Bu dünyada, doğal ve sosyal kanunlara karşı katiyen gidilemez ve bu konuda olabilecek bütün teşebbüsler hayal kırıklığı ile, yok olma ile, son bulmaya mahkumdur. Tabiat kanunlarına ait bir misal söyleyeyim; insan kaç sene yaşar ve nihayet şu kadar sene diyeyim. Bu mevzuda en müsait maddi ve manevi muhiti, ilimler ve sanatlar, medeniyetin bu mevzuda ortaya çıkardığı ve getireceği sebepleri, refah ve saadeti de göz önüne alarak haydi şunun gelecek seneler için en büyük sınırı da gayet geniş tutayım. Fakat bu konuda elbette bir sınır vardır ki o artık katiyen geçilemez ve geçmek için olmuş olan bütün teşebbüsler başarısız kalır, heder olur.

Sosyal konulara ait işler de böyledir. Birçok insanın birleşmesi ile oluşmuş olan sosyal yapının değişimi ve inkılapları da tabiat kanunları derecesinde sabit ve değişmez kanunların tesiri altında oluyor. Bununla beraber, sosyal durumların temini, refah ve saadetine çalışır iken bu noktayı hiç ihmal etmemek lazımdır.

Sosyal yapı ile ilgili sizin birçok maksatlarınız, güzel niyete ait emelleriniz olabilir ve bunların olmasını görmek için bir fedakarlığı da göze alabilirsiniz. Fakat bu yine maksadın meydana gelmesini temin edemez. Arzularınızdan hangisi o toplumsal yapının boyun eğdiği kanunlara denk düşüyorsa, yalnız onlar meydana gelebilir, diğerleri husul bulmaya, onlar hakkında sarf olunan çalışmalar da bütün fedakarlıklarla heder olup gitmeye mahkumdur. 

İşte bu basit bilimsel gerçekleri Osmanlılığımızın sosyal yapısına ve tekamülüne tatbik edecek olursak, orada da yapılması caiz olacak ve bilakis yapılması hiç caiz olmayacak şeyler bulacağız. Yapılması caiz olacak şeyler, sosyal yapımıza uygun olan şeyler ve aksi halde bulunacaklar ise, ona uygun olmayanlardır.

Bizde meşrutiyetin ilanından beri, milliyet hakkında iki büyük cereyan görüldü. Biri, Osmanlı memleketi hududu dahilinde bulunan muhtelif unsurların katiyen varlıklarını kabul etmemek, diğeri ise, bilakis o varlıkları kabul ile, cümlesi arasında bir ahenk ve dengenin oluşmasına çalışmaktı.

Birinci cereyan dört beş senelik tecrübe ile iflas etti. Zannetmeyiniz ki bu fikrin bu gün hâlâ bu memlekette pek çok taraftarı olabilsin. Bugün yazar ve düşünürlerimizden pek çoğunun Osmanlı dahilindeki muhtelif unsurların varlıklarını tamamen kabul ve tasdike meylettiklerini görüyoruz. Artık hiç kimse, Arap nedir, Arnavut nedir, Kürd nedir, demiyor ve bunların neler demek olduklarını pek güzel anlıyor. Çünkü milliyet fikrinin son derece yoğunluk kazandığı bir asırda, milliyetlerin inkarı esasına bağlı bir fikir ve meslek, elbette çok müddet ayakta kalamazdı. Er geç o milliyetlerin varlığını kabul etmek mecburiyetinin zorunlu oluşu, sosyal kanunların gereği idi.

Dikkatte şayandır ki bizde ırklar meselesinin ortaya çıkmasında, İslamlık ve İslamlığın gayrı müslümler itibarıyla dahi bir fark görüldü. Muhtelif Osmanlı unsurlarından İslam olmayanların varlıkları, İslam olanların varlıklarına nispetle çok zaman evvel ve bin kere daha kolaylıkla kabul edilmiştir.

Mesela Rum, Bulgar, Sırpların, Ermenilerin mevcudiyetini biz çok zamandan beri kabul etmiş ve şu kabulün icabına az çok uygun bir siyaset tutmuşuzdur. Fakat Osmanlının İslam unsurlarının mevcudiyetleri, Meşrutiyet’e ve hatta onunla bile olamayarak son zamanlara kadar ... ve şüphe altında bırakıldı. Birçok dindar Müslüman şahıslar, içinde böyle ayrılık ve gayrılığı büyük kötülük eseri olarak görüyor ve bundan pek ziyade üzülüyorlardı. Nasıl, diyorlardı İslam içinde de mi bu ayrılıklar zuhur edecek? Hep İslam olduğumuz halde sen Arap’sın, ben Türk’üm, o Laz’dır, bu Kürd’tür diye ayrılıklara mı düşeceğiz! ... Yazık bin kere yazık! ... Fakat bu zevat bütün güzel niyetlerine, kalplerinin inceliğine rağmen sosyal konulardan habersiz edebiliyorlardı. Bilmiyorlardı biz gayet dehşetli bir milliyet asrında yaşıyoruz, İslam’ın içinde ve dışında milliyet cereyanlarının önüne geçmeye imkan yoktur ve sonuçta bunlar olacaktır. Bilmiyorlardı ki beyhude olgunlaşmayacak bir maksada çalışmaktansa sosyal konuların gereklerine uygun bir tarzda hareket etmek ve İslam’ın içinde olsun, dışında olsun, kendini anlamak isteyen milliyetlere problem çıkarmamak ve belki onların oluşumunu kolaylaştırmakla, aralarında bir barışçıl dengenin sağlanmasında o nispette kolayca elde etmeye çalışmak daha doğrudur.

Kürd Milliyeti muhtelif ırklardan; memleketten sıra itibariyle Araplardan ve Arnavutlardan sonra varlığını his ve idrak etmeye başlamış bir unsuruzdur. Onun muhiti Anadolu’nun nispeten merkezi şehirlerden uzak kısmında bulunması, ekseriyetle yolsuz, trensiz yerlerin sakini olması itibarıyla bu konudaki gecikmesi izah edilebilir. Fakat nihayet o da zaman ve saati geldiği gibi kanununa uygun işte harekete başladı. Şimdi dikkate şayan bir hayat gösteriyor.

Geçen sene seçim münasebetiyle Harput’a gittiğim vakit yolda, Urfa’dan çıktığımız günün akşamı bir Kürd köyünde kalmıştık. Bu, ufak bir köydü. Bütün halkı öteden beri Milli reisi İbrahim Paşa’nın sultasında kalmış olduğu için katiyen refah halı görmemiş, perişan beş-on aileden meydana geliyordu. Bizi köy odasında misafir ettiler. Aynı zamanda bütün köy halkı namazlarını bu odada kılıyorlardı. Yatsı namazından sonra ileri gelenleriyle hayli konuştum. Pek gözü açık adamlardı. O vakit devam etmekte olan Trablusgarb muharebesi hakkında büyük bir alaka ile havadis soruyorlardı. Fakat seçim işlerine o kadar alaka göstermiyorlardı. Bir pencere içinde ufak bir tahta çekmece üzerine özenle konulmuş bir ufak dergi gördüm. Geçmiş zaman olduğu için şimdi ismi aklıma gelmedi fakat, bu herhalde bir iki sene önce İstanbul’da Kürtçe yazılmış bir şeydi. Anlaşılan İstanbul’ dan oraya gönderilmiş, bu dergiyi köylüler dinî bir kitap mertebesinde, muhterem tutuyorlardı. Bundan büyük bir sevda ateşiyle bahsettiler. Efendim dediler, Kürtçe kitap! Bunu hiç görmemiştik, demek Kürtçe de kitap olurmuş! Köyün imamına bunu birkaç defa okuttuk. Çok yerlerini anladık. Sevincimizden gözlerimiz sulandı, çok şükür bu günü de gördük! ... Bunu hikaye ederlerken bu meyandaki sevinmeleri hâlâ devam ettiği görülüyordu. Gözleri yine sevinçten sulanıyordu. O vakit kendi kendime dedim: Beyhude teşebbüs! Bu milliyet hareketinin önüne kimse geçemez. Zaman, mekan buna gayet müsait! İşte yolsuz bir yerde, çamurlar içinde bata çıka, dünyadan bütün şehir merkezlerinden uzak, içine geldiğimiz şu on evli köyde bile ne mahsul kuvveti vermiş!

Kürtlerle temas ve münasebette bulunanlar hep bilirler ki bunlar gayet zeki adamlardır. Ben bizim Dersimlilerde gördüğüm maddi ve manevi hayatî gücü, zannederim pek çok yerlerde bulunmaz. Fakat esefle Kürd milletinin uyanması da diğer İslam milletlerinin uyanması gibi geç kalmıştır. Hatta bu yerlerden daha geç kaldı! Onlar yenilenme ve teşkilatlanmada önder olacaklar, bu mevzuda gayet ihtiyatlı hareket etmek lüzumunu hiçbir vakit zihinlerden çıkarmamaktadırlar. Bu geç doğmuş, daha doğrusu doğduktan sonra gelişmesi kuru kalmış millette yeniden hayat vermek isterler iken ne kadar ihtiyata lüzum olduğunu anlamalıdır. Hele onu kulak arkası etmekten gayet korunmalıdırlar. Kendimi bilmiş ve bildiği dakikadan itibaren yanındaki milletlerle mesela Ermenilerle derhal kalkışmak yahut Osmanlı Devleti’nden ayrılmaya azmetmiş bir Kürd milleti katiyen şu asırda payidar olamaz. Sulh ve selametten zerre kadar ayrılmak, onun kati surette yok olabilmesi ve harap olabilmesidir. Kürd milletinin aydınlanmasına çalışanlar, onu Anadolu’da zaten mevcut bunca bozulma sebeplerine bir tane daha ilave etmek fikriyle ortaya atmış olamazlar. Onlar muhakkak zamanın ve mekanın bu konudaki gereklerini hakkıyla takdir etmişler ve Kürtlüğün yeni bir dağılma sebebi değil, belki Anadolu’da kuvvetli bir barış unsuru, feyz ve saadet olması için çalışmayı kendilerine bir emel kabul etmişlerdir. İşte şu çerçeve ve şart dahilinde ben de Kürd milletinin çıkışını, daha doğrusu uyanmasını kemal-ı hürmetle selamlarım ve muvaffakiyeti için halis temennide bulunurum.

 


Kaynak: Seîd VEROJ, Cemîyeta Hêvî Ya Feqehê Kurd (Kürd Talebe Hêvî Cemîyeti) û Rojî Kurd (1913), Dara Yayınları, Diyarbakır, 2020 (Rojî Kurd, Hejmar: 4)