Giriş

Günümüzde Suriye–SDG ve Türkiye–PKK hatlarında, doğrudan ya da dolaylı kanallar üzerinden bir müzakere ve yeniden konumlanma arayışının varlığı açık biçimde gözlemlenmektedir. Bu arayışların Suriye’deki en somut ifadesi, 30 Ocak 2026 tarihinde SDG ile Şam yönetimi arasında imzalanan ve kamuoyuna açıklanan resmî anlaşmadır. Söz konusu metin, gerek Kürdistan’da gerekse Türkiye ve uluslararası kamuoyunda çoğunlukla “SDG–Şam anlaşması” olarak adlandırılmaktadır. Oysa siyasal ve örgütsel gerçeklik açısından bu anlaşma, SDG ile Şam yönetimi arasında teknik bir mutabakattan ziyade, PYD ile Şam yönetimi arasında tesis edilen siyasal bir uzlaşmayı ifade etmektedir.

Bu tespitin maddi zemini açıktır. Rojava (Güneybatı Kürdistan) Özerk Yönetimi’nin siyasal iradesi ile SDG’nin çekirdek ve belirleyici askerî gücü olan YPG’nin politik ve hukuki kaynağı PYD’dir. PYD’nin siyasal ve ideolojik referans noktası ise Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği kuramsal ve stratejik çerçevedir. Nitekim PKK, PYD, PJAK ve PÇDK gibi yapılar, 2005 yılında Abdullah Öcalan tarafından kurulan KCK (Koma Civakên Kurdistan) bünyesinde ortak bir ideolojik hatta bağlanmış; siyasal karar alma süreçleri merkezîleştirilmiş ve bu yapılar bağımsız ulusal siyaset üretme kapasitesinden bilinçli biçimde yoksun bırakılmıştır. KCK Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu durumu açıkça tanımlar: Abdullah Öcalan, KCK’nin kurucusu ve önderi olarak Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaların nihai karar merciidir.

Bu çerçevede KCK ve şemsiyesi altındaki yapıların temel siyasal yönelimi, Kürd ulusal toplumunu egemenlik perspektifli ulusal-demokratik siyasetten uzaklaştırmak ve bunun yerine ulusal-azınlık temelli bir siyasal hatta yönlendirmektir. Türkiyelileştirme, Iraklılaştırma, İranlılaştırma ve Suriyelileştirme biçimlerinde somutlaşan bu yönelim; federasyon, otonomi ya da benzeri kolektif siyasal statüleri hedefleyen bir ulusal programdan bilinçli bir kopuş anlamına gelmektedir. 30 Ocak 2026 tarihli Şam mutabakatı, bu stratejik yönelimin pratikteki en açık göstergelerinden biridir. Dolayısıyla bu metnin analizi, yalnızca tekil bir anlaşmanın değerlendirilmesi değil; bastırma rejiminden yönetilebilirlik rejimine geçişin siyasal mantığını kavramaya yönelik bütünlüklü bir çözümlemeyi zorunlu kılmaktadır.

Bastırmadan Yönetilebilirliğe: Devlet Aklının Yeniden Örgütlenmesi

Türkiye’de Kürd ulusal sorununa ilişkin devlet politikası, uzun bir tarihsel dönem boyunca inkâr ve zor temelinde şekillenmiş bir bastırma rejimi üzerinden yürütülmüştür. Askerî operasyonlar, olağanüstü yönetim biçimleri, hukukun askıya alınması ve siyasal alanın mutlak biçimde daraltılması bu rejimin başlıca araçları olmuştur. Ancak bölgesel jeopolitiğin dönüşümü, uluslararası dengelerdeki değişim ve Kürd ulusal toplumunun süreklilik kazanan siyasal direnci, bu çıplak bastırma modelinin sürdürülebilirliğini sınırlamıştır.

Bu sınır, devlet aklını sorunu ortadan kaldırmaya değil, onu daha rasyonel, daha esnek ve uzun vadeli biçimde yönetilebilir kılmaya yöneltmiştir. Bastırma rejiminden yönetilebilirlik rejimine geçiş, bir demokratikleşme ya da siyasal açılma süreci değildir; egemenliğin yeni araçlar ve yeni söylemlerle yeniden örgütlenmesidir. Bu yeni rejim, zor aygıtını bütünüyle terk etmeden geri plana çekerken; ulusal talepleri denetim altına alarak sorunu yapısal bir egemenlik meselesi olmaktan çıkarıp idari ve kültürel düzenlemeler alanına hapsetmektedir.

Bu rasyonalite açısından temel mesele, egemenliğin kime ait olduğu sorusunun tartışmaya açılması değil; mevcut egemenliğin hangi araçlarla daha düşük maliyetle sürdürülebileceğidir. Açılım, reform, normalleşme ve demokratikleşme gibi kavramlar bu bağlamda birer siyasal çıkış yolu değil; egemenliği yeniden tahkim eden yönetsel ve söylemsel araçlar olarak işlev görmektedir.

Ulusal Sorunun Depolitizasyonu: Egemenlikten İdareye

Yönetilebilirlik rejiminin temel hamlesi, Kürd ulusal sorununu siyasal egemenlik bağlamından kopararak idari bir uyum meselesine indirgemektir. Kürd ulusal toplumun siyasal egemenlik talebi sistematik biçimde görünmez kılınırken, sorun bireysel hak ihlalleri, kültürel talepler ve yerel yönetim düzenlemeleri başlıkları altında yeniden tanımlanır. Bu yeniden çerçeveleme ulusal sorunu ortadan kaldırmaz; onu siyasal içeriğinden arındırır.

 Bu süreçte Kürd toplumunun ulusal egemenlik hedefi etrafında siyasallaşmasının yerini, devletle uyum içinde tutulması amaçlanan bir toplumsal kategori alır. Bireysel haklar tanınır; fakat ulusal haklar tanınmaz. Kültürel alan görece serbestleştirilirken, siyaset yasaklı ve riskli bir alan olarak muhafaza edilir. Böylece egemenlik talebi sürekli ertelenir; ulusal toplum ise yönetilebilirliğin nesnesi hâline getirilir.

Bölgesel Bir Model Olarak 30 Ocak 2026 Şam Mutabakatı

30 Ocak 2026’da SDG ile Şam yönetimi arasında imzalanan mutabakat, yönetilebilirlik rejiminin bölgesel ölçekteki en somut örneklerinden biridir. Metinde “Kürd” ya da “Kürdistan” kavramlarına yer verilmemiştir. Haklar, temsil ve entegrasyon süreçleri etnik ya da ulusal değil; örgütsel ve güvenlik merkezli bir çerçevede tanımlanmıştır.

Bu tercih iki temel siyasal yönelime işaret eder. Birincisi, ulusal kimliğin resmî siyasal dilin dışına itilerek üniter egemenlik söyleminin korunmasıdır. İkincisi ise, ulusal siyasal temsiliyetten özellikle kaçınılarak idari ve güvenlik temelli bir entegrasyon düzeninin tesis edilmesidir. Ulus-devlet, bağımsızlık, federasyon ve özerklik gibi egemenlik biçimlerinin sosyolojik olarak geçersiz ilan edilmesi; kolektif siyasal ve kültürel hakların risk unsuru olarak görülmesi ve tüm sorunun bireysel haklar ile idari uyum alanına sıkıştırılması, hem teorik hem de pratik düzlemde ortak bir yönelimi ifade etmektedir.

Bu bağlamda SDG, Güneybatı Kürdistan ulusal toplumunun siyasal-askerî temsilcisi olarak değil; Şam yönetimi adına sahadaki fiilîliği yöneten bir yapı olarak konumlandırılmıştır. Kürd varlığı tanınmış görünse de, bu tanıma siyasal öznelik düzeyine taşınmamıştır.

Türkiye ve Suriye: Farklı Yöntemler, Ortak Mantık

Türkiye ve Suriye’nin Kürd ulusal toplumuna yönelik siyasal yaklaşımları, yöntemsel farklılıklara rağmen aynı devlet aklının ürünüdür. Türkiye daha sert ve doğrudan güvenlikçi araçlara başvururken, Suriye idari entegrasyon ve uyum modellerini öne çıkarmaktadır. Ancak her iki durumda da değişmeyen hedef aynıdır: Kürd ulusal toplumunun siyasallaşmasını engellemek ve onu yönetilebilir bir toplumsal kategoriye dönüştürmek. Bu çerçevede Kuzey Kürdistan için öngörülen devlet tasarımı, siyasal bir çıkış yolu değil; kalıcı bir yönetilebilirlik düzenidir. Bu düzen; ulusal egemenlik talebinin anayasal düzeyde reddini, kültürel hakların bireysel ve sıkı denetim altında tanınmasını, yerel yönetimlerin idari vesayetle sınırlandırılmasını, ulusal egemenlik perspektifine dayalı örgütlenmelerin, meşru siyasal faaliyet alanı dışına itilerek güvenlik ve suç çerçevesinde ele alınmasını ve ekonomik bağımlılık ilişkilerinin derinleştirilmesini içermektedir.

Demokratikleşme Söylemi ve Egemenliğin Ertelenmesi

Yönetilebilirlik rejiminin en işlevsel ideolojik aracı, demokratikleşme söylemidir. Bu söylem, bastırma döneminin sona erdiği ve yeni bir “normalleşme” evresine girildiği izlenimini üretir. Oysa burada söz konusu olan, egemenliğin daha inceltilmiş ve daha sürdürülebilir biçimde yeniden üretilmesidir.

Ortadoğu ülkelerinde — ve özel olarak Türkiye bağlamında — demokratikleşmenin yapısal koşulları bulunmamaktadır. Sorun yalnızca otoriter siyasal elitler değil; devletin tarihsel kuruluş biçimi, siyasal alanın merkezî egemenlik etrafında örgütlenmiş olması ve toplum-devlet ilişkisinin hiyerarşik karakteridir. Bu nedenle devlet aklının sunduğu “demokratikleşme”, ulusal sorun bağlamında ilerletici değil; geciktirici ve etkisizleştirici bir işleve sahiptir. Ulusal sorun, egemenlik yetkisi sorunu olmaktan çıkarılarak kültürel tanınma, bireysel haklar ve idari uyum başlıklarına indirgenir. Siyasal olan teknik olana; kolektif olan bireysele; egemenlik talebi ise yönetişim vaadine dönüştürülür. Bu dönüşüm bir kazanım değil, açık bir tasfiyedir.

Ulusal-demokratik siyaset, egemen ulus-devletin sınırları içinde daha yumuşak bir yönetime razı olmak değildir. Ulusal-demokratik siyaset, ulusal toplumun kendi ülkesi üzerindeki siyasal egemenliğini tesis etmeyi hedefler. Çoğulculuk, eşitlik ve kapsayıcılık bu egemenliğin ikamesi değil; ancak kurulan egemenliğin siyasal karakterini belirleyen ilkelerdir.

Sonuç: Ulusal-Demokratik Siyasetin Eşiği

Bugün Kürd ulusal sorunu bir çözüm sürecinde değil; yönetilebilirlik stratejileriyle kuşatılmış bir aşamadadır. Bastırma rejiminin yerini alan bu yeni düzen, daha az görünür fakat çok daha sistematik bir egemenlik biçimi üretmektedir. Açık zorun yerini idari entegrasyon, bireysel haklar ve demokratikleşme söylemi almaktadır.

Bu nedenle ulusal-demokratik siyaset açısından tarihsel bir eşikte bulunulmaktadır. Ya yönetilebilirlik rejiminin sunduğu uyum alanlarına sıkışan bir siyaset hattı benimsenecek ya da egemenlik perspektifi açık, bilinçli ve örgütlü biçimde yeniden inşa edilecektir. Ortası yoktur.

Ulusal-demokratik siyaset, ancak bu netlik ve kararlılıkla tarihsel bir anlam kazanabilir.


Diyarbakır / 09.02.2026