Suriye geçiş süreci hükümetinin başındaki Ahmed Şara tarafından 16 Ocak 2026’da imzalanan 13 numaralı ve 8 maddeli kararname, ilk bakışta Kürt toplumuna yönelik bazı tarihsel mağduriyetleri gidermeyi amaçlayan bir adım gibi sunulsa da, metnin içeriği ve dili dikkatle incelendiğinde bunun gerçek bir hak tanıma belgesi olmaktan ziyade, üniter ve Sünni Arap merkezli  devlet anlayışının güncellenmiş bir versiyonu olduğu açıkça görülmektedir.

Kararname, Kürtleri “Suriye halkının asli bir parçası” olarak tanımlarken, bu ifadeyi anayasal ve siyasal eşitlikten bilinçli olarak koparmakta; Kürt varlığını kolektif bir özne olarak değil, devletin lütfuyla tanınan kültürel bir unsur seviyesinde tutmaktadır. Bu yaklaşım, çoğulcu ve çok kimlikli bir toplum anlayışından ziyade, merkeziyetçi ve tekçi bir devlet modelinin devamıdır.

Kararname ile 1962 Haseke sayım sonuçlarının iptali, yüz binlerce Kürdün vatandaşlıktan çıkarılmasına dayanak oluşturan hukuki bir suçun geç de olsa kabulü anlamına gelse de, bu adım bir hak iadesi ya da hasar tamiri değil, gecikmiş bir hasar kontrol ve tespitidir. Bir devletin kendi eliyle yarattığı hukuksuzluğun düzeltilmesi, bir “reform” ya da “tarihi adım” olarak pazarlanamaz. Üstelik bu düzenleme, Kürtlerin kolektif siyasal statüsüne ilişkin hiçbir güvence de içermemekte; vatandaşlığı bireysel bir idari işlem olarak ele alarak, Kürt meselesini yapısal bir sorun olmaktan çıkarıp idari bir işlem dosyasına indirgemektedir.

Kararnamede Kürtçenin “ulusal dil” olarak tanınması, ilk bakışta olumlu gibi görünse de, hukuki açıdan içi boş bir kavramdır. Irak'taki durumun aksine, resmî ikinci dil statüsünden özellikle kaçınılmış; Kürtçenin yüksek öğrenim dili, yargı dili ve devletin kurumsal işleyişinde kullanılmasının önünü kapatmaktadır.

Bu kavramların kullanılması veya tercihin bu yönde olması , tesadüf değildir. “Ulusal dil” ifadesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllardır Kürt meselesinde kullandığı muğlak ve sınırlayıcı Yaşayan Diller terminolojinin neredeyse birebir kopyasıdır. Bu durum ve yaklaşım, anılan kararnamenin, yalnızca Suriye iç dinamikleriyle değil, Ankara’nın da kırmızı çizgileriyle uyumlu şekilde şekillendirildiğini açıkça göstermektedir.

Kararnamenin dili ve kavramsal çerçevesi, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın bölgeye dair yıllardır dayattığı siyasal söylemle tamamen örtüşmektedir. Kararnamede:

– Kolektif haklar yoktur.

– Siyasal statü yoktur.

– Federalizm, yerel özerklik ya da güçlendirilmiş yerel yönetim yoktur.

– Kürt dili var ama resmî ya da devlet dili değildir.

– Kimlik ve vatandaşlıktan bahsediliyor ama Kürt halkı siyasal özne olarak kabul edilmiyor.

Bu yaklaşım, Kürtleri eşit bir halk olarak kabul etmekten bilinçli şekilde kaçınan, onları üniter devlet içinde “yönetilebilir bir kültürel grup” olarak konumlandıran klasik Türkiye Cumhuriyeti güvenlikçi paradigmasının devamıdır.

Kararnamenin hazırlanma süreci de içeriği kadar sorunludur. Kürt siyasi partileri, toplumsal temsilciler ve yerel aktörler sürecin tamamen dışında bırakılmıştır. Seçilmemiş bir geçiş yönetiminin, milyonlarca Kürdü ilgilendiren temel meseleleri tek taraflı kararnamelerle düzenlemesi, demokratik konstitusiyonel meşruiyetten yoksundur.

Bu tutum, geçmişte Saddam Hüseyin’in Irak’ta, Hafız Esad'ın Baas rejiminin Suriye’de Kürtlere karşı izlediği “hak veriyormuş gibi yapma” politikasının Türkiye Dışişleri Bakanlığının kalemiyle güncellenmiş halinden başka bir şey değildir.

13 numaralı kararname esas olarak Kürtler için değil, Batılı başkentler için hazırlanmıştır. Bununla Avrupa’ya ve uluslararası kamuoyuna “Kürt sorununu çözüyorum” mesajı verilmek istenmiş; içeride ise Kürtlerin siyasal taleplerinin önü kontrollü biçimde kesilmek istenmiştir.

Bu yönüyle kararname, iç barışa hizmet eden, birlikte huzur ve saygı içinde yaşamı tahkim eden bir demokratikleşme belgesi değil, diplomatik bir vitrin düzenlemesidir.

Sonuç olarak, Ahmed Şara’nın 13 numaralı kararnamesi, Kürt meselesini çözmeye yönelik cesur bir adım değil; üniter Sünni Arap devletini yeni koşullara uyarlama girişimidir. Kürtlerin kolektif haklarını, siyasal statüsünü ve anayasal güvence taleplerini sistematik biçimde dışlayan bu metin, çoğulcu bir Suriye’nin değil, merkeziyetçi bir devletin devamını hedeflemektedir.

Oysa gelinen aşamada Kürt meselesi artık sembolik jestlerle, muğlak kavramlarla ve dış politikaya dönük makyajlarla yönetilemez. Gerçek çözüm, Kürt halkının  ulus temelli eşitliğini esas alan, anayasal ve siyasal bir yeniden kuruluşu gerektirir. Bunun dışında atılan her adım, yalnızca zaman kazanmaya hizmet eder.


Darmstadt, 18.01.2026


Kaynak: https://x.com/nupelonline/status/2012868900916989972?s=20