Amasız mamasız, açık ve seçik konuşuyorum. Bir Kürt aydını olarak Amerika, İsrail, İran ekseninde şekillenen savaş ve gerilim denklemine baktığımda pozisyonumu gizleme ihtiyacı duymuyorum. Bu savaşın içinde İsrail halkından yana durduğumu açıkça ifade ediyorum. Bu cümleyi özellikle bu kadar net kuruyorum; çünkü Ortadoğu’da siyaset çoğu zaman gerçeklikten çok sloganlarla, ideolojik reflekslerle ve dini duygularla konuşulur. Oysa tarih, coğrafya ve güç dengeleri çok daha çıplak gerçekler sunar.
Benim değerlendirmem duygusal bir tercih değildir. Bu, Ortadoğu’nun tarihsel ve jeopolitik gerçekliğini okuma biçimimdir. Bugün Ortadoğu’ya baktığımızda İsrail devletinin çevresinde yirmi iki Arap devleti bulunduğunu görüyoruz. Bu devletlerin toplam nüfusu yüz milyonları aşmaktadır. Aynı zamanda bu coğrafya yaklaşık bir buçuk milyarlık Müslüman dünyanın önemli bir bölümünü temsil etmektedir. İsrail ise nüfusu yaklaşık on milyona yaklaşan küçük bir devlettir. Coğrafi olarak dar bir alana sıkışmış, çevresi sürekli gerilimlerle dolu bir siyasi ortamın içinde varlığını sürdürmektedir.
Bu tabloyu yalnızca askeri bir çatışma olarak görmek eksik olur. Bu aynı zamanda varoluşsal bir güvenlik meselesidir. İsrail devleti kurulduğu günden bu yana sürekli savaşların, krizlerin ve tehdit algılarının ortasında yaşamıştır. Kuruluşuyla birlikte başlayan savaşlar, ambargolar, diplomatik izolasyon girişimleri ve ideolojik kampanyalar İsrail toplumunda sürekli bir güvenlik refleksi oluşturmuştur. Küçük bir coğrafyada yaşayan bir toplum için güvenlik boşluğu çoğu zaman doğrudan varlık krizine dönüşebilir.
Ortadoğu’da İsrail’e yönelik politik retoriğin önemli bir kısmı uzun yıllar boyunca devletin varlığını tartışan bir çizgide gelişmiştir. Bu durum sadece askeri bir rekabet değil, aynı zamanda psikolojik bir kuşatma hissi de yaratmıştır. İsrail’in güvenlik doktrini tam da bu nedenle saldırı karşısında hızlı ve sert tepki vermeye dayanan bir yapıya sahiptir. Çünkü tarihsel deneyimler, güvenliğin zayıfladığı anların varoluşsal tehditlere dönüşebileceğini göstermiştir.
Bugün Amerika, İsrail ve İran arasındaki gerilim bu tarihsel arka planın üzerinde yükselmektedir. İran devleti kendisini İsrail karşıtı bir ideolojik söylemle konumlandırmış ve bölgedeki birçok silahlı aktör üzerinden etkisini genişletmeye çalışmıştır. Bu durum Ortadoğu’daki güç dengelerini daha da karmaşık hale getirmiştir. İsrail ise bu gelişmeleri doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak görmektedir.
Benim pozisyonum bu karmaşık denklem içinde şekillenmektedir. Bir Kürt aydını olarak Ortadoğu’ya baktığımda yalnızca ideolojik blokları değil, milletlerin varlık mücadelelerini de görüyorum. İsrail halkı bugün kendisini çok daha geniş bir coğrafyanın siyasi ve askeri baskısı altında hissederken var olmak için savaşmaktadır. Bu cümleyi kurarken herhangi bir romantik hayranlık içinde değilim. Bu yalnızca güç dengelerinin ve tarihsel deneyimlerin soğukkanlı bir analizidir.
Ortadoğu’nun politik tartışmalarında en büyük sorunlardan biri gerçekliğin tek boyutlu anlatılarla açıklanmaya çalışılmasıdır. Bir taraf mutlak mağdur, diğer taraf mutlak suçlu olarak sunulur. Oysa tarihsel süreçler çok daha karmaşık dinamikler içerir. İsrail toplumunun güvenlik reflekslerini anlamak için onların tarihsel deneyimine bakmak gerekir. Avrupa’da yaşanan antisemitizm, soykırım deneyimi ve diaspora tarihinin yarattığı kolektif travma İsrail toplumunun güvenlik psikolojisini doğrudan etkilemiştir.
Bununla birlikte Ortadoğu’nun Arap devletleriyle İsrail arasındaki rekabet yalnızca ideolojik bir mesele değildir. Bu aynı zamanda güç, kaynak ve bölgesel nüfuz mücadelesidir. Enerji yolları, deniz güvenliği, teknoloji üstünlüğü ve askeri kapasite gibi faktörler bu rekabetin önemli parçalarıdır. İsrail, küçük coğrafyasına rağmen yüksek teknoloji, askeri organizasyon ve stratejik ittifaklar sayesinde bölgesel bir güç olarak ayakta kalabilmiştir.
Bir Kürt aydını olarak bu tabloyu değerlendirirken kendi milletimin tarihsel deneyimini de düşünmeden edemem. Kürt milleti yüzyılı aşkın süredir devlet sahibi olmadan varlık mücadelesi vermektedir. Kimlik, dil, kültür ve siyasal haklar için verilen mücadeleler çoğu zaman sert baskılarla karşılaşmıştır. Bu nedenle varlık mücadelesi kavramı bizim için soyut bir teorik tartışma değildir; tarihsel bir deneyimdir.
Bugün İran’da yaşayan milyonlarca insan da benzer şekilde siyasal baskılar, ekonomik krizler ve otoriter devlet yapısı altında yaşamaktadır. İran toplumu uzun süredir ciddi bir dönüşüm talebi içindedir. Genç kuşaklar, kadın hareketleri ve farklı etnik topluluklar daha özgür bir siyasal düzen talep etmektedir. Bu nedenle Ortadoğu’da yaşanacak büyük bir jeopolitik kırılmanın İran halkı için de yeni bir tarihsel fırsat yaratabileceği düşünülmektedir.
Benim değerlendirmeme göre bu savaş yalnızca devletler arasındaki bir güç mücadelesi değildir. Aynı zamanda İran toplumunun geleceğini belirleyecek bir kırılma noktasıdır. İran halkı, uzun süredir baskıcı siyasal düzenle hesaplaşma arzusunu içinde taşımaktadır. Bu nedenle bölgedeki büyük bir güç dengesi değişimi İran halkına özgürlük kapısını aralayabilir.
Aynı durum Doğu Kürdistan için de geçerlidir. İran sınırları içinde yaşayan Kürt milleti uzun yıllardır siyasal, kültürel ve ulusal hakları için mücadele etmektedir. Kürt kimliğinin tanınması, dil hakları, siyasal temsil ve kendi kaderini tayin hakkı gibi talepler uzun süredir bölgenin temel politik meselelerinden biridir. Eğer Ortadoğu’daki bu büyük jeopolitik çatışma İran’daki mevcut güç yapısını sarsarsa, bu durum Doğu Kürdistan’daki Kürt milleti için de yeni bir tarihsel imkan yaratabilir.
Ben bu ihtimali yalnızca bir siyasi dilek olarak değil, tarihsel deneyimlere bakarak değerlendiriyorum. Tarih bize gösteriyor ki büyük savaşlar ve jeopolitik kırılmalar çoğu zaman yeni devletlerin ortaya çıkmasına, yeni siyasi düzenlerin kurulmasına ve eski sınırların değişmesine yol açmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması Ortadoğu haritasını tamamen değiştirmiştir. Aynı şekilde Sovyetler Birliği’nin çöküşü birçok yeni devletin doğmasına yol açmıştır.
Bu nedenle bugün Ortadoğu’da yaşanan büyük güç rekabetinin de benzer sonuçlar doğurma ihtimali vardır. İran’daki siyasi yapının sarsılması yalnızca İran halkı için değil, aynı zamanda Doğu Kürdistan’daki Kürt milleti için de bağımsızlık ve özgürlük kapısını aralayabilir. Bu ihtimali görmek ve tartışmak siyasi gerçekliğin bir parçasıdır.
Benim açımdan mesele şu kadar nettir: İsrail halkı çevresindeki geniş düşmanlık halkasına rağmen varlığını sürdürmek için savaşmaktadır. Aynı zamanda bu savaşın doğuracağı jeopolitik sonuçlar İran halkı için özgürlük, Doğu Kürdistan’daki Kürt milleti için ise bağımsızlık yolunda yeni bir tarihsel fırsat yaratabilir.
Bu nedenle başta söylediğim cümleyi tekrar ediyorum ve özellikle değiştirmiyorum. Amasız mamasız, açık ve seçik konuşuyorum: Bir Kürt aydını olarak Amerika, İsrail, İran savaşında İsrail halkından yanayım. Çünkü Ortadoğu’da İsrail halkı yirmi iki Arap devletiyle ve genel olarak bir buçuk milyarlık Müslüman dünyanın oluşturduğu geniş jeopolitik çevreyle karşı karşıyadır. Buna rağmen var olmak için savaşmaktadır.
Ve aynı zamanda inanıyorum ki bu savaş yalnızca devletlerin kaderini değil, milletlerin geleceğini de değiştirebilir. İran halkı için özgürlük, Doğu Kürdistan’daki Kürt milleti için ise bağımsızlık ihtimali tam da böyle tarihsel kırılma anlarında ortaya çıkar.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.