Son dönemde Türk devleti temsilcilerinin açıklamalarında Abdullah Öcalan, Kürtler üzerindeki egemenliğin yeni merkezî aygıtı olarak konumlandırılmaktadır. Artık mesele basit bir “kullanma” stratejisi değildir; Türk devleti, Öcalan’ı Kürt varlığını tolere edilebilir/tolere edilemez diye yeniden düzenleyen, tasnif eden ve disipline eden bir egemen ölçü birimine dönüştürmektedir. Bu dönüşüm yalnızca Öcalancı orbit dışındaki ulusal Kürt siyasetini engellemeyi hedeflemekle kalmamakta, aynı zamanda onu peşinen kriminalize edecek yeni bir siyasal iklimin zeminini de hazırlamaktadır. Böylece Türk devleti, Kürt siyasal alanını Öcalan üzerinden yeniden kodlamakta ve meşru ulusal siyaseti bir suç kategorisine yaklaştırmaktadır.
Devlet Bahçeli, 27 Ocak 2026 tarihli Grup Toplantısı’nda bu kırılma çizgisini açık biçimde ilan etti: artık ayrım “devlet–terör” ikiliği değil, “Öcalan’a destek/Öcalan’a karşıtlık” ikiliğidir. Bahçeli’nin “Öcalan bizim istediğimizi yaptı, maksat hasıl oldu” sözleri, Türk devletinin Öcalan üzerinden yürüttüğü siyasal mühendisliğin tamamlandığı iddiasını taşımaktadır. Daha da ileri giderek yapılması gerekenin Öcalan’ı eksiksiz bir Türk devleti Leviathan’ının vekil aygıtına dönüştürmek olduğunu söylemesi, onu Kürt siyasetinin üzerinde işleyen bir Türk devleti makinesine çevirmeyi amaçlayan çıplak bir egemenlik tasavvurudur. Bu çağrı aynı zamanda muhalefet çevrelerine yöneltilmiş bir disiplin buyruğudur: Kürt siyasetinin meşruiyeti artık ulusal iradeden değil, Öcalan’a atfedilen sadakat ölçütünden türetilecek; Öcalan çizgisine karşı duran her Kürt siyasal pozisyonu ise “meşru olmayan”, hatta “Kürt olmayan” bir siyaset olarak damgalanacaktır.
Mahmut Uçum, Erdoğan’ın başdanışmanı olarak 1 Ekim 2025 tarihli açıklamasında bu mantığı daha da sertleştirdi. DEM Parti’nin bile Öcalan çizgisini takip etmemesi halinde “yenilenmeye” ihtiyaç duyacağını söylemesi, pratikte fesih ve yerine daha mutlak itaatkâr bir yapının ikame edilmesi tehdididir. Burada “yenilenme” bir reform değil, Türk devletinin Kürt siyasal temsilini Öcalan üzerinden yeniden kurma hakkını kendinde görmesidir. Uçum’un Türk devleti, bayrak ve Öcalan’ı aynı düzlemde tartışılmaz üç unsur olarak kurması ise, dün Türk faşist söyleminde “bebek katili” olarak kodlanan Öcalan’ı bugün Kürtler açısından tek meşru siyasal hat ve yeni bir tabu haline getirerek, Türk devleti sadakatinin ölçütünü onun şahsında toplamaktadır.
Bu çerçevede, yarım asır boyunca Kürtleri sınırlayan “Türk devleti–terör” ikiliği, şimdi “Öcalan’a bağlılık/Öcalan’a karşıtlık” ikiliğine dönüştürülmektedir. Türk derin devletinin mantığına göre artık iki seçenek vardır: Öcalan’ı izlemek ya da ona “saygı göstermek.” Bu, Türk devletine itaatsizliğin hiçbir biçimde tolere edilmeyeceği ve Kürtlerin Türk devleti nezdindeki sadakatinin Öcalan üzerinden ölçüleceği anlamına gelir. Kürt siyasal ajansı böylece daraltılmakta, temsil ve irade ifade etme imkânı bütünüyle bir disiplin mekanizmasına bağlanmaktadır.
Bu koşullar altında Tuncay Bakırhan’ın 3 Şubat 2026 tarihli tepkisi, en iyi ihtimalle, Malcolm X’in kavramsallaştırdığı anlamda bir “ev zencisi” konumuna eklemlenmiş klientalist bir temsil formunu açığa çıkarmaktadır: Türk devletinin Öcalan üzerinden kurduğu yeni disiplin rejimine içeriden bağlanan, Kürt siyasal iradesini bağımsız bir ulusal hat olarak değil, devletin çizdiği sınırlar içinde yeniden üreten bir aracılık rejimi. Bahçeli’nin açık tehdit ve disiplin buyruğu altında Öcalan çizgisinin devletin tek meşru referansı haline getirildiği bir momentte, Bakırhan’ın Bahçeli’yi “ikonoklast” olarak yüceltmesi, Kürt taleplerinin gerçekleştiği yanılsamasını üretmekten başka hiçbir işlev taşımamaktadır.
Bu söylem bir siyasal kazanımın değil, teslimiyetin retoriğidir; ulusal iradenin değil, Türk devletinin Öcalan üzerinden kurduğu iç tasfiye mekanizmasının dilidir. Gerçekte olan şudur: Kürt ulusal siyasetinin meşruiyet zemini, Türk devleti tarafından Öcalan aracılığıyla içeriden sökülmekte, siyasal temsil bir sadakat ölçütüne indirgenmektedir. PKK’nin kuruluşundan bu yana geçen yarım asırlık tarih, yakılan köyler, yerinden edilen milyonlar, on binlerce ölüm ve Kürt yaşamı üzerindeki derin tarihsel yıkımla örülmüşken, burada sahnelenen şey bir kazanım değil; teslimiyetin estetize edilmesi, boyun eğişin siyasal bir erdem gibi pazarlanmasıdır.
Burada belirleyici olan ayrım şudur: Kürt siyaseti, Kürt ulusunun geleceğini kuran, ulusal iradeyi, kolektif varoluş ufkunu ve siyasal meşruiyeti savunan anti-statist çizgidir. Buna karşılık Öcalancı hat ve onun güncel klientalist uzantıları—DEM gibi yapılar—artık Türk devletinin Kürtler üzerindeki iç düzenleme, sınıflandırma ve iç tasfiye aygıtına dönüşmüş statist bir temsil rejimidir. Bu yapılar Kürtleri temsil ettiklerini iddia etseler de, fiilen Öcalan-merkezli Türk devleti stratejisinin taşıyıcısı haline gelmişlerdir: Kürt ulusal siyasetini değil, Türk devletinin Kürt siyasal alanını yeniden mühendislik projesini temsil etmektedirler.
Tanık olduğumuz şey şudur: Öcalan kırk yıldır aradığı muhatabı sonunda bulmuştur; fakat bu muhatap Kürt halkı değil, Kürt varlığını kendi sınırları içinde eritmek isteyen Türk devletidir. Burada bir “diyalog” yoktur; ortada konuşan iki taraf, pazarlık eden iki özne de yoktur. Bu ilişki artık siyasal bir müzakere değil, neredeyse tasavvufi bir bütünleşme sahnesidir: Öcalan, Türk devleti karşısında bir “fena” hâline geçmiş, devletle birleşmeyi bir cezbe ve vecd gibi yaşamaya başlamıştır. Hatip de bellidir, muhatap da: Türk devleti konuşur, Öcalan ve Öcalancılar ise onun içinde erir. “Türk devletiyle bütünleşme” diye adlandırılan proje bugün tamamlanmıştır: Öcalancı konsensüs, Kürt ulusal siyasetinin alternatifi değil, onun yerine ikame edilmek istenen bir Türk devleti aparatıdır. Dolayısıyla mevcut süreç bir “entegrasyon” değil, Kürt siyasal varlığının içeriden sökülmesi, Kürt geleceğinin içeriden iptal edilmesidir.
Türk devleti, Kürtlerin kendi içinden işleyen ve Kürt iradesini kendi eliyle iç kolonize eden bir mekanizma üretmiştir. Egemenlik artık yalnızca dışarıdan uygulanan bir baskı değildir; içeride ölçüt koyan, ayıran, tasnif eden ve imhaya açan bir iç aygıt olarak işlemektedir. Öcalan’ın devletle “bütünleşmesi” tam da burada anlam kazanır: Türk devleti, Kürt siyasal alanını dışarıdan bastırmakla yetinmemekte, onu içeriden düzenleyen bir normalleştirme teknolojisini Öcalan üzerinden kurmaktadır. Böylece siyaset, bir mücadele alanı olmaktan çıkıp bir sadakat sınavına indirgenmektedir.
Bugün ortaya çıkan şey yalnızca Kürt siyasetinin bastırılması değildir; Kürt ulusal geleceğinin Türk devletinin içinden işleyen bir “sadakat ölçütü” üzerinden yeniden tasnif edilmesidir. Bazı hayatlar korunabilir, bazıları ise dışlanabilir ve imhaya açık hale getirilmektedir. Öcalan’ın Türk devleti aygıtına dönüştürülmesi, Kürt hayatını “korunabilir” ve “imha edilebilir” diye ayıran normatif bir filtreye dönüşmektedir. Bu filtre, Benjamin’in hukuk-şiddet düğümünde tarif ettiği kurucu zorun sürekliliğini, Foucault’nun normalleştirici iktidarının yaşamı yönetme ve öldürme yetkisini, Butler’ın ise hangi hayatların “yas tutulabilir” sayılacağını belirleyen çerçevesini aynı anda harekete geçirir. Kürt varoluşu artık yalnızca bastırılan değil, içeriden ölçülen, içeriden sınıflandırılan ve içeriden iptal edilen bir hayata dönüştürülmektedir.
Türk devleti artık Kürt siyasetini dışarıdan bastırmıyor; Kürt adına konuşan aygıtlar üzerinden Kürt geleceğini içeriden tasnif ediyor, içeriden buduyor ve içeriden imhaya açıyor.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.