yok. Mümkün olduğunca ekonomik anlamda yoksullaştırma ve onursazlaştırma siyaseti güdülüyor. Ya devletten yana olursun teşvik alır biraz geçimini sağlarsın, ya da her türlü kaza ve belayla karşılaşır, öyle yaşarsın. İşte böyle bir durumla karşı karşıyayız.

Y.K.: Peki diyelim Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma sonucu var. Fakat bu sürecin işlememesi için de devletin ‘kontrollü şiddet’ politikasına yeniden yöneldiğini görüyoruz. Bir esnaf olarak sizce Türkiye-AB ilişkileri sizce nasıl bir seyir izleyecek? Türk-Avrupa ilişkileri Kürdlere nasıl bir etkide bulunacak?

M. VURAL: Türkiye ile AB olan ilişkisi ve müzakereleri uzun süreli bir iş, burada devletin içinde başta ordu ve silahlı güçler olmak üzere büyük bir kesim bunu istemiyor. Ve diğer taraftan derin devlet dediğimiz, yılardır devletten nemalanan ve devleti kendisine rant kapısı olarak gören güçler var. Buna açıkça ayak diretiyorlar. Tabii buna karşılık Türkiye’de aydınlar ve AB ile birleşmeyi isteyen işverenler de var. Devlet yetkilileri de var. Türkiye’de böyle bir ikilem yaşanıyor. Türkiye müzakereler sonucunda AB’ye girer mi girmez mi bilemiyorum. Şu andaki ilişki çok iyi değil. Çünkü, siz de bilirsiniz ki AB’nin belli kıstasları var. Bu kıstaslar yerine getirilmezse olmaz. Şimdi mesela futbolun kuralı var, futbol 11 kişiyle oynanır. Sen on beş kişiyle top oyanayamazsın. Şimdi Türkiye diyor ki Kürd meselesi bizim meselemizdir. Böyle bir şey olmaz. Yani sen TC dediğimiz devletin nüfusunun dörtte biri Kürdtür. Ve sen hala bunlara bir isim koymamışsın, statülerini belirlememişsin. Vatandaş diyorsun. Ama bu vatandaş azınlık mıdır, devletin ortağı mıdır? Kürd olarak okulu, dili, kültürü ve kimliği var mıdır? Yok. Belirsiz bir durum. Vatandaş demek sorunu halletmez. Bütün bunlar Türkiye’nin AB ile müzakereleri ciddi bir şekilde ele almadığını gösteriyor. Tamam biz de Türkiye’nin AB’ye girmesini isteriz. Belki AB de Türkiye’yi almak ister. Ama bütün bunları yaparken de çizilen çerçeveye Türkiye’nin uyması lazım. Ama Türkiye’nin bu çerçeveye uymadığını görüyoruz. Bölgedeki tavrı da uymadığını gösteriyor. Ekonomik ve siyasi alanda Kürd kimliğinin tanınıp Kürd meselesinin isminin konulması lazım. Bunda bile Avrupa Birliği’ne girişine engel var. Geçenlerde Avrupa Komisyonu bir açıklama yaptı ve şu kadar milyona sahip bir milletin bir statüsü yok dedi. Dünyada 40 milyon Kürd nüfusu olduğu kabul ediliyor ama hiçbir statüleri yok. Sen bu statüyü kabul etmeden AB’ye girmek istiyorsun. Böyle bir şey olmaz. Bu nedenle devletin bölgeye bakışında da geçiştirici politikalar uygulanıyor AB ile ilişkilere bağlı olarak. Bu haliyle giderse, AB’ye girmeye karşı olan ‘şahinler’ dediğimiz grup galip gelir. Çünkü burada çok büyük bir rant da var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde ordu kesiminin hükümranlığı kırılacak. Ordu sadece silahlı güçlere sahip olmakla bitmiyor. Ordu, devletin bütün ekonomisini ve siyasetini kontrol ediyor. Dünyanın neresinde ordu ekonomiyi, siyaseti ve parlamentoyu kontrol ediyor? Böyle bir şey var mı? Ordu siyasetin üstünde bir kurum. Sadece ülkenin korunması ile ilgili bir görev yapsa, sorun değil. Ama her şeyi kontrol eden bir silahlı güçle Türkiye’nin AB’ye girmesi mümkün değildir.

Y. K.: Geçtiğimiz 28 mart’ta Diyarbakır’da provakatif olaylar oldu, çocuklar sokağa döküldü ve Kürd esnafına ait 1000 dolayında işyeri tahrip edildi veya yağmalandı. Bu olayların patlak vereceği 4-5 gün öncesinden belliydi. Diyelim ki aşırı sağcı internet sitelerinde bile böyle bir şeyin planlandığı yazılıyordu. Bu 28 Mart olayları, ya da devletin 8-9 yaşındaki Kürd çocuklarından müstakbel terörist yaratma siyasetinin Diyarbakır’a etkisi ne oldu?

M. VURAL: Bu olayların bir sonucu da bu. 28 Mart olaylarında esnafın büyük bir zarar gördüğü açık. Hatta ve hatta yürüyüşe katılan birçok esnaf döndüğünde işyerini tahrip edilmiş ve talan edilmiş buluyor. Yani esnafın kendisi yürüyüşe ve protestoya katılıyor ama dönüşte dükkanı paramparça olmuş. Veya sağa sola saldırılar ve dükkanların yağmalanması. Bunlar bilerek yapılıyor. Biraz önce de anlattığım gibi Kürdleri bu tip şeylerle soğutma. Esnaf zar zor bir sermaye biriktirip bir işyeri açmış, dönüşte bakıyor ki işyeri talan edilmiş. Bu artık Kürdlük meselessine iyi gözle bakabilir mi? Şevki kırılmaz mı? Kürd siyasi hareketleri halkın desteğini almak zorunda. İşte güçleri ve silahlı güçleri ne kadar çok olursa olsun sonuçta Kürd kamuoyundan destek görmek durumunda. Kürdler bu yüzyıl içerisinde her başkaldırısında Kürd kamuoyunu incitmemeye çalışmıştır. Onursal anlamda da incitmemeye çalışmıştır ve maddi anlamda incitmemeye çalışmıştır. Bildiğiniz gibi daha önceki başkaldırılarda bile Kürdler köylüden zorla bir şey almadılar. Veya onlara zarara gelmesin diye kendilerini ateşe attılar. Diyarbakır gibi çok önemli bir yerde, bu kadar iddialı bir siyasi hareket talanı ve işyerlerinin kırılıp dökülmesini önleyemiyorsa çok ciddi bir şekilde düşünmesi lazımdır. Ben bunu önleyemiyor diyemem. Ben eminim ki eğer önlemek isteseydi önleyebilirdi. Ama bir gizli el, bir gizli güç sanki Kürdleri böyle daha başı bozuk, terörist ve ne yaptığını bilmeyen bir grup haline getirmeye çalışıyor. Bütün mesele bu. Ve bunun sonuçları önümüzdeki dönemde ve yıllarda çok ciddi sonuçları olacaktır.

Y. K.: Yıllardır afedersiniz zırt pırt esnafa kepenk kapattırılıyor. Bundan Kürdlerin ve esnafın karı ne? Zaten devlet Kürdlerin aç kalmasını istiyor. Siz de esnafın halinin iyi olmadığını söylüyorsunuz. Ne kazanılıyor bundan?

M. VURAL: İşte o da bitti. Şimdi insanlar, esnaf çok ciddi durumlarda tepki gösterebilir. Bu doğal bir şey. Ama bu tepkiyi artık olur olmaz hale getirirseniz esnaf bundan vazgeçer. Bakın, 1991’de rahmetli Vedat Aydın’ın ölümünde tabiri caizse insanlar, su dağıtma hariç, simit bile satmadılar. Tek bir işyeri açık değildi. Herkes gönüllü olarak bu protestoya katıldı. Sadece sokaklara bedava olarak su veriliyordu. Bütün evlerin önü açıktı. Yaşlı kadınlarımız bile protestoya katılanlara su dağıtıyordu. Bunun dışında satış anlamında bir faaliyet yoktu. Bir tek simit bile satılmadı. Ama her ayda veya 6 ayda bir kepenk kapatmaya giderseniz işte sonucu budur ve yürümez. Kepenk kapatma çok ciddi bir olaydır. Çok gönüllü bir şey olması lazımdır. 12 Eylül döneminde de insanların işyerleri zorla kapatıldı. Ama kimse kapattıranlara Allah sizden razı olsun demedi. Herkes Allah kahretsin dedi. Bu tip eylemler yapıldığı zaman halkın bedduasını almak doğru değildir. Gönüllü olması lazım.

Y. K.: Kamuoyuna yansıyan bilgilerden Kürdler ile Türkler arasında bir kopuşun yaşandığı anlaşılıyor. Siz böyle bir ayrışma görebiliyor musunuz?

M. VURAL: Bir ayrışma olduğu kesin. Artık ne Kürd ne de Türk toplumu 1980’deki gibi değil. İşin doğrusu bu. Kürdler Kürd olmanın kendi ülkelerinde isimsiz ve statüsüz kalmalarının farkında. Türk toplum yıllardır, ‘Türkün Türkten başka dostu yok. Türkler güçlüdür, her şeye hakimdir, dünyanın oluşumunda Türkler vardır’ gibi bir söylemle yaşadılar. Bugün Türkler bir gerçekle karşı karşıya kalınca, Kürd nüfusu var, ciddi bir Kürd muhalefeti var, bu nedenle Türk toplumunda şoven duygulara hitap edilmeye başlandı. Artık Kürdleri eskisi gibi kabul etmiyorlar. Batı illerinde Kürdlere karşı ciddi saldırılar oluyor. Doğrudur, iki toplum da Müslümandır ve yıllarca birlikte yaşamıştır ama artık bu ortak yaşam biraz zor. Acı ve üzüntü verici bir şey ama biraz zor. Bu haliyle, hele hele Türkiye halkına Kürd halkının varlığını, hak ve hukukunu kabul ettirmek çok zor.

Y. K.: Yani demek istiyorsunuz ki Kürdlere dayatılan bu zoraki evlilik artık böyle yürümez ve ilişkinin yeni bir çerçeveye kavuşturulması lazım.

M. VURAL: Zaten bu evlilik değil.

Y. K.: Daha doğrusu tecavüze dayalı bir ilişki?

M. VURAL: Bu evlilik değil, bu bir nevi kaçırmadır. Kürdlerin isteğiyle olmuş bir şey değil bu. Kürdler hangi istekleriyle Türklerle bu ilişkiye girmiş. Bu bir nevi kaçırmadır ve tecavüzdür. Tabii ki Kürdler eski statüyü kabul edemez. Devlet de bunu bildiği için, ben nasıl ederim de bunları dejenere ederim hesabı içinde. 1980 öncesi de Kürd toplumu ayaktaydı ve Kürd toplumunda ciddi ve dünyadaki değişimlere uyumlu bir muhalefet gelişiyordu. Ama 12 eylülden sonra bilhassa insanlarımızın Diyarbakır cezaevindeki insanlarımıza yapılanlar ve PKK’nin silahlı mücadelesi nedeniyle insanlarımız bu baskıya karşı silahlı hareketi haklı gördü. Ama şimdi daha rahat bir şekilde görüyoruz ki Kürd halkının bağrından çıkan bu silahlı hareketler bile zaman zaman devletin kontrolüne giriyor. Kürdler uzun bir süre 2000’lere kadar böyle kullanılıp manipüle edildi, Kürdlere karşı kullanıldı. Bildiğiniz gibi 3-4 bin dolayında faili meçhul var. İşte 3-4 milyon dolayında bir göç var, 4 bin Kürd köyünün boşaltılması var. Bu da Kürdleri çok rahatsız etti. Bugün devlet Kürdlerin bu silahlı hareketini artık Türkiye Kürdlerinden çok Güney Kürdlerine karşı kullanmaya çalışıyor.  Bu son dönemde efendim işte Kandil dağında PKK var, biz oraya gitmeliyiz deniyor. Yani Güney Kürdleri bir koridor açsa ve buyurun gidin dese bile bir tek Türk askeri gitmez. Sorun Kandil’deki PKK olayı değildir. Sorun Güney Kürdlerinin bu kazanımını nasıl ortadan kaldırma üzerine yapılan hesaptır. Çünkü daha önce işte KDP ile YNK’yi vurdurttular, PKK’yi bunlara karşı kullandılar. Kürd hareketini birbirine karşı kullanmaya çalışıyorlar.

Y.K.: ABD ve AB PKK bahanesiyle Güneye yapılacak bir müdahaleye şimdilik izin vermiyor. Şimdi şöyle bir senaryo var. PKK İstanbul’da büyük bir kitle katliamına girişirse Türkiye’nin oraya (Kürd Federe Devletine) girmesi kaçınılmaz olur diye teoriler üretiliyor. Böyle bir hazırlık var.

M. VURAL: Doğrudur, böyle bir hazırlık var. Güney Kürdleri daha ciddi bir sabırla bu işleri yürütmeye çalışıyorlar. Şimdi bizim iddiamız şu. Türkiye 1974’te Kıbrıs’a müdahale etti. O dönem Kıbrıs’ta Türk nüfusu 300 bin civarındadır. Şimdi orada bu kadar sayıda Türkmen yok ama T.C. orada, Kerkük’te federasyon istiyor. Bosna Hersek’te bu kadar Türk vardır diye onlara statü istiyor. Bunu isteyen zihniyet kendi içindeki 15-20 milyona bir statü istemiyor. Ya da statü isteyenleri de cezalandırıyor. Şimdi bütün bunlar olurken Türkiye’yi samimi görmek mümkün değildir. Türkiye Güney’e bir müdahele yolu arıyor. Dünya kamuoyu buna ne der bilemiyorum. Ama bence artık bunu çok zor başarır. Çünkü Güney Kürdleri artık eskisi gibi tecrübesiz değiller, Türkiye’deki Kürdler gibi bölük pörçük değiller. Açık söyleyeyim, Türkiye’deki Kürd siyasetleri, buna PKK de dahil olmak üzere diyorum, kendi içinde bölünmekten vazgeçmelidirler. Siyasi partiler ayrı olabilir. Ama kendi içinde kavgalı olmamalıdır. Dünyanın neresinde lideri cezaevinde olup ondan talimat alan silahlı bir hareket vardır? Var mı böyle bir şey? İmkanı mı var bunun. Dolayısıyla PKK’de bu işin zahmetini cefasını çeken dağda şehit olan, 60 bin şehit var bu kolay değil. 30 bin kişiden bahsediliyor ama güneydeki Kürdleri say, kaybolanları say, 60 bin ediyor. Bütün bunları yok sayamayız. Bütün bunların bir Kürdlük mecrasında bulaşması lazım. Dolayısıyla hepimizin oturup düşünmesi lazım. Nasıl Türkiye Kıbrıs, Bosna, veya Kafkasya’daki Türklerle bir gönül bağı varsa bizim de olmalıdır.

Y.K.: Yani milli bir siyasetimiz olmalı ediyorsunuz?

M. VURAL: Evet.hepimizin birbirine karşı gönül bağımız olmalı.

Y. K.: Dolayısıyla Kürd Federe Devleti de bütün Kürdlerin bir kırmızı çizgisi olmalı?

M. VURAL: Zaten ilk ciddi kazanımımızdır ve bu kazanımı gözümüzü korur gibi korumamız lazım. Bunu korumak için gerekirse hepimizin ortaklaşması lazım.

Y.K.: Türkiye’nin Kürd federe devletine karşı uyguladığı poliitka konusunda sence kuzey Kürdleri ne yapmalı?

M. VURAL: Açık söyleyeyim, Kürdlük mecrasında birleşmelidir. Bu bizi temsil eden ve hepimizin ortak emeğiyle kurulan bir devlettir. Daha doğrusu hepimizin yaşam varlığıdır. Bu nedenle buraya yapılmış her türlü müdahale hayatımıza, varlığımıza ve bize yapılmış bir müdahaledir. Böyle görmek zorundayız. Buna karşı çıkmak için elimizden ne gelirse yapmalıyız. Hiçbir şey gelmezse tankın önüne bir kalas atarız. Yani hiçbir şey yapamazsak nehri kazarız. İşte herkesin elinden geldiğince bunu durdurmak için uğraşması lazım. Ben eminim ki Kürdler bunu durdurabilirler. Çok zor bir şey değildir. Sen hakkın yokken Hewler’e, Dahoka gideceksin, o zaman Diyarbakır, Batman, Malatya müdahale alanı olur.

Y.K.: Şöyle diyelim, mesela Abdullah Öcalan’ın solunum yollarında bir problem oluyor ve Kürdler Mudanya’ya kadar yürüyor, sokağa dökülüyor.Abdullah Öcalan’ın solunum yollarındaki komplikasyonlar ulusal taleplerden daha önde. Ulusal talep filan kalmamış. Fakat Kürd federe devleti gibi önemli ve ortak bir kazanıma yapılan saldırıya ve hakaretlere karşı Kürdler tepkisiz kalıyor. Mayıs ayında 3 Kürd aydını devletin bu politikasını protesto ettiler ve hapse atıldılar. Bu bağlamda bu protesto girişiminin niye böyle sembolik kaldığını sormak istiyorum.

M. VURAL: Maalesef öyle. İmralı’daki şahıs aksırıp öksürünce binlerce insan yürüyüş ve protesto yapıyor ama Güney Kürdleri ile ilgili bırakalım protesto etmeyi, ciddi bir yazı bile yazmıyorlar. Hatta zaman zaman yazılarında Kürdistan Bölge Hükümetinden küçültücü ifadelerle sözediliyor veya altıncı yedinci derecede haber olarak veriliyor. Fakat bunlar öyle yapıyor diye o kitleyi de görmezden gelemeyiz. Ne yapıp yapıp bu kitleyle ortak bir ahlak yaratmak zorundayız. PKK’yi destekleyen insanlarla bir siyasal kavgamız olmayacaktır, ama bunların bu demokratik cumhuriyet tezi, konfederalizm midir nedir bunların bir tuzak olduğunu görmek ve siyasal olarak söylemek zorundayız. Bunları o kadrolara da kavrattırmak ve bunun bir tuzak olduğunu göstermek zorundayız. Dikkat ederseniz devlet ne zaman Abdullah Öcalan gündemden düşerse bir sağlık sorunu ortaya çıkıyor. Bu avukat görüşmelerini okuyunca görürsünüz. Hepimiz cezaevinde kaldık, cezaevi koşullarını biliyoruz. Bir insan nasıl bu kadar rahat konuşabilir. Üstelik MHP’nin iktidar olduğu bir dönemde bile bu kadar şey nasıl yapabilir. Bu mümkün değil? Üstelik askeri bir cezaevi. Adalet bakanlığı bile orada etkili değil.Şu kadar emekleri bu kadar şehitleri varken, demokratik cumhuriyet gibi ne idüğü belirsiz şeylere yönelmenin nedenlerini iyi düşünmeleri lazım.

Y.K.: PKK veya DTP bölgede yerel iktidar. Var olan imkanlarıyla nerden baksak bu iktidarları 15-20 yıl sürer. Belediyeler ellerinde, kadroları, paraları, silahlı güçleri vs. var. Fakat ufak tefek bir kıpırdama bile onları çok rahatsız ediyor. Sence bunun sebebi nedir?

M. VURAL: Dediğiniz gibi devletin Güneye müdahale edeceği dönemde 3 arkadaşımızın protestosu vardı ve bu çok cılız kaldı. Onu bile alaya aldılar. Ben bunu söylemekte beis görmüyorum. Cezaevindeki kişi Güneydeki Kürdlerin devlet olmasına karşı. Ben olsaydım Güney Kürdleri bu duruma gelmezdi diyor. Bu ne demektir, devlet olamazlar ve statüsüz kalacaklardı demektir. Bunları görmemek mümkün mü? Bu hepimizin bir handikapı. Dediğim gibi ne yapacaksak yapmalıyız, çünkü bu kadarlık bir kitleyi de ne yapıp edip Kürdlük mecrasına çekmek zorundayız.

Y. K.: Yani onlar da bir realitedir?

M. VURAL: Tabii. Özellikle kendi içlerindeki infazları da dile getirmek lazım. Söylüyoruz. Geçenlerde toplantıda söyledik. Dedik ki, eğer siz barış istiyorsanız önce kendi içinizdeki infazlardan vazgeçeceksiniz. Kendi içinizdeki infazlardan ve kendi dışınızdakilere düşmanca tavırlardan vazgeçeceksiniz.

Y.K.: Kürdler sence silahlı terör yoluyla hak arama mücadelesinde başarıya ulaşabilir mi?

M. VURAL: Hayır, bu mümkün değil. Tarihi fırsatlarla Kürdlerin tezleri çatıştı. Ben şunu söyleyeyim. Kürdler Amerikancı filan olmadı. Kürdler 1930’lardan beridir söylediklerini söylüyorlar. Hele hele güney Kürdlerinin Irak’taki rejimin yıkılmasında bir rolleri var. Bugünkü durumun varlık nedeni onlardır. Oradaki rejimlerin faşist ve dikatoryal olduğunu yıllardır söylüyorlar ama dünya kamuoyu buna kulak vermedi nedense. Ama sonra ABD veya Batı gördü ki Saddam kendi elleriyle yarattığı bir canavar, bir düşman. Ondan sonra dünya kamuoyu bu tür diktatoryal rejimleri tasviye etmeye çalıştı ve bunu yaparken de Kürdlerin söylediklerinin zeminine geldiler. Kürdlerin haklı olduğu görüldü. Kürdler medeni dünyanın ortağı olmak zorundadır. Kürdler siyasi mücadelelerinde de uygar olmak zorundadırlar. Biz 1910’lardaki çağdışı yöntemleri kullanamayız. Bunu kullandığımız sürece de hem halkımıza, hem bölgeye ve hem de diğer insanlara zarar vereceğiz.

Y.K.: Devlet terörünü meşrulaştırmış olacağız yani?

M. VURAL: Biz bugün radikal İslamcı yöntemini kullanamayız, bunu kullandığımız zaman kaybederiz. Biz Al Kaide ve Hizbullah yöntemlerini kullanamayız. Medeni dünyanın yandaşı ve ortağı olurken bunu siyasi mücadelemiz ve davranışımızla da göstermek zorundayız. Yoksa bir yere gelemeyiz. Eğer bugün Güneyde bir Kürd federe devleti dünyanın dikkatini çekiyorsa, bu onun ekonomik ve siyasi gelişmesiyle ilgilidir. Yoksa ABD ve Batı’nın orada yeni bir prenslik kurmasına ihtiyaçları yok. Kuveyt ve birçok yerde yeterince prenslik var. Yeni bir diktatoryal devlete değil, uygar ve demokratik uygar bir ülkeye ihtiyaçları var. Eğer Güney Kürdleri ve biz bunu böyle algılarsak dünya kamyuoyunu yanımıza alırız. Aksi takdirde çağdışı kalırız. İşte PKK’nin maalesef bugün yaptığı bu. 1910’ların çağdışı mantığıyla yöntemiyle Kürdlerin yeni bir maceraya atılmasına gerek yok. İsteklerimiz ve söylemlerimiz net. Bugün artık Kürd meselesi kültürel bir mesele değildir.

Y.K.: Bir millet ve ülke meselesidir.

M. VURAL: Evet, millet ve ülke meselesidir. Bugün Kürdistan diye bir coğrafya vardır. Burada bir Kürd sorunu, Kürdistan sorunu vardır. Bunun ayrılma ve ayrılmama ile bir alakası yok. Bunlar politik tercihlerdir. Milletin bir kısmı ayrılmak isteyebilir, bir kısmı ayrılmak istemeyebilir, bu doğaldır. Bir referandum yapıldı mı, özgür bir referandum yapıldı mı ki bilelim, insanlar ayrılmak istiyor mu, istemiyor mu? Bunu bilmiyoruz. Dünya bilecek ki bu bölge Kürdistan’dır ve burada yaşayanlar da Kürdlerdir ve dünya bizim ne istediğimizi bilecek. Böyle biz bir şey istemiyoruz demek olmaz. Peki ne istiyorsun o zaman. Bu kadar kan, bu kadar şehit var. Efendim, demokratik cumhuriyet istiyoruz diyorlar. O zaman bunlara ne gerek var? 1980’den sonra iç infazlarda, sorguda yüzlerce insan otonomi, federasyon istedikleri iddiasıyla öldürüldü. Niye bağımsızlık istemedin diye öldürüldüler. Peki, bu insanların günahı ne? Daha önce bağımsızlık istemedikleri iddiasıyla öldürülüyordu, şimdi de bağımsızlık istedikleri iddiasıyla öldürülüyorlar. Bunları görmek lazım. Dünya kamuoyunun sizin söylediklerinize itibar etmesi lazım. Bu saatten sonra neyi kimden saklıyorsun. Türkiye Kerkük’teki 150 bin Türkmen için açıktan şu hakları savunurken, biz 20 milyon için halen gizli gizli şeyler diyeceğiz.

Y.K.: Özetle, Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için Kürd sorununun çözülmesi, Kürdlerin millet olarak haklarına sahip olmaları gerekiyor diyebilir miyiz?

M. VURAL: Türkiye demokrasisinin önünde Kürdler engel değildir. Ama Kürd sorunu da demokrasi sorunu değildir. Şimdi Türkiye kendisinden korkuyor, eğer Türkiye demokratik olursa Kürdlerin sorunu, ulusal sorun ortaya çıkacak. Dolayısıyla bizden dolayı kendi insanını cezalandırıyor. Bu onun sorunudur. Türkiye’ye demokrasi gelse de Kürd sorunu çözülmez çünkü Kürd sorunu demokrasi sorunu değildir, ulusal bir sorundur. Dolayısıyla ulusal sorunun çözümü de bellidir. Ulusal olarak karşına alır, kabul edersin ve hakkını hukukunu tartışırsın. Ondan sonra demokrasiye geçeceksen yine geçeceksin. Kültürel haklar verilmekle bu sorun çözülmez. Bazı okullar açmakla bu işin çözülmeyeceği belli.

Y.K.: Son dönemlerde Kürdler arasında yeni siyasal arayışların olduğu görülüyor. Bu çalışmalar arasında Hür Kürdler grubunun çalışması da var. Onlar 8 Temmuz’da Ankara’da Hilton Oteli’nde bir toplantı yaptılar. Yanılmıyorsam siz de bu toplantıya katıldınız.

M. VURAL: Hayır, ben katılmadım.

Y.K.: Neden katılmadınız? Çağrılmadınız mı, yoksa çağrıldığınız halde mi katılmadınız?

M. VURAL: Hayır, çağrılmadım

Y. K.: Peki onların başlattıkları bu çalışma hakkında bir görüşünüz var mı?

M. VURAL: Görüşüm şu. Ben daha önce de Kürd siyasi oluşumlarının çalışmalarına katıldım. Gerek toplantılarına katıldım, gerekse fiilen kuruluşlarında yer aldım. En son olarak HAK-PAR’ın kuruluşunda yer aldım. Parti kurucusuydum ve halen de parti üyesiyim. Ben Kürdlerin siyasi parti alanında birbirlerinden kırgın ve küskün olmaması gerektiğine inanıyorum. Siyaseten farklı düşünebilirsiniz. Güney Kürdlerinde de bugün 12’ye yakın parti var. Ama sorun ulusal meseleye geldiğinde herkesin bir tavrı olması lazım. Kuzeyde Kürdlerin siyasi hareketleri eğer ‘PKK biter biz çıkarız’ derlerse yanılırlar. Herhangi bir siyasi hareketin bitmesinin ürünü olamayız. Böyle bir şey olamaz ve bu düşünce yanlıştır. Benimsemezseniz içinde yer almazsınız. Bir parti yok edilerek değil, onlarla buluşama zemini aramak lazım, mesele budur. Bugün böyle partilerden birisi yıkıldığı zaman belki üyelerinin yüzde sekseni Kürdlükten vazgeçecek, karşı Kürd olacak. Dolayısıyla biz şu hareket yıkılsın, parçalansın ve biz onun yerine geliriz dersek bu yanlış olur.

Y.K.: Şöyle diyebilir miyiz örneğin, Kürd sorunu devletin yarattığı bir sorun. Ama sayın Şerafettin Elçi parti çalışmasına başlamadan önce yaptığı açıklamada bu çalışmaları sanki PKK’ye karşı başlatılan bir çalışma olduğu anlamına gelen bir açıklama yaptı. Bu yanlış değil mi?

M. VURAL: Tabii ki yanlış. Bir siyasi harekete karşı parti kurulmaz. Söylemleri açık ve ilkeli olur, dünya bundan haberdar olur. O söylem ve ilkeler etrafında bir siyaset oluşturursun ve insanlar da ona göre sana gelir, destek olur, yandaşın olur, üye olur. Bir siyasi harekete karşı ve onun yanlışları üzerinde bir parti kuramazsınız. Kurarsanız yanlış yaparsınız. Mesele budur. Bir de şahıslara bağlı hareketler de yanlıştır. Şimdi hepimiz yaşımızı başımızı alıp gitmişiz. Hepimizin çoluk çocuğu var. Yani zamanımız ve yaşımız kısıtlı. İlle başa geleceğiz diye bir hareket kurmak da yanlıştır. Böyle bir şey olmaz. Zaman zaman HEP’te, DEP’te ve HADEP’te hakim gücün kurduğu partilerde yer alan insanlar var. Yani ne olmuş, başa gelmediği için geri çekilmiştir. Eğer yer alacaksa siyasi alanda yer alır, destek vermiyorsa da siyasal alanda destek vermez. Yoksa bir yere gelemedim, başkan olamadım diye ayrılıyorum. Bunlar doğru değildir. Açık söyleyeyim, Kürdlerin yeni bir harekete ihtiyacı var. Bu siyasi bir parti mi olur, siyasi bir cephe mi olur bilemem. Ama kamuoyunun bildiği, Kürdlük mecrasında olan, Kürdperver olan bir şey olması lazım. Bütün bunlara ihtiyaç vardır. Ama Ankara’yı hedef alan siyasi hareketler, bu da olabilir, bir şey söylemiyorum, efendim filankes belediye başkanı oldu ben olamadım tarzıyla ortaya çıkıp ‘ben de Ankara’ya gider milletvekili olurum’ diye ortaya çıkarsanız ve parti kurarsanız bence başarılı olamazsınız. Bu mümkün değil. Olsa bile bunun bir esprisi yok, bir katkısı yok. Bütün bunlara ve enerjimizi buna yoğunlaştırmaktansa Kürdlük mecrası bellidir. Dünya kamuoyunun Kürdlerle ilgili görüşü bellidir, Kürdlerin ne istediği de bellidir. Bu da açıktan yazılır ve dökülür ve kamuoyuna açıklanır, kamuoyu da sizi bu halinizle bilir ve tanır. Ben bu durum böyle aşılır diye düşünüyorum.

Y.K.: Son zamanlarda DKKD kökenli arkadaşların içine girdikleri bir arayış var. DDKD kurucularından birisi olarak sence eski örgütleri yeniden yaratmakla, ya da o anlama gelebilecek çalışmalarla bir yere varılabilir mi?

M. VURAL: Hayır, ben eski örgütle veya eski argümanların kullanılmasıyla bir yere varılacağına inanmıyorum. Ancak şöyle bir faydası olabilir. Ben daha önce Rızgari-Ala Rızgari’deki arkadaşların ve DDKD’li arkadaşların toplantılarına katıldım. Şöyle bir faydası vardır. Geçmişte Kürdlük mecrasında yer alıp ciddi emeği ve katkısı olan insanlar 1984’te PKK’nin bu silahlı hareketinden sonra PKK’ye güven duymadılar. Gerek PKK ile kan uyuşmazlıkları olduğu için böyle kıyıda köşede kaldılar, kendi başlarına bir şey yapamadılar. Dolayısıyla geçmişteki yandaşlarını arar duruma düştüler. Gördük, bu tür toplantılar kendi köşesine çekilmiş ve halen gönlünde Kürdlük ateşi yanan insanları yeniden siyasal alana mobilize etme imkanına sahip diye düşünüyorum. Bunlar yapılırken onları yeniden Kürdlük mecrasına çekmeyi hedeflemek lazım. Bu olabilir. Diyelim ki Rızgari toplantısına 70 kişi geldi, aslında bu rakam 200. bu da az bir sayı değil. DDKD açısından da aynı şeyler geçerli. Yüzlerce insan son yıllarda bir şey yapmadan beklemiş, PKK’nin sert tavrı nedeniyle kendisini sahipsiz his etmiş. Ama bu tür toplantılar nedeniyle yeniden eski arkadaşlarıyla buluşmanın heyecanını taşıyorlar. Dolayısıyla bunun bir faydası vardır. Ama bunlardan mucize beklenmemelidir. Bunlar yapılırken geçmişte yapıldığı gibi işte DDKD ile PKK’yi, PKK ile Rızgari’yi karşı karşıya getirmek yanlıştır. Bunlar ancak çerçevesi belli, Kürdlüğü ve söylemi net siyasi bir hareket oluştuğu zaman oraya örgütlü olarak katılabilirler. Ama orada artık yandaş olma durumu olmamalı.

Y.K.: Yani özgür ve eşit bireyler olarak katılınmalı.

M. VURAL: Şu olabilir. Diyelim ki dernekler kurulabilir. Orada tarihi ve kültürel çalışmalar yapılabilinir. Bunlar yanlış şeyler değildir. Ama tekrar söyleyeyim, bu tür çalışmaların geçmişin kan davasını güdücü olmamalı. İşte anlattığım gibi DDKD’deki bir kısım arkadaşların artık Dr. Şıvan ve Said Elçi meselesine takılıp kalmamaları lazım. Açık söyleyeyim hiçbir güç, şahıs, kurum ve kuruluş, hiçbir şehit dahi Kürdistan davasından daha önemli değildir. Dolayısıyla geçmişin hatalarını haklı veya haksız şekilde Kürdlüğün önüne bir kan davası haline getirmemek lazımdır. Böyle bir şey yapılırsa bunun vebali büyüktür ve kimse bunun altından çıkamaz. Biz DDKD hareketinin yeniden Dr. Şıvan olayını Kürdistan davasının önüne geçen bir kan davası haline getirirsek bunun vebali büyüktür. Böyle bir şey olamaz. Bu tarihe bırakılmalıdır. İki Said de bizim şehidimizdir. Bizim kadar kıymetlidir, ikisi de şehittir. İkisi de Kürdistan şehididir. Bunları böyle bileceğiz. Bunların şahadetlerini Kürdistan meselesinin önünde engel yapamayız.

Y.K.: Geçmişte sen merhum Yümnü Budak ve merhum Mehmed İz gibi arkadaşlarla YDH’de yer aldınız. Bu YDH deneyimi sizlere ne kazandırdı? Sizin YDH’ye katılımınız Ümit Fırat aracılığıyla mı oldu, yoksa sizin inisiyatifinizle mi gerçekleşti?

M. VURAL: 1994’lerde Cem Boyner’in söylemleri vardı ve Türkiye kamuoyunda çok güncelleşmişti. O günün şartlarına denk düşen cesaretli bir söylemdi bu.

Y.K.: Yani statükoya karşı düşen bir söylem?

M. VURAL: Evet, statükoya karşı düşen çok ciddi bir söylemdi. Kürdlerin o yıllarda karşı karşıya olduğu bağnaz devlet baskısını ve çemberini kırmayı amaçlayan, tabuları kıran bir söylemi vardı. İçinde aydın insanlar vardı. Ümit arkadaşımız da onlardan biriydi. Ama sıradan bir teklif değildi. Zaten daha parti kurulmadan önce biz 20 arkadaş Cem Boyner’in Diyarbakır’a gelip bir söyleşi yapmasını talep ettik. O sırada gelemedi ama sonra parti kurulmasına da gelince Ümit arkadaş da vardı, ilk teklifi belki Ümit arkadaş da yapmış olabilir, tam emin değilim. Ama benim tanıdığım arkadaşlar vardı. Mesela Asaf Savaş Akat vardı, üniversiteden hocamdı. Birçok Kürd insan vardı. Ben o dönem kendim niyetliydim. O söylemlerden etkileniyordum. Biz 30 arkadaş Diyarbakır’da toplanıp, eğer bir parti kurulacaksa partiyi kurma gibi bir niyetimiz vardı ve sonradan da kurucu üye olduk. Sonra baktık olmuyor, yürümüyor. Bunun nedeni de devlet buna müsait değildi. Boyner’in söylemleri kabullenilmiyordu. Dolayısıyla tabir caizse Boyner’in boynuna ip taktılar, onun söylemi işlerine gelmiyordu. Önce çevresini boşalttılar ve sonra da olur olmaz bir seçime soktular. Boyner’in işadamı olması, kafasının berrak olması ve söylemleri devletin işine gelmiyordu. Seçimlerde çok üzücü bir oy aldı. Bunlar da yetmedi tehditle siyasetten çektirildi ve o hareket dağıldı. Tabii o dönemin şartlarında yaptığımız doğru muydu, yanlış mıydı bir şey diyemem. İşin doğrusu ben kimseye danışarak girmedim. Biz Diyarbakır’da 30 kadar insandık ve niyetlenmiştik.

Y.K.: Ben rahmetli Yümnü Budak’ı 1994’te Diyarbakır’da gördüğümde PKK’nin uyguladığı basın yasağı vardı ve Yümnü abi bu durumdan çok rahatsızdı. Kendisi DDKO Ankara şubesinin ilk başkanıydı. Birlikte olduğunuz dönemde onun ne gibi siyasi yönelimleri vardı?

M. VURAL: Yümnü arkadaşımız, sen de bilirsin ki, geçmişte de çok humaniter ve hoş bir abimizdi. Art niyeti ve siyasi zaafı olmayan bir insandı. Güzel şeylere koşan, destek veren bir insandı. Boyner parti kurduğunda da bu nedenlerden dolayı o da hemen içinde yer aldı. Katkı sunmaya çalıştı. Her toplantıya gelirdi ve her toplantıda kendince saptamalar yapardı. Çok ciddi şeyler vardı. Biz parti kurulduktan 4-5 ay sonra bundan ciddi şeyler çıkmaz dediğimizde bize kızardı ve ciddi şeylerin çıkacağını söylerdi. Devlet de bu işi hal edecek diyordu. Kürdlerin bu kör dövüşünden kurtulacağı düşüncesindeydi. Bir çıkış yolu bulunacağına dair bir inancı vardı. Böyle bir gönül bağı vardı. Ama bildiğin gibi kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı. Onu anarken de çok üzülüyorum. Müstesna bir insandı. Kürd aydınları içinde kendine has bir duruşu vardı, hoşgörü sahibiydi. O hoşgörüyü yakalamak, o hoşgörüde olmak çok zor. Yümnü arkadaşın bir şeye kolay kolay kötü dediğini duyamazdınız. Ama tavrı netti ve devlete karşı çok ciddi bir tavrı vardı ve sevmezdi. Derdi ki bunlar yıllardır bizi sömürüyor ve eziyor. Devleti bir nevi canavara benzetirdi ve derdi ki canavarı nasıl ki tek başımıza yıkamazsak, onu ancak dostlarımızla bir ortak zeminde onu yıkabiliriz derdi.

Y. K.: Avrupa’daki Kürdlere iletmek istediğin bir mesaj var mı?

M. MVURAL: Mesaj vermek zor. Her insanın kendine göre hesabı kitabı düşüncesi var. Şunu söyleyebilirim. Artık buraya gelmesinde sıkıntısı olmayanların gelip gitmesi lazım. Temelli gelmeyebilir insanlar. Ama bir taziyesine, bir düğününe, bir tatiline, siyasi bir çalışmaya gelmesi lazım zaman zaman. Avrupa bizim bir kısım aydın ve mücadeleci insanımızın belini kırdı. Yani eğer bugün PKK’nin bu siyasi hareketinden bu kadar muzdarip isek bu hepimizin suçudur. 1990’lara kadar geniş katılımlı bir çalışma olsaydı Kürd toplumu belki bu kadar yaralanmayabilirdi. Çünkü o dönemde 1980’lere kadar ülkede etkili olan hareketlerin kökleri vardı ve sözü geçerliydi. Gelme imkanı olan insanlar da gelmeyince bölge insanı kendisini sahipsiz hissetti. Siyasi hareketlerdeki insanlar da öyle. Bütün bunlar artık olmuş bitmiş şeylerdir. Avrupa’da da Kürdlerin örgütlenmesine, Kürd diline, Kürd aydınına ihtiyaç vardır. Ama Avrupa’da işsiz güçsüz ve cezaevine girme sorunu olmayan insanlar bölgeye gelmelidir. Ama orada kalanlar da ciddi bir lobi yapmalı ve ciddi çalışması lazım. Avrupa’daki arkadaşların artık ülkedeki insana tabi olması lazım, artık oradan idare olayı yok. Bu bitmiştir. Burada yeteri kadar birikim ve insan malzemesi var. Dolayısıyla aydınlarımızın artık 1980’lere takılıp kalmaması gerekiyor. Onlara yakışmayan şeyler var. İnsanlarımız gelip mütevazi bir şekilde bu mücadeleye katılması lazım.

Y. K.: Bir soru daha sormak istiyorum aklıma gelmişken. Sizin de kurucusu olduğunuz HAK-PAR gelinen aşamada marjinelleşmiş durumda. Bunun sebebi ne?

M. VURAL: Doğrudur. HAK-PAR’ın kuruluşunda biz sanıyorum kuruluştan önce 15’e yakın toplantı yaptık. O zaman kafamızda bir platform oluşturup, daha sonra bir Kürd kurultayı düzenlemek ve oradan çıkan sonuç neyse ona göre davranmak şeklinde bir fikir vardı. Fakat o dönemde Özgürlük Yolu’ndaki arkadaşlarımızın DBP denen partileri vardı. Bir yere geldi parti kurma eğilimi ortaya çıkınca ben şahsen buna karşı çıktım, parti kurmanın anlamı olmadığını, o sırada DBP’nin varolduğunu söyledim. Başka çevreden insan getirip bu harekete koyamazsak bir parti kurmanın anlamının olmayacağını söyledik. Ama nedense o dönemde parti kurulmaya karar verildi, ben de kurucu oldum. Ama şemsiyeyi büyütemedik. Özgürlük Yolu, DDKD kesimlerinden bir kısım insan partiye girdi ama kimse çevresini getiremedi. Dolayısıyla yeteri kadar açılım yapılamadı. Çok güzel şeyler yaptık, çok güzel şeylerin bir kısmını gerçekleştirdik ama bir siyasi parti olamadık. Bir ço nedeni var ama bunun nedenlerini tartışmak istemiyorum. Ama bu dönemde birçok arkadaşımızın morali bozuldu ve partilerle ilgili düşünceleri olumsuzlaştı. Zorlamalarla, parti kurmuş olmak için parti kurmalardan uzak durmak lazım. En son bu Hür Kürdler grubu meselesi var. Eğer kurup da siyasi bir parti olamayacaksanız, küçük bir grup olarak kuracaksanız bu bir şey ifade etmez, hatta Kürd insanın moralini de bozar.

Y. K.: Kısa bir süre içinde kapatılan Kürd-Der var. Bu derneğin siyasal yaşama katkısı ne oldu ya da olmadı?

M. VURAL: Kürd-Der bir bahar yağmuru gibi geldi geçti. Kürd-Der kısa yaşamında güzel şeyler yaptı. Daha fazla yaşayabilir miydi, bilmiyorum. Ama bence yaşayabilirdi ve yaşaması da lazımdı. Ama biraz da çok göze batıldı ve yeteri kadar da destekleyicisi olmayınca devlet kapattı. Kısa yaşamında çok güzel çalışmalar oldu. Tabu denebilecek şeyler yaptı, anmalar yaptı. Gerçi yeterli kadar seyirci bulamadı ama bana göre çok güzel şeyler yaptı. Kürdlerin buna ihtiyacı var. Bu bir deneydi. Daha ciddi ve daha çok kişinin katıldığı ve daha çok kişinin kendisini orada ifade ettiği bir kitle kurumuna ve kurumlarına ihtiyaç vardır. Bu kurumlar oluşturulurken de yönetimini iyi belirlemek lazım. Bizim kuşaktan değil de, daha genç kuşaktan insanlar olması lazım. Bunu siyaset için de söylüyorum. Bizim kuşağımızın eski, geçimsiz, birbirlerine karşı hoşgörülü olmayan, geçmişin siyasi kavga ve rekabetlerine çakılı kalan anlayışından kurtulmak lazım. Bunun için de genç insanlara ihtiyaç var. Bizim de elimizde imkan ve enerjimiz varsa oraya katkı sunmamız lazım. Hem siyasi partilerde hem de bu tür kurumlarda eski kadroların söz sahibi olmaması lazım. Böyle olunca diğer grup rahatsızlık duyuyor. O eski kırgunlıklar üstünde bina inşa edilmeye çalışılıyor, bunu doğru bulmuyorum.

 

(*) Değerli Kürt aydını ve insan hakları savunucusu Mehmet Vural ile yaptığım bu söyleşi Peyama Azadi sitesinde 2006 yazında yayınlanmıştı.