Batı Kürdistan ve Doğu Suriye coğrafyasında "Özerk Rojava" diye adlandırılan bölgede "Ulussuz Demokratik Konfederalizm" isimli yönetsel model ya da idari deneyim projesi, oradaki Kürtlerin grupsal siyasi özerklik ve bireysel özgürlük talepleri ile demokrasi arayışları için verdikleri mücadelenin bir simgesi olarak, 2010'ların başlarında yükselmeye ve gündem olmaya başlamıştı. Ancak, son gelişmeler, bu hayalin hızla çöktüğünü göstermektedir. Marx'ın deyimi ile kafa üstü duran, propagandist ve illizyonist olan bu idari deneyim belki de bundan sonra kendine gelip asıl olması gereken şekilde ayakları üstünde hareket eder, yani bütün ortadoğu ve insanlığını kurtarmaktan vazgeçip Kürt ulusal çıkarlarını priyoritize ederek önceler. 

PKK/PYD'nin inşa ettiği ve ismi, Amerikalı liberal bir sosyalist ve anarşist olan, "ekolojik liberal sosyalist" düşüncenin kurucusu yada geliştiricisi olan Murray  Bookchin'in kitaplarından esinlenerek kurulan "Ekolojik, Cinsiyet Eşitlikçi, Demokratik Konfederalizm" modeli, uzun süre Batılı, anarşistler, çevreci aktivistler ile kimi solcu destekçilerinin gözünde umut verici bir alternatif model olarak değerlendiriliyordu. Fakat SDG'nin, hem bölgedeki Arap nüfusunun hem de PKK/PYD'li olmayan grupların çoğunluğunun tam desteğini alamaması ve gün geçtikçe de artan baskıcı, partizancı bir takım idari uygulamaları nedeniyle bu gruplardan kısmen gelen desteği de kaybetmesi, bu modelin gerçekliğini hep sorgulattıyordu. Şimdi de Suriye geçici hükümeti, Rojava'daki Arapların çoğunlukta yaşadıkları yerleri ve petrol sahalarını geri alırken, yeni bir düzen kurma çabasında. 

Rojava'nın çöküşü, sadece askeri bir yenilgiden ibaret değil; aynı zamanda bu bölgenin ideolojik ve sosyal temellerinin de sarsılması anlamına geliyor. SDG'nin, ortadoğu halklarının özgürlüğünü savunup sağlaması ve bununla da tüm insanlığın kurtuluşu iddiasıyla kurduğu ekolojik, cinsiyet özgürlükçü yönetim, sünni Arap nüfusunun yaşadığı bölgelerde büyük halk kesimlerinin tepkisiyle karşılanıyordu. Rakka, Deir-Ezzor ile Rakka kırsal köy ve beldelerinin büyük çoğunluğunun Araplardan oluştuğu gerçeği, SDG'yi desteklememeleri "ekolojik, cinsiyet eşitlikçi, demokratik konfederalizm" ideolojisinin yetersizliğini gözler önüne seriyordu. SDG'nin Kürt odaklı yönetimi, Araplar tarafından bir çeşit baskı rejimi olarak algılanıyordu. Batı Koalisyonu ve özelikle deTrump iktidarı ve Türkiye onaylı Suriye'nin geçiş hükümeti, bu bölgeleri "kurtarırken", Araplar, uzun zamandır kendilerini baskı altında hisseden topluluklar olarak zaferlerini, insan onurunu ve manevi değerleri hiçe sayacak derecede aşırı cihatçı bir sevinç ve heyecanla kutladılar/kutluyorlar.

SDG'nin, Fırat Nehri'nin batısındaki bölgelerden ve özellikle de Fıratın doğusundaki Arap yerleşim yerlerinden geri çekilmesi, Suriye geçiş hükümetinin gücünü büyük oranda tahkim edip pekiştirmesini sağlayacak. Bununla birlikte bu geri çekilme, aynı zamanda SDG'nin abartılı ve propagandist politik ve askeri stratejisinin eksikliklerini ve korunaksızlığını da ders alınması gereken bir açıklıkla  ortaya çıkartıp göstermiştir. Arap nüfusunun SDG'ye karşı duyduğu kin ve öfke, SDG yönetiminin kendilerini özgürleştirmediğini ve özgürleştiremeyeceğini düşündürüyor olmalarındandı. 

Suriye geçici hükümetinin şu anki zaferi, yalnızca askeri bir üstünlük değil, aynı zamanda Ahmed Şara'yı ve geçici iktidarını Batı dünyasında ve özellikle de Araplar ile müslüman Türki Cumhuriyetler ülkelerinde Erdoğan'dan sonraki en önemli  bir sembol haline de getirmiştir.

Tüm bu durumlar karşısında mevcut durum bağlamında Rojava'nın yani daha doğrusu Batı Kurdistandaki Kürtlerin geleceği, şu an açıkça büyük bir belirsizliğe işaret etmektedir. 

Suriye geçiş hükümeti ise şu an Erdoğan Türkiye'sinin gözardı edilip küçümsenemez askeri ve stratejik desteğiyle  büyük toprak kazançları elde ettikten sonra, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelere doğru ilerlemektense, mevcut sınırda durmayı tercih etmiştir. Kobani ve Haseke gibi Kürt yoğunluklu bölgelerde, Suriye hükümetinin "zafer sarhoşluğu" ile devam etmesi, Arap bölgelerindeki direnişin tersine, yeni bir kriz doğurabilirdi. Şu anki Suriye hükümeti ile SDG arasında varılan yeni anlaşmalar, Kürtlerin yaşam haklarını bir nebze garanti altına almayı vaat etmekte olsa da, pratikte Rojava denilen o bölgenin artık demokrasiden uzak islami ve cihadist bir otoriter yapıya evrilmiş olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.

Suriye geçici hükümetinin, Türkiye ve Batının, özellikle de Trump iktidarının tam desteğini alarak,  Kürt nüfusu daha fazla dışlamadan ve bu halkın haklarını hiçe saymadan, onları kendi sistemine entegre etme arzu ve çabası, son derece dikkatle izlenmesi gereken bir süreçtir. Zira, Rojava'da yaşanan deneyimler, bu tür bir entegrasyonun ne kadar zor olacağını ve toplumsal yapıları yeniden inşa etmenin ne kadar sancılı ve karmaşık olduğunu da açıkca gözler önüne seriyor.

Rojava projesinin ideolojik çöküşü, yalnızca Arap nüfusunun SDG'ye olan tepkisiyle değil, aynı zamanda büyük yönetimsel hatalarla da kanıtlanıp şekillenmiştir. SDG'nin kurduğu sistem, kendisini bir "demokratik konfederalist" model olarak sunduğu halde, gerçek güç büyük ölçüde Kürt siyasal partisi olan PKK/PYD'nin elindeydi. Suriye'nin çeşitli etnik gruplarını bir arada tutmayı vaat eden bu sistem, çoğu zaman Araplar ve diğer bazı dinsel etnik gruplar için bir baskı aracına dönüştüğü gibi, PKK/PYD'li olmayan Kürtleri de yönetimden dışlayıp partizanca ayrımcılığa tabi tutmuştur. SDG'nin en büyük eleştirilerinden biri, siyasi ve askeri gücün, PKK/PYD'nin elinde toplanmasıydı. Kürt olmayanlar için bu durum, "totaliter, baskıcı, anti demokratik bir Kürt yönetimi" olarak algılandı. Ayrıca, SDG'nin kendi ideolojileri dışında kalan topluluklara karşı uyguladığı politikalar, demokratik bir yönetim anlayışından da oldukça uzaktı. Özellikle diğer muhalif gruplara uygulanan baskılar ve SDG'nin eğitim sisteminde tek tip bir PKK-militanı-odaklı müfredat dayatması, bölgedeki dini, etnik ve siyasi çeşitliliği göz ardı eden bir yaklaşım olarak çok eleştirildi.

Rojava'da kadınların haklarının iyileştirilmesi, yönetimleri hakkında yapılan en olumlu yorumlardan birisiydi. Ancak, bu iyileştirmeler, toplumsal adalet ve eşitlik adına büyük bir zafer olarak sunulsa da, hep bölgedeki genel yönetim sorunlarının ve demokrasi eksikliğinin gölgesinde kaldı. SDG, kadın haklarını savunmuştur, ancak tüm halkı kapsayan bir özgürlük ve eşitlik anlayışı geliştirememiştir. Bu nedenle, Batı'daki, anarşist sol, ekolojik yeşil aktivistler ile liberal sol kesimlerin bu deneyime duyduğu hayranlık, çoğu zaman bu olguların göz ardı edilmesiyle şekillenmiştir.

Sonuç olarak,  Rojava, başlangıçta umut vaat eden bir deneyim iken, bu umut, zamanla hayal kırıklığına dönüştü. Kültürel, etnik ve dini çeşitliliği birleştirme iddiası, yerel halklar tarafından bir imkansızlık olarak görüldü. SDG'nin Kürt çoğunluğunda kurduğu otoriter yapı, Arap nüfusunun ve diğer etnik grupların tepkisini çekti. Dolayısıyla, Suriye hükümetinin yeniden ortaya çıkışı ve bölgedeki Arap direnişinin zaferi, Rojava'nın siyasi ve ideolojik çöküşünü beraberinde getirdi. Gelecekteki süreç, Kürtler için zorlu olacaktır. Zira Türkiye destekli Suriye hükümetinin oradaki Kürtlere artık daha fazla hak tanıyıp tanımayacağı ve bu deneyimin halklar arası barışa ne ölçüde katkı sağlayacağı büyük bir soru işareti olarak kalıyor.

Rojava yönetim modeli ya da projesi, Batı müzmin muhalif solu ile Apocu kesimlerin idealize ettiği bir devrimden çok, içsel çelişkiler ve Arap-Kürt karşıt tepkileriyle şekillenen bir deneyim olarak tarihe geçecektir, belki de geçti bile.