1925 Kürd milli hareketi üzerinden yüz yıl geçti. 1925 Kürd hareketi, geçmişi 1900’lerin başına kadar giden modern Kürd cemiyetlerinin yeni bir halkası olan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluşuna (1918) kadar giden bir sürecin devamıdır. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin 1920’nin ilk yarısından itibaren şubeleriyle birlikte kapatılmasından sonra, artık Kürdler için legal çalışma alanı gittikçe kapanıyordu. Sevr Antlaşması’nın gereğinin yerine getirilmemesi ve özellikle de Lozan Antlaşması’nın da imzalanmasından sonra Kürd aydınları, siyasi kadroları, aşiret liderleri ve ulema kesiminin önemli bir bölümü Cumhuriyet iktidarının da Kürdlerin milli haklarını tanımak istemediğini, her geçen gün Kürdler üzerindeki baskılarını artırdığını, zor zamanlarda verilen sözlerin yerine getirilmediğini ve de getirilmeyeceğine dair de kani oldular.

Bunun üzerine Kürdistan Teali Cemiyeti’nin devamı olarak Cibranlı Miralayı Halid Bey’in liderliğinde kurulmuş olan Kürdistan İstiklal ve İstihlas Cemiyetine (Kürdistan Özgürlük ve Kurtuluş Örgütüne) ya da kısa adıyla Kürdistan İstiklal Komitesi veya Azadi Cemiyeti’nin saflarında daha sıkı bir şekilde örgütlenmeye başladılar. Şeyh Said de bu örgüt içerisinde yer alan şahsiyetlerden biriydi. Şeyh Said, Cibranlı Halid Bey’in teyzesi oğlu ve aynı zamanda da damadı idi. “Halid Bey ve Yusuf Ziya’nın teklifiyle Şeyh Said de 1924’te örgüt saflarına katılmıştı.”[1]

Şeyh Said Kürdistan’daki ulema, şeyh ve mollaların başını çektiği dindar kesimlerle yakın bir ilişki içerisindeydi. Kürd toplumu içerisinde önemli derecede etkisi olan bu kesimlerden önemli şahsiyetleri cemiyete çekmiş, birlikte, cemiyetin hedeflediği Kürd milletinin kendi kendini yönetmesi amacı doğrultusunda örgütleme ve propaganda çalışmalarını yürütmekteydi. Örgüt liderleri Cibranlı Halid Bey ve Yusuf Ziya’nın tutuklanmasından sonra, “Örgüt merkez yönetiminin yaptığı toplantı sonucunda, Şeyh Said Efendi oybirliğiyle örgüt liderliğine seçilmiş.”[2] Cıbranlı Halid Bey’in ve Yusuf Ziya’nın akıbetine uğramamak için, örgüt yöneticileriyle yapılan istişareler ve alınan kararlar doğrultusunda kısa bir sürede Hınıs’ı terk ederek Çabakçur üzerinden Diyarbekir bölgesine gelir….

Şeyh Said beraberindeki cemaatle birlikte Pîran’da iken, resmi kayıtlara göre 13 Şubat 1925’te Diyarbekir jandarmasından bir müfreze, kardeşi Şeyh Abdurrahim’in kapısına dayanarak, cemaatte bulunan iki mahkûmun kendilerine teslim edilmesini isterler. Bu durum Şeyh Said’e bildirildiğinde, olayın bir provokasyon koktuğunu farkeder ve kardeşi aracılığıyla gelen jandarma mülazımına; kültürümüz ve geleneklerimiz gereğince cemaat içerisinden kimseyi yakalayıp size teslim edemeyiz, müsaade edin birkaç saat sonra buradan ayrılacağım ve siz de istediğiniz mahkûmları yakalarsınız. Bu teklife olumsuz cevap veren jandarma müfrezesiyle aralarında çıkan arbede sonucu, Hasan Tahsin adındaki jandarma mülazımı öldürülür ve diğerleri de esir alınır. Bu olay üzerine halk galeyana gelir, bölgedeki diğer askeri birimler ve resmi kuruluşlara el koyar ve böylece 1925 Kürd Milli Hareketi, “belirlenen zamandan önce, yeterli hazırlıklar yapılmadan, gerekli destek sağlanamadan başladı.”[3] Bu aşamadan sonra Şeyh Said, artık sahada başlamış olan hareketin siyasi ve dini lideri konumundadır.

Pîran olayının gerçekleşmesinden sonra, Şeyh Said kendisine eşlik eden gurupla beraber aynı günün akşamı Pîran’dan ayrılarak Dara Hênî’ye (Genc’e) giderler. Onlar Dara Hênî’ye vardıklarında, oradaki hükümet görevlileri bölgedeki Kürdler tarafından yakalanıp esir edilmiş ve şehir yönetimi de Kürdlerin eline geçmişti. Burada örgüt üyeleri ve bölge ileri gelenlerinin katılımıyla geniş katılımlı bir toplantı gerçekleştirilir, yapılan değerlendirme ve alınan yeni kararlar doğrultusunda Dara Hênî (Genç) geçici olarak başkent, Modanlı Faki Hasan da vilayet valisi olarak ilan edilir. Bu aşamadan sonra, kitlesel ve silahlı bir başkaldırıya dönüşen hareket, kısa bir süre içerisinde Kürdistan’ın birçok yerleşim biriminde, il ve ilçesinde yayılarak kuzeyde Hêne, Licê, Gêl, Erxenî, Maden, Palo, Xarpêt, Siwêrek ve doğudan da Farqîn, Çebaxçûr, Muş, Hınıs, Varto gibi şehirler ve kırsaldaki pek çok yerleşim birimleri fazla bir direnişle karşılaşmadan geniş bir alan Kürd kuvvetlerinin eline geçti. Kürd liderlerin hedefi, Diyarbekir’in ele geçirilmesinden sonra, bağımsız Kürd devletini ilan etmekti. Bu husus dönemin mahkeme tutanaklarında açık bir şekilde dile getirilmiştir.

Diyarbekir muhasarasının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Şeyh Said beraberindeki bir gurup hareket sorumlusu ve liderleriyle birlikte Serhat bölgesinde Muş ve Varto tarafına çekildiler. Şeyh Ali Rıza ve Şeyh Abdullah kuvvetleri tarafından 11 Mart’ta denetim altınan Varto da yaklaşık iki hafta sonra tekrar hükümet güçlerinin kontrolüne geçer. Böylece Doğu ve Batı cephelerinde artarda alınan yenilgiler, daha önce harekete destek sözü veren meşayih ve aşiret reislerinin gerekli desteği ve katılımı sağlamaması üzerine, hareketin lider kadrosunun önemli bir kısmında başarısızlık ve umutsuzluk havasını oluşturur. Varto’nun kaybedilmesinden sonra bölgedeki örgüt liderleri ve aşiret reislerinin iştirakiyle geniş katılımlı bir değerlendirme toplantısı yapılır. Yapılan değerlendirme sonucu, İran’a geçip orada yeniden organize olarak hareketi sürdürme düşüncesi çoğunluk tarafından desteklenir.

Bu süreçte Şeyh Said bir gurup arkadaşıyla birlikte 14 Nisan 1925 gecesi Çarbihur mevkisinde bulunan Abdurrahman Paşa köprüsünden geçerken, beraberindeki Binbaşı Kasım ve adamları tarafından tutuklanarak bölgedeki askeri komutan Osman Paşa’ya şöyle bir tezkire gönderir: “Şeyh Said’i Abdurrahman Paşa köprüsü üzerinde tevkif ettim, en kısa sürede küçük bir askeri birliğin bize ulaşması gerekir.”[4]

Şeyh Said’in yakalanabileceği durumunun netleştiği günün gecesinde yani 14 Nisan 1925 tarihinde Kürdistan İstiklal Komitesi başkanı Cibranlı Halid Bey, Yusuf Ziya, Şırnaklı Mele Abdurrahman ve diğer arkadaşları tutuklu bulundukları Bitlis’te infaz edilirler. Ertesi gün yani 15 Nisan günü, KTC başkanı Seyit Abdülkadir de İstanbul’da evine yapılan bir baskınla tutuklanarak mahkeme edilmek üzere Diyarbekir’e getirilir.

 Üyelerinin hepsi dönemin mebuslarından oluşan Şark İstiklal Mahkemesi, 14 Nisan 1341 (1925)’de Diyarbekir’de göreve başlar ve kısa bir süre içerisinde bildiğimiz idam cezalarını yağdırmaya başlar. KTC başkanı Seyyid Abdülkadir ve arkadaşları 27 Mayıs 1925’te, Şeyh Said ve arkadaşları ise 29 Haziran 1925 günü idam edilmişler. Ruhları şad ve mekanları cennete olsun!

Sonuç olarak, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, emperyalist güçlerin bölgedeki sadık müttefiki konumuna gelen Ankara Hükümeti, İngiltere, Fransa ve Bolşevik Rusya’nın da yardımıyla 1925 Kürd Milli Hareketi’ni bastırdı; binlerce köy yakılıp-yıkıldı, yalnızca Şark İstiklal Mahkemeleri tarafından binlerce kişi idama mahkûm edildi, binlerce sivil sorgusuz sualsiz infaz edildi. Adeta Kürdistan bir iç koloniye dönüştürüldü. Cumhuriyet devleti yöneticileri, geçmişte olduğu gibi bugün de Kürd milletinin kendi kendini yönetme hakkı talebini, dış güçlerin kışkırtması olarak değerlendirip kriminalize ederek bastırmıştır. Bunun sonucunda yarattığı kriminal figürlerle, sorunu kendi kendini yönetmekten kaynaklanan yapısal bir egemenlik meselesi olmaktan çıkarıp idari ve kültürel düzenlemeler alanına hapsetmek istiyor.  


[1] Ferzende Kaya, Mezopotamya Sürgünü Abdülmelik Fırat’ın Yaşam Öyküsü, 4. Baskı, r. 34

[2] Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. yy’dan Günümüze Ermeni - Kürt İlişkileri, Med Yayınları, İstanbul, 1992, 187.

[3] Ekrem Cemîl Paşa, Muhtasar Hayatım, Brüksel Kürt Enstitüsü Yay., 1989, s. 60.

[4] Mahmut Akyürekli, Binbaşı Kasım’ın Hatıraları; Azadi, Şeyh Said Hakkındaki İfadeleri ve Cıbranlı Halit Bey’in Mektupları, Avesta Yayınları, İstanbul, 2020, s. 81.