Kürt toplumunun bugün karşı karşıya olduğu en derin kriz, yalnızca Kürt yaşamının sistematik biçimde yok edilmesi ya da ardı arkası kesilmeyen siyasal yenilgiler değildir. Asıl kriz, bu yıkımın normalleştirilmesi ve sorumluluğun sürekli olarak dışarıya, başkalarına, özellikle de büyük güçlere devredilmesidir. İşgalci devletler, bölgesel rejimler ve uluslararası aktörler elbette asli faillerdir; ancak her yıkımı yalnızca onlara yüklemek, Kürt toplumunun kendi içindeki siyasal çürümenin, basiretsizliğin ve sorumsuzluğun üzerini örtmektedir. Bu bir direniş biçimi değil, kolektif bir kaçış hâlidir.

Kürt yaşamı yalnızca düşmanlar tarafından değil, Kürt siyasetinin kendi işleyişi tarafından da hoyratça tüketilmektedir. Her yeni ölüm, gerçek bir hesaplaşmanın başlangıcı olmak yerine hızla sembolleştirilmekte, slogana indirgenmekte ve ardından unutulmaktadır. Aynı şekilde her yenilgi, ciddi bir siyasal muhasebenin konusu olmak yerine “kaçınılmaz”, “onurlu” ya da “tarihin gereği” olarak sunulmaktadır. Sürekli kaybeden ama neden kaybettiğini tartışmayan bir toplum, yenilgiyi kader değil, alışkanlık hâline getirir.

Kabul edilmesi gereken acı gerçek şudur: Kürtler, kendi adlarına karar veren liderlikleri dokunulmaz kılmıştır. Yıllardır yanlış kararlar alan, halkı sürekli bedel ödemeye çağıran ama kendileri hiçbir bedel ödemeyen bu siyasal elitler, sistematik biçimde hesap vermekten kaçmaktadır. Kürt yaşamını koruyamayan, somut kazanımlar üretemeyen ve her başarısızlıktan sonra aynı konumlarını muhafaza eden liderlikler meşruiyetlerini yitirmiştir. Buna rağmen bu yapıların sorgulanmaması, eleştirinin bastırılması ve sadakat kültürünün korunması, sorunun yalnızca liderlerde değil, onları sorgulamaktan kaçınan toplumda da olduğunu göstermektedir.

Bu kaçışın en işlevsel aracı projeksiyondur. “Büyük güçler”, “ihanet” ve “uluslararası komplo” söylemleri, Kürt siyasetinin kendi hatalarını, iç bölünmelerini ve stratejik yetersizliklerini gizlemenin aracı hâline getirilmiştir. Elbette ihanetler yaşanmıştır; ancak her yenilgiyi ihanetle açıklamak, siyasal sorumluluğu ortadan kaldırmanın en kolay ve en tehlikeli yoludur. Kürtler defalarca tarihsel fırsatlarla karşılaşmış, ancak bu anlarda birlik üretememiş, strateji geliştirememiş ve dar iktidar hesaplarını kolektif geleceğin önüne koymuştur. Bu gerçeklerle yüzleşmeden hiçbir yeni imkân değerlendirilemez.

En tehlikeli aşama ise ölümün ve yenilginin ahlaki bir üstünlük göstergesine dönüştürülmesidir. Kürt yaşamı ancak feda edildiğinde anlam kazanıyorsa; kaybetmek, “haklı olmanın” kanıtı olarak sunuluyorsa, burada artık özgürlük siyaseti değil, içselleştirilmiş bir yıkım ideolojisi söz konusudur. Yaşamı koruyamayan, kazanmaya dair bir ufuk sunamayan ve sürekli kaybetmeyi erdemleştiren hiçbir siyasal çizgi özgürleştirici olamaz. Bu çizgi, Kürt toplumunu yalnızca daha fazla mezar ve daha fazla hayal kırıklığına sürükler.

Bugün Kürt toplumunun ihtiyacı olan şey yeni sloganlar, daha yüksek sesli mağduriyet anlatıları ya da tekrar eden ağıtlar değildir. İhtiyaç duyulan şey açık ve acımasız bir iç hesaplaşmadır. Kürt yaşamını yok eden devletler kadar, Kürt yaşamını yanlış kararlarla,  liyakatsizlikle ve sorumsuzlukla riske atan kendi iç aktörleri de teşhir edilmelidir. Ölümü ve yenilgiyi normalleştiren, başarısızlığı sorgulamayan ve suçu sürekli başkalarına atan her yapı, Kürt toplumunun bugünkü çıkmazının asli parçasıdır. Kürtler, kendi adlarına konuşanlardan artık fedakârlık değil, kazanım, koruma ve hesap verme talep etmedikçe bu döngü kırılmayacaktır.