“Osmanlı Saltanatının Vezir-i Alkamisi[1]

(Sabık Sadrazam- Eeski Sadrazam- Damat Ferid Paşa)

Her milletin ikbal ve idbar (talih ve talihsizlik) günlerinde tarih; müstesna şahsiyetler kaydeder.

Anadolu’nun bugünkü felaketine yegane sebep olmak itibariyle Damat Ferit Paşa, şüphe yoktur ki o tarihi şahıslardan biri ve belki kötü idaresi, yedi asırlık bir devletin sekerat ızdırabına tesadüf olmasından o mücerim (suçlu) simaların birincisidir.

Yaratılış mahiyeti gurur, haset, inat ve ihtirastan ibaret olan bu uğursuz sadrazam, güya ki Osmanlı saltanatının Alkami Veziri’dir.

Resmi hayatı o derece siyasi günahlarla doludur. Masum bir padişahın hakkındaki itimat ve teveccühünü sûiistimal etmekle İslamiyetin şu büyük tefrikasına sebep olan bu zatın sadrazamlık dönemi, tarihimizin en büyük siyah sayfalarını teşkil eder.

Her şahsın yaratılışında garip bir ezeli cilve var. Ne ilim ve ne irfan, ne makam ne mansıp (yüksek makam), ne servet ne zenginlik hülasa hiçbir feyizli talih bu ezeli özelliği değiştirmeye gücü yetmeyecektir.

Eğer maddi kazanımlar insanî olgunluğa hizmet etmiş olsaydı sabık sadrazamın kamil insanlardan birisi olması icabederdi. Zira Ferit Paşa kutlu sıhriyete (evlilik akrabalığına) ulaşmasıyla kazanmış olduğu yüksek bir şereften başka sadaret makamı gibi devletin en son ikbal mesnedinde geçmiş ve artık mukadderatıyla alakadar olduğu milletin saadetinden ve mensup olmasıyla iftiharda bulunduğu hanedan saltanantının nüfuz ve şevketi yükselmekten başka bir emel beslememek, akıl ve hammiyet lüzumundan bulunmuş iken yazık ki bu kutsal dûstur, şahsi ihtiraslarına mağlup olarak zavallı vatanın şu hale gelmesine ve iki seneden beri Anadolu’da nice masum kanların dökülmesine sbep olmuştur.

Farzedelim ki Ferit Paşa ne Padişah, ne de vatan hainidir ne de millete düşmandır?

Fakat aynı neticeyi hazırlamakta, cehaletle hiyanetin ne farkı vardır? Medeni ve dini kanunlardan hiçbirisi; umumun hukukuna bağlı olan bir cürümden (suçtan) dolayı cehaleti affetmeyi medar olarak saymamıştır.

Bilhassa bir milletin beka ve istiklalini, bir devletin hakimiyet hukukunu gerek bilerek, gerek bilmeyerek böyle vahim ve helak edici bir vartaya (korkulu, tehlikeli) düşenler, kanunun pençesinden kurtulsa bile tarihin mesuliyetinden, umumi vicdanın ithamından azade kalamazlar.

Mütarekeden pek az sonra başvekaleti ihraz etmekle (kazanmakla) geçmişin hatalarından sıyrılmak için en müsait bir fırsatı elde etmiş olan bu hodgam (bencil) Sadrazam, iki kere gittiği Paris Konferansı’nda metin bir siyaset takip etmiş olsaydı, elbette ondan sonra vukubulan felaketlerin önü alınmış olurdu.

O günden beri seneler geçti ve her geçen günler vatan sinesinde yeni yeni yaralar açtı, ne kadar esefe şayan tarihî vakalardır ki Anadolu işgaliyle başlayan facialar üzerine bir milletin hayatına suikast olunurken sabık (eski) Sadazam yalnız kendi hayatının suikast faillerini Beyazıt Meydanı’ında idam sehpasına çektiriyor ve teşkil eylediği inzibat bölüklerine İbrahim Paşa korusunda resmi geçitler yaptırarak madalyalar dağıtıyor ve Sadaretle Hariciye Nezareti kafi gelmiyormuş gibi adeta İttihat vekillerini teklit ederek gah maliye ve gah harbiye nezaretleri vekaletini de toptan üstlenerek kendine göre Talat ve Enver’den manen intikam alıyordu.

Mensup olduğu Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın desteğiyle Başbakanlık makamına geldiği halde, fırka erkanından tamamıyla yüz çevirmiş, Mustafa Kemal Paşa’yı ilk defa Üçüncü Ordu Müfettişliği’yle Erzurum’a kendisi göndermiş iken bilahare Mustafa Kemal’in amansız düşmanı kesilmiş, memleketi Paris Konferansı’nda diğer mağlup devletler delegelerine gösterilmeyen iltifatlara, Fransızlar tarafından hakkında bol kullandığı ve İstanbul’un payitaht olarak Osmanlı idaresinde kalmasına ve Sultan’ın İstanbul’da kalmasına ve İzmir ile Trakya’nın serapa (baştan başa) bir Türk memleketi olduğuna en ziyade Fransız kamuoyu kail ve müstemayil (eğilim göstermiş) olduğu halde, bu cereyanlardan katiyen istifade yolunu düşünmemiş ve Toros dağlarının arkasındaki çadırlarda oturan kavimler zannedcek kadar Osmanlı mülkünün toplumsal konumundan habersiz olan bu zatın kaçırdığı fırsatların cezasını şu mağdur millet hala çekmekten kurtulamamış iken adı geçenin tekrat Başbakanlık makamına gelmek için gizli gizli teşebbüslere giriştiğini iştiyoruz.

Hariciye (Dışişleri) siyasetiyle ne Fransız’ın ne de İngiltere’nin itimat ve yüce desteğine muvaffak olamayan, Dahiliyesiyle (İçişleriyle) de ne İstanbul’da, ne Anadolu’da, ne matbuatta, ne bir siyasi partide bir tek dost bırakmayan böyle bir hükümet adamının şu sıralar milletin mukadderatına hakim olması, öyle müthiş yeni bir facialar tarihi açacaktır ki bunun tamir ve telafisini ebediyen tasavvur etmek (düşünmek) mümkün değildir.

Zaten hükümet adamlarımızın ihtiraslarına alet olmağa da memleketin bundan fazla tahammülü kalmamıştır. Ümit ederiz ki şu vatan, Ferti Paşa’nın başbakanlığını bir kere daha görmek bedbahtlığına uğramaz.

“Men cerrebe’l mücerreb, hallet bihi’ni nedame.”

(Arap atasözü: Deneneni tecrübe etmek/etmeğe kalkışmak kişiye pişmanlık getirir.)



[1]         Ali İlmi, Ferdâ, no: 272, Adana, 17 Teşrinievvel sene 1337 (17 Ekim 1921) Osmanlı Saltanatının Vezir-i Alkamisi (Sabık Sadr -Eski Sadrazam- Damat Ferid Paşa). Vezir-i Alkami (Alkami Veziri): Bağdad’ı Hülagu (Moğol kralına) teslim eden Abbasi Devleti’nin son sadrıazamıdır.