Ortadoğu ve Yakın Doğu, bir kez daha tarihsel bir eşikte duruyor. Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’daki mollalar rejimine yönelik doğrudan askeri baskısı, yalnızca taktik bir hava harekâtı değil; bölgesel güç dengelerini yeniden kurmaya dönük stratejik bir müdahale niteliği taşımaktadır. Washington ve Tel Aviv yönetimlerinin söylem düzeyinde “rejim değişikliği” vurgusu yapmaları, meselenin nükleer program ya da balistik kapasiteyle sınırlı olmadığını; İran’ın bölgesel mimarideki rolünün hedef alındığını göstermektedir. Ancak tarihsel deneyimler, hava bombardımanının tek başına ideolojik örgütsel derinliği olan rejimleri devirmeye yetmediğini defalarca kanıtlamıştır.
1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi, yalnızca bir iktidar değişimi değil; devlet aygıtının ideolojik olarak yeniden inşasıydı. Ayetullah Humeyni liderliğinde kurulan teokratik sistem, klasik otoriter rejimlerden farklı olarak dini meşruiyet, devrimci mobilizasyon ve güvenlik aygıtlarının iç içe geçtiği hibrit bir yapı oluşturdu. Bu yapının belkemiğini ise İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) oluşturmaktadır. IRGC yalnızca askeri bir güç değildir; ekonomik, istihbari ve ideolojik alanlarda da rejimin omurgasıdır. Bu nedenle dışarıdan yürütülen hava operasyonları, altyapıyı zayıflatabilir; fakat rejimin iç güvenlik kapasitesini ve ideolojik mobilizasyon mekanizmasını tek başına çökertemez.
ABD’nin Ortadoğu’daki müdahale tecrübesi, 2003’teki Irak Savaşı ile somutlaşmıştır. Saddam Hüseyin rejimi haftalar içinde askeri olarak yıkılmış; ancak devletin kurumsal yapısının tasfiyesi uzun süreli kaos üretmiştir. Washington’daki stratejik akıl için İran dosyası, Irak’tan çıkarılan dersler nedeniyle daha karmaşıktır. İran, Irak’tan farklı olarak güçlü bir ulusal tarih anlatısına, köklü devlet geleneğine ve bölgesel vekil ağlarına sahiptir. Hizbullah, Haşdi Şabi ve Husiler gibi yapılar, Tahran’ın stratejik derinlik doktrinini oluşturmaktadır. Dolayısıyla İran’a yönelik her doğrudan saldırı, yalnızca ulusal sınırlar içinde değil; Lübnan’dan Yemen’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada asimetrik karşılık üretme potansiyeli taşır.
Washington ve Tel Aviv’in olası stratejik hesaplarını realist paradigma çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Realizm, devletlerin ideolojik değil çıkar temelli davrandığını varsayar. Bu bağlamda İran’ın zayıflatılması, İsrail’in güvenliği kadar Körfez enerji hatlarının kontrolü ve Çin, Rusya ekseninin bölgedeki nüfuzunun sınırlandırılmasıyla da ilişkilidir. Donald Trump döneminde imzalanan nükleer anlaşmadan çekilme kararı ve Benjamin Netanyahu hükümetlerinin İran karşıtı sert güvenlik doktrini, bu stratejik çerçevenin devamlılığını göstermektedir.
Bu bağlamda Trump’ın Kürt aktörlerle yürüttüğü temaslar da dikkat çekicidir. Washington’da gerçekleştirilen görüşmelerde Mesud Barzani ve Bafel Talabani gibi Güney Kürdistanlı liderlerle yapılan temaslar, İran dosyasının yalnızca devletler arası değil, bölgesel aktörler üzerinden de okunduğunu göstermektedir. Bu görüşmeler, Kürdistan Bölgesi’nin İran’a komşu jeostratejik konumu nedeniyle Washington açısından potansiyel bir denge unsuru olarak değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Ancak realist siyaset, büyük güçlerin Kürtlerle kurduğu ilişkinin normatif değil, araçsal olduğunu defalarca kanıtlamıştır. 1975 sonrası yaşananlar ve 2017 referandum sürecinde uluslararası desteğin sınırlılığı, bu gerçeğin tarihsel örnekleridir.
Rejim değişikliği senaryoları yalnızca dış bombardımana dayanmaz. İç dinamiklerin harekete geçirilmesi esastır. İran toplumunda ekonomik kriz, genç nüfusun özgürlük talepleri ve kadın hareketinin yükselişi belirginleşmiştir. Mahsa Amini protestoları, rejimin meşruiyet krizini görünür kılmıştır. Bununla birlikte İran muhalefeti parçalıdır; sürgündeki monarşist çevreler, reformist akımlar ve etnik temelli hareketler arasında ortak bir program bulunmamaktadır. Bu durum, dış müdahalenin iç isyanla birleşmesini zorlaştırmaktadır.
Kürt perspektifinden bakıldığında mesele daha da karmaşıktır. İran’daki Kürt bölgeleri tarihsel olarak merkezileşmeye karşı direniş alanları olmuştur. Kürdistan Demokrat Partisi İran (KDPI) ve PAK gibi yapılar, zaman zaman silahlı ve siyasal mücadele yürütmüşlerdir. Ancak Kürt meselesi İran’da yalnızca etnik bir hak talebi değil; aynı zamanda bölgesel güçlerin manipülasyonuna açık bir jeopolitik fay hattıdır. ABD veya İsrail’in olası rejim değişikliği planlarında Kürt unsurlara dayanma ihtimali, tarihsel olarak Kürtlerin büyük güçler tarafından araçsallaştırılması gerçeğini hatırlatmaktadır.
İran’ın zayıflaması senaryosu, Kürt milleti açısından hem imkân hem de ciddi riskler barındırır. Güç boşluğu ortaya çıktığında en örgütlü ve dış destekle temas kurabilen yapılar avantaj kazanır; fakat bu aynı zamanda bölgesel devletlerin sert müdahalesini tetikleyebilir. Türkiye, Rusya ve Çin gibi aktörler, İran’ın parçalanmasına karşı refleks geliştirebilir. Böyle bir tabloda Kürt coğrafyası yeniden vekâlet savaşlarının sahasına dönüşebilir.
Dolayısıyla mesele, yalnızca mollalar rejiminin devrilip devrilmeyeceği değildir. Asıl mesele, İran sonrası oluşabilecek siyasal düzenin niteliğidir. Eğer yeni yapı merkeziyetçi ve güvenlik eksenli bir devlet modeli üretirse, Kürtlerin kolektif hak talepleri yeniden bastırılabilir. Buna karşılık federal ya da çoğulcu bir anayasal düzen ihtimali, Kürtlerin statü arayışını güçlendirebilir. Ancak bu ihtimalin gerçekleşmesi, dış bombardımandan çok iç siyasal mutabakatın niteliğine bağlıdır.
Ortadoğu’daki bu kırılma anı, Kürt milleti açısından duygusal değil stratejik bir okuma gerektirir. Büyük güçlerin planları değişkendir; çıkar dengeleri hızla dönüşür. Kürt siyasal aktörlerinin temel önceliği, ulusal birlik, kurumsal kapasite ve uluslararası hukuk temelinde meşruiyet üretme yeteneğini artırmak olmalıdır. İran krizi, bölgesel jeopolitiğin yeniden yazıldığı bir süreçtir; bu süreçte özne olabilenler kazanır, yalnızca başkalarının planlarında yer alanlar ise tarihin sert dalgaları arasında savrulur.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.