Son günlerde Kurdistan Cumhuriyeti’nin lideri Qazi Muhammad’in şehadet gününün yeniden anılmasıyla birlikte, PKK çevrelerinin bu tarihsel deneyimi sahiplenmeye dönük söylemleri dikkat çekmektedir. Bu söylem, PKK’nin Kürdistan fikrine her zaman merkezi bir önem atfettiği izlenimini üretmektedir. Nitekim Abdullah Öcalan’ın Qazi Muhammad ve Kurdistan Cumhuriyeti ile gurur duyduğunu ima eden sosyal medya paylaşımları, bu yeniden çerçevelemenin bir parçası olarak dolaşıma sokulmaktadır.
Oysa geçmişte Abdullah Öcalan ve PKK, Kürdistan’daki bazı tarihsel figürleri—özellikle Qazi Muhammad, Abdul Rahman Ghassemlou, Sheikh Said ve Seyid Rıza—“feodal”, “komprador” ve hatta dış güçlere bağlı olarak nitelendirmiştir. Bu durum, günümüzdeki sahiplenme söylemi ile geçmişteki ideolojik konumlanma arasında açık bir gerilim, hatta yer yer “ne şiş yansın ne kebap” türü bir söylemsel manevraya işaret etmektedir.
Bu bağlamda, literatürde çok az bilinen bir belgeye dayanarak bazı noktaları vurgulamak mümkündür. Söz konusu belge, 1996 yılında yayımlanan Halk ve Liderlik adlı eserdir. Bu eser, Suriyeli gazeteci Nebil al-Mulham tarafından Abdullah Öcalan ile yapılan yedi günlük görüşmelerin derlenmesiyle oluşturulmuş ve daha sonra PKK tarafından çevrilerek yayımlanmıştır. Metinde, Öcalan’ın tarihsel olaylara ilişkin değerlendirmelerine doğrudan yer verilmektedir.
Metnin 35. sayfasında Nebil al-Mulham şu soruyu yöneltmektedir:
"Mahabad'ın övünç kaynaklarından bir şey öğrendin mi? Önder Apo, Mahabad Cumhuriyeti'nin yürüttüğü tüm faaliyetlerden nasıl bir akıbete uğrayacağı başından belliydi ve nitekim sonunda o akıbete sürüklendi" (1996:35).
Devamında ise al-Mulham şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
"İlham verici olan şudur ki; bizler onur ve başarıdan bahsettiğimizde kastettiğimiz yalnızca işin olumlu boyutu değildir, zira büyük tarihi trajediler de her millet için büyük bir onur kaynağıdır. Önder Apo, sizin onur ve gurur konusundaki yaklaşımınız doğru değil, çünkü bu tür yaklaşımlar gurur duyulacak şeyler olmaktan çok uzaktır. Gerçekte Mahabad, komediden trajediye evrilen bir diyalektik ve dönüşüm seyridir" (1996:35).
Bu ifadeler, Kurdistan Cumhuriyeti’nin Öcalan tarafından olumlayıcı bir tarihsel miras olarak değil, aksine önemsizleştirilmiş bir “olay” olarak kavramsallaştırıldığını göstermektedir. Bu tür bir adlandırma, söz konusu tarihsel deneyimin devletleşme, egemenlik ve kurumsallık iddialarını silikleştirerek onu geçici ve tali bir hadise düzeyine indirgemektedir. Çünkü Öcalan’a göre bu bütün “olay”, nihayetinde feodal bir girişimdir; ve bu tür “gerici” girişimler, başlangıçta bir “feodal komedi” görünümünde ortaya çıksa da, akıbetinde trajediden başka bir şey doğuramaz.
Onun için “komediden trajediye evrilen” ifadesi, bu Kürdün en önemli tarihsel deneyiminin başlangıcını ciddiyet ve tarihsel ağırlıktan yoksun, hatta yer yer alaya açık bir moment olarak kodlarken; sürecin yalnızca sonunu “trajik” olarak tanımlamaktadır. Bu çerçevede trajedi, direnişin kendisine değil, kaçınılmaz çöküşüne atfedilmektedir. Böylece Kurdistan Cumhuriyeti, başından itibaren sorunlu, “feodallerin hamakati”nden öteye geçemeyen bir girişim olarak kodlanmakta; sonu ise Öcalan’a göre “doğal” olarak önceden belirlenmiş bir başarısızlık olarak sunulmaktadır.
Aynı bağlamda, metinde bu sürecin bir “teslimiyet” ile sonuçlandığına dair değerlendirmelere de yer verilmektedir. Bu tür bir çerçeveleme, aslında Öcalan ve PKK’nin kendi siyasal tahayyülünü dolaylı biçimde yüceltirken, Mahabad deneyimini bir tür “ibretlik vaka”ya dönüştürmektedir. Zira Öcalan, Mahabad’ın aksine, kendi çizgisinin “hiçbir zaman kendini feodal topluma, burjuvaziye ve efendilere teslim etmeyeceğini”—hatta “kadına dahi teslim olmayacağını”—ileri sürerek, bu tür bir teslimiyetin kendisini “başkalarından farksız” kılacağını ifade etmektedir (1996:35).
Burada ortaya çıkan tablo neredeyse ironiktir: Eğer Qazi Muhammad de benzer bir söylemle İran devletiyle bir sorunu olmadığını ilan edip Kurdistan Cumhuriyeti’ni kendisi feshetse ve Kürtlere İran “devleti ile bütünleşin” deseydi, o zaman Kurdistan Cumhuriyeti gerçekten de bir “komedi” ile başlayıp hazin bir “trajedi” ile biten bir sürece dönüşmüş olurdu. Hele ki bu sürecin üzerine bir de sembolik sadakat jestleri—örneğin bir “halı gönderme” ritüeli—eklenmiş olsaydı, trajedi ile komedi birbirine karışır, tam anlamıyla “at izi it izine karışırdı.” Bu durumda ortaya çıkan tablo, bir “Apo tiyatrosu”nun son perdesine dönüşürdü.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.