Abdullah Öcalan’ın 16 Şubat 2026 tarihli mesajı, 2025’teki silah bırakma çağrısının yalnızca devamı değil; onun ideolojik tamamlanmasıdır. Bu mesaj bir “barış manifestosu” değil, Kürt siyasal öznesinin yeniden tanımlanması ve daraltılmasıdır. Metin dikkatle okunduğunda görülen şey, radikal bir dönüşüm değil; uzun süredir işleyen devlet-merkezli uyum stratejisinin açık ifadesidir. Burada yaşanan şey bir taktik değişiklik değildir. Bu, epistemik bir yeniden hizalanmadır.

Öcalan’ın son metni, “yerli muhbir” (local informant) figürü üzerinden okunabilecek bir konuma yerleşmektedir. Kürt siyasal öznesi artık egemenlik talep eden kolektif bir varlık olarak değil; devletin anayasal sınırları içinde “uyum sağlayacak” bir "sosyolojik olgu" olarak konumlandırılmaktadır. Negatif aşama” – “pozitif inşa” karşıtlığı, direnişi irrasyonel ve yıkıcı; entegrasyonu ise akılcı ve hukuki olarak kodlamaktadır. Böylece geçmiş mücadele, tarihsel zorunluluk olmaktan çıkarılıp bir sapma, bir aşırılık, hatta bir zihinsel sorun gibi çerçevelenmektedir. Direnişin tarihsel bağlamı – inkâr, imha, asimilasyon – söylemsel olarak silinirken, devlet yapısı sorgulanmaz. Bu tam anlamıyla bilginin sömürgeleştirilmesidir: Egemen çerçeve, direnişin anlamını belirleme yetkisini ele geçirir.

Öcalan’ın “negatif isyan dönemi” ifadesi sıradan bir kavramsal tercih değildir. Bu adlandırma, Kürt direniş tarihini olumsuzluk, kaos ve irrasyonalite ile özdeşleştirir. “Şiddetten zihnen arınma” ifadesi ise daha da ileri gider: Mücadele yalnızca politik olarak değil, zihinsel olarak da arındırılması gereken bir durum gibi sunulur. Bu, devletin yıllardır kullandığı “terörle mücadele” dilinin içselleştirilmiş bir versiyonudur. Direniş artık baskıya karşı bir cevap değil; “aşılması gereken bir aşama”dır. Bu çerçevede şiddet, yapısal şiddetin sonucu değil; öznenin yanlış tercihi olarak sunulur. Devletin militarist sürekliliği görünmezleşirken, direniş ahlaki bir sorun haline getirilir. Bu, söylemsel düzeyde tek taraflı bir tasfiyedir.

Metinde Erdoğan, Bahçeli ve diğer devlet aktörlerinin “irade” ve “katkı” sahibi olarak anılması, yalnızca diplomatik bir jest değildir. Bu, çözümün kaynağının egemen aktörler olduğunu kabul eden bir çerçevedir. Özellikle Bahçeli’nin “çağrısının kıymetli bulunması”, tarihsel olarak Kürt varlığını inkâr eden bir çizgiye meşruiyet atfetmektir. Devlet şiddetinin sürekliliği tartışılmadan, çözüm devlet elitinin lütfuna bağlanmaktadır. Bu, güç ilişkilerinin tersine çevrilmesi değil; kabulüdür.

“Demokratik entegrasyon” kavramı, yüzeyde kapsayıcı görünse de özünde siyasal statünün tasfiyesidir. Eğer entegrasyon mevcut üniter yapının içinde gerçekleşecekse, bu Kürtlerin kolektif egemenlik talebinden vazgeçmesi anlamına gelir. “Vatandaşlık ilişkisi millete aidiyet üzerinden değil devletle bağ üzerinden kurulmalıdır” ifadesi, Kürt kimliğini siyasal özne olmaktan çıkarıp kültürel kategoriye indirger. Bu noktada kritik kırılma şudur: Ulus olma iddiası yerine anayasal birey statüsü önerilmektedir. Egemenlik kolektif bir kategoridir. Vatandaşlık ise bireysel bir statüdür. Bu öneri, Kürt siyasal varlığını devlet potasında çözmeyi hedefleyen bir paradigmadır.

Bu formül yalnızca tarihsel eşitsizliği romantikleştirmez; aynı zamanda tarihi yeniden kurgular. Türk devleti, kuruluşundan itibaren merkeziyetçi, tekçi ve askerî bir yapı olarak inşa edilirken; Kürt kimliği sistematik olarak inkâr edilmiş, bastırılmış ve kriminalize edilmiştir. Bu tarihsel gerçeklik belgelerle, isyanlarla, yasaklarla ve katliamlarla sabittir. Buna rağmen “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” söylemi, bu asimetrik ilişkiyi eşit iki kurucu öznenin doğal birlikteliği gibi sunar. Bu yalnızca estetikleştirme değildir; bu, tarihsel güç ilişkilerinin bilinçli bir tersyüz edilmesidir. Cumhuriyetin kuruluş metinlerine yapılan atıf özellikle problematiktir. 1921 Anayasası’nın muğlak ifadeleri seçici biçimde öne çıkarılırken, hemen ardından gelen 1924 Anayasası’nın tekçi yurttaşlık tanımı, Takrir-i Sükûn rejimi, Şark Islahat Planı ve zorunlu iskân politikaları yok sayılır. Yani tarih bütünlüğü içinde değil, ideolojik ihtiyaç doğrultusunda parçalanarak okunur.

“Birlik ruhu” söylemi, gerçekte hiçbir zaman kurumsal olarak tanınmamış bir eşitliğin retroaktif icadıdır. Eğer böyle bir eşitlik vardıysa, neden inkâr rejimi kuruldu? Neden Kürt dili yasaklandı? Neden isyanlar kanla bastırıldı? Bu sorular sorulmaz. Çünkü sorulduğu anda “diyalektik birlik” miti çöker. Burada yapılan şey, tarihsel tahakkümü görünmez kılmak değil yalnızca; tahakkümü kurucu bir yanlış anlama gibi göstermektir. Böylece yapısal inkâr rejimi, tarihsel bir sapma gibi sunulur. Oysa mesele sapma değil, devletin kurucu ideolojisidir. Bu söylem eşitsizliği gizlemekle kalmaz; eşitsizliği tarihsel kader gibi yeniden paketler. Ve bu paketleme, egemen yapının meşruiyetini yeniden üretir.

“Pozitif aşama” ifadesi, direnişi tarihsel olarak geride kalmış bir yanlışlık gibi sunar. Oysa direniş, devlet yapısının değişmemiş olduğu koşullarda ortaya çıkmıştır. Devletin yapısal sürekliliği sorgulanmadığı halde, direnişin “anlamsızlaşması” ilan edilmektedir. Bu, hegemonik çerçeveye uyumdur. Direniş, artık tarihsel özne değil; geçmişin fazlalığıdır.

Öcalan'ın 16 Şubat 2026 mesajı, Kürt hareketini direniş ekseninden çıkarıp devlet içi uyum eksenine sabitlemektedir. Dil yumuşaktır; kavramlar uzlaşıcıdır; fakat içerik serttir. Bu mesaj:

- Egemenlik talebini söylem dışına iter.

- Devlet yapısını sorgulamaz.

- Direnişi “negatif aşama” olarak kodlar.

- Entegrasyonu tek seçenek haline getirir.

- Tarihsel eşitsizliği romantikleştirir.

Bu bir özgürleşme çağrısı değildir. Bu, Kürt siyasal öznesinin devlet sınırları içinde "sosyal olgu olarak" yeniden tanımlanmasıdır. Ve bu yeniden tanımlama, direniş ontolojisinin tasfiyesidir. Sorulması gereken soru şudur: Bu gerçekten bir barış süreci mi, yoksa Kürt Siyasal Öznesinin Tasfiyesi ve Eşitsizliğin Romantikleştirilmesi mi?

Metin, cevabını kendi içinde vermektedir.

Kaynak:https://www.facebook.com/100005079634377/posts/3210999245746032/?rdid=6d7TOMqFukBpJ1wL#